AVRUPA BİRLİĞİ HELSİNKİ ZİRVESİ ve TÜRKİYE

 

GİRİŞ

10 ve 11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de toplanan Avrupa Birliği Konseyi “Binyıl Bildirgesi”ni kabul ederken genişleme sürecinde yeni bir aşamayı başlatan kararlar almıştır. Ayrıca, AB’nin etkili ve reformdan geçirilmiş kurumlara, güçlendirilmiş bir ortak güvenlik ve savunma politikasına ve rekabetçi, istihdam yaratan, sürdürülebilir bir ekonomiye sahip olmasını sağlamak için de adımlar atılmıştır.

 

GENİŞLEMEYE HAZIRLANMA

Genişleme süreci

Avrupa Birliği Konseyi, tüm Avrupa kıtasının istikrarı ve refahı için Aralık 1997’de Lüksemburg’da başlatılan genişleme sürecinin önemini teyit etmiş, etkili ve inandırıcı bir genişleme sürecinin devam ettirilmesini kararlaştırmıştır.

Avrupa Birliği Konseyi, 13 aday devleti tek bir çerçeve içinde kapsayan katılım sürecini teyit etmiştir. Aday devletlerin, üyelik sürecine eşit bir temelde katılmaları söz konusudur. Dolayısıyla, aday devletlerin Avrupa Birliği’nin Antlaşmalar’da ifade edilen değerlerini ve amaçlarını paylaşmaları gerekmektedir. Bu bakımdan, anlaşmazlıkların BM Anayasası’na uygun olarak barışçı yoldan çözülmesi ilkesini vurgulayan AB Konseyi aday devletleri, devam eden sınır anlaşmazlıkları ve ilgili diğer konuları çözmek için her gayreti göstermeye davet etmiştir. Bunda başarı sağlanamadığı takdirde, anlaşmazlığın makul bir süre içinde Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) götürülmesi gerekmektedir. Avrupa Birliği Konseyi, özellikle üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004 yılı sonuna kadar UAD yoluyla çözüme bağlanmalarını teşvik etmek amacıyla, devam eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir. Ayrıca, Avrupa Birliği Konseyi, Kopenhag’da belirlenmiş olan ekonomik ve politik kriterlere uyumun, üyelik müzakerelerine başlanmasının bir ön şartı olduğunu vurgulamaktadır.

AB Konseyi, kurumsal reform konusundaki Hükümetler Arası Konferansı Aralık 2000’e kadar tamamlamak için her çabayı göstermeye yönelik sağlam bir siyasi taahhüt içine girmiştir. Bu Konferans’ın sonuçlarının onaylanmasından sonra, Konsey, 2002 sonundan itibaren, üyelik vecibelerini üstlenme yeteneğine sahip olduklarını göstermelerinin hemen ardından ve müzakere sürecinin başarıyla tamamlanması üzerine, yeni üye devletler kabul edebilme durumunda olacaktır.

AB Komisyonu, aday devletlerdeki ilerleme hakkında ayrıntılı bir değerlendirme yapmıştır. Bu değerlendirme, katılım kriterlerinin yerine getirilmesi yönünde ilerleme olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda, bazı sektörlerde devam eden güçlükler bulunduğu dikkate alınırsa, aday devletler, katılım kriterlerine uyma çabalarını sürdürmeye ve arttırmaya teşvik edilmektedirler. Bazı adayların tüm Kopenhag kriterlerini orta vadede karşılama konumunda olamayacakları anlaşılmaktadır. Komisyon, aday devletlerce Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesinde kaydedilen ilerleme konusunda Aralık 2000 tarihinde AB Konseyine ilerleme raporlarını sunacaktır.

Avrupa Birliği Konseyi, Kıbrıs, Macaristan, Polonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya ile katılım müzakerelerinde başlatılan kapsamlı çalışmayı ve kaydedilen ilerlemeyi memnuniyet verici olarak nitelemiştir.

Avrupa Birliği Konseyi, 3 Aralık 1999 tarihinde New York’ta Kıbrıs meselesinin kapsamlı bir çözümüne yönelik olarak başlatılan görüşmeleri de olumlu karşılarken BM Genel Sekreterinin bu süreci başarıyla sonuçlandırma yönündeki gayretlerini desteklediğini açıklamıştır.

Avrupa Birliği Konseyi, politik bir çözümün Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katılımını kolaylaştıracağını ifade etmiştir. Üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olursa, Konsey’in üyelik konusundaki kararı, yukarıdaki husus bir ön şart olmaksızın verilecektir. Bu konuda, Konsey tüm ilgili faktörleri dikkate alacaktır.

Müzakere sürecine yeni girmiş olan aday devletler, hazırlıklarında yeterli ilerleme sağlamışlarsa, halen müzakere sürecinde bulunan aday devletlere makul bir süre içinde yetişme imkanına sahip olacaklardır. Müzakerelerde ilerlemenin, müktesebatın ulusal mevzuata uyumu, bilfiil uygulanması ve icra edilmesinde ilerleme ile paralel gitmesi öngörülmektedir.

Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon’un ilerleme raporunda işaret edildiği gibi Türkiye’de son zamanlarda yaşanan olumlu gelişmeleri ve Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyum yönündeki reformlarını sürdürme niyetini memnuniyetle karşılamıştır. Türkiye, diğer aday devletlere uygulananlar ile aynı kriterler temelinde Birliğe katılmaya yönelmiş bir aday devlet olarak kabul edilmiştir. Diğer aday Devletler gibi Türkiye de mevcut Avrupa stratejisine dayanarak, reformları desteklemeye yönelik bir katılım öncesi stratejiden istifade edecektir. Bu çerçevede, insan hakları konusu başta olmak üzere, daha fazla siyasi diyalog söz konusu olacaktır. Türkiye, Topluluk programlarına ve ajanslarına ve katılım süreci bağlamında aday devletler ile Birlik arasındaki toplantılara katılma imkanına da sahip olacaktır. Müktesebatın benimsenmesi için ulusal program ile birlikte, hazırlıkların yoğunlaşması gereken öncelikleri belirleyen bir “Katılım Ortaklığı” belgesi önceki Konsey sonuçları temelinde oluşturulacaktır. Uygun izleme mekanizmaları kurulacaktır. Türkiye’nin mevzuatının ve uygulamasının müktesebat ile uyumunu artırmak üzere, Komisyon, müktesebatın analitik tarzda incelenmesine yönelik bir çalışma sürdürmektedir. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon’dan, katılım öncesi tüm AB mali yardım kaynaklarının koordinasyonu için tek bir çerçeve oluşturmasını talep etmektedir.

 

GENİŞLEME ve TÜRKİYE

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki “Ortaklık İlişkisi”, 1959 yılında Türkiye’nin, Yunanistan’ın hemen ardından, entegrasyon ilişkisine girme talebiyle başlamıştır. Üç topluluktan oluşan (Avrupa Ekonomik Topluluğu –AET- Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu-AKÇT-, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu-AAET) Avrupa Toplulukları ile Türkiye arasında tamamlanan müzakerelerin ardından 1964 yılında yürürlüğe giren Ankara Anlaşması sonucunda Türkiye AET’ye “ortak üye” olmuş ve bu ortaklığın işleyişini ele alacak, düzenli olarak toplanacak bir Ortaklık Konseyi de kurulmuştur.

Ankara Anlaşması, 1963 yılında Yunanistan ile yapılan Atina Anlaşmasına çok benzer hükümler içermektedir. Her iki Anlaşmanın da nihai amacı Avrupa Topluluklarına katılımdır. Aradaki fark, Yunanistan'ın gümrük birliğine hemen girmesi, Türkiye'ye ise 5 yıllık bir hazırlanma süresinin verilmesidir. Anlaşmanın temeli, üç aşamada gümrük birliğinin kurulmasıdır. Ortaklık Anlaşması 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokol ile tamamlanmıştır. Bu protokol, 22 yıl içinde gümrük birliğinin tamamlanmasını öngörmüştür.

1980 darbesinin de etkisiyle Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin askıya alındığı bir dönemde, ortaklığa ivme kazandırmak amacına yönelik olarak, 14 Nisan 1987 tarihinde Topluluklara tam üyelik başvurusu yapılmıştır. Böylece, Türkiye Roma Antlaşmasında öngörülen yoldan diğer Avrupa ülkeleri gibi üyelik başvurusunda bulunmuştur. Tam üyelik başvurusundan ikibuçuk yıl sonra Avrupa’dan gelen görüş, özü itibariyle, Türkiye’nin üyeliğe kabul edilebilir nitelikte olduğu, ancak ne AB'nin ne de Türkiye'nin böyle bir üyeliğe henüz hazır olmadığı yönündedir. Tam üyelik başvurusu amacına uygun olarak taraflar arasında ilişkileri canlandıran bir süreci başlatmış ve Türkiye-AB arasında 1 Ocak 1996 tarihinde Gümrük Birliği yürürlüğe girmiştir.

Bu entegrasyonun ardından Türkiye, 1997 yılı Aralık ayında AB’nin genişleme sürecinin görüşüleceği Lüksemburg Zirvesinden önce bu sürece dahil olmak için temaslarını hızlandırmış ancak 10 Orta ve Doğu Avrupa ülkesi ile Kıbrıs’ın aday olarak kabul edilmesine karşın Türkiye bu gruba dahil edilmemiştir. Bu kararın ardından AB ile olan siyasi diyalog kesilmiş, daha sonra yapılan Cardiff, Viyana ve Köln Zirvelerinde de fazla bir ilerleme sağlanamamıştır.

Son yıllarda dünyada değişen ekonomik ve siyasi konjonktürün etkisiyle Avrupa Birliği Komisyonu, Birliğe katılmaya aday olan ülkeler için hazırladığı 13 Ekim 1999 tarihli ülke raporlarında Türkiye’ye adaylık statüsü verilebileceğini, ancak müzakerelerin başlaması için Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmesi gerektiğini belirtmiştir.

Avrupa Parlamentosu da, Avrupa Komisyonu’nun görüşü doğrultusunda, Aralık ayı başında yaptığı toplantıda Türkiye’yi “aday ülke” olarak nitelendirmiş ve bazı muhaliflerin Öcalan davasını öne sürerek değişiklik önergesi istemelerine karşın bu konuyla adaylık meselesinin bağlantılı olmadığını belirtmiştir. Parlamento ayrıca, 135 milyon euroluk yardımı da onaylamıştır.

Lüksemburg Zirvesinden sonra Helsinki’ye kadar AB’nin Türkiye ile ilgili görüşünü değiştirmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır;

Bunlardan birisi, Avrupa’da son dönemde yönetime gelen ve AB’yi “ortak değerler projesi”-din, dil, kültür v.b-olarak algılayan sol, liberal ve yeşil görüşlerin katkısıdır. Müslüman bir ülke olan Türkiye'nin üye olması AB’nin “bir Hıristiyan klübü” eleştirisinden kurtulmasını sağlayacaktır.

-Ancak bu değer yargısı tek başına Türkiye’ye adaylık statüsü verilmesini açıklamamaktadır. Karar değişikliğinin asıl nedeni siyasi ve ekonomiktir. Türkiye’nin bölgedeki önemi özellikle Kosova krizinden sonra bir kez daha kanıtlanmıştır. AB, Kafkaslarda demokrasiyi, Balkanlarda istikrarı, OrtaDoğu’da barışı sağlamak amacına yönelik olarak bu bölgelerle tek bağı olan Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmek gereği duymuştur.

-Ayrıca, Avrupa artık gelecekteki sınırlarını belirlemek ve bu doğrultuda planlamalar yapmak istemekte ve Türkiye gibi stratejik önemi olan bir ülkeyi bu sınırların dışında bırakmak tehlikesini göze alamamaktadır.

-Bunlara ek olarak AB’nin Helsinki Zirvesi’nde oluşturduğu NATO’dan bağımsız ortak savunma yapısı da Türkiye’nin aday olmasında önemli bir etkendir. Zira Birliğin bu yeni rolünü oynayabileceği üç bölge-Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar- Türkiye ile bağlantılıdır.

Bunların dışında;

-Türkiye’de şu andaki siyasi iktidarın Lüksemburg Zirvesi dönemindekinden daha istikrarlı olarak algılanması,

-Türkiye'nin Güney Doğu terörünün altyapısını komşularından bağımsızlaştırmayı başarması,

-Türkiye ve Yunanistan’da yaşanan depremlerin de etkisiyle Yunanistan ile ilişkilerin yumuşamaya başlaması,

-Ekonomik ve siyasi alanda alınan kararlar,

Helsinki Zirvesi öncesi etkili olmuştur.

Helsinki Zirvesi başlamadan Türkiye’nin adaylığını etkileyecek tek ülke Yunanistan gibi görülmüşse de içinde bulunduğumuz yıl içinde yeniden seçilen Avrupa Komisyonu’nun Avrupa coğrafyasından Türkiye’yi dışlamamak isteği şimdiye kadar Yunanistan’ın ipoteğine endekslenmiş Türkiye politikasına izin verilmeyeceği beklentisini güçlendirmiştir. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından Yunanistan’da bir kabine değişikliği ile Dışişleri Bakanı olan Yorgo Papandreu’nun Türkiye’ye karşı ılımlı politikasını da gözardı etmemek gerekmektedir. Bunun yanısıra, Yunanistan ile Türkiye arasında yıllardır süren Ege ve Kıbrıs sorunlarının çözümünün AB içindeki dengelerle kolaylaşması mümkün olabilecektir.

Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde 10-11 Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin adaylığı kabul edilmiştir. AB’nin Zirve sonrası yayınladığı bildirgede Türkiye’nin adaylığının kabul edildiği paragrafta Türkiye’nin diğer adaylarla eşit statüde olduğu belirtilmiştir. Ancak, söz konusu bildirgede "komşularıyla sınır sorunu olan ülkelerin bu sorunu 2004 yılına kadar çözmeleri aksi halde Lahey Adalet Divanı dahil uluslararası mahkemelere gidilebileceği” belirtilmiştir. Ayrıca Kıbrıs’ın üyeliğine bölünmüşlüğünün engel olamayacağı ancak, AB Bakanlar Konseyi’nin konuyu tam üyelik aşamasında ilgili faktörlere göre değerlendireceği şeklinde bir karar daha alınmıştır.

AB’de aday ülkelerle tam üyelik müzakerelerinin başlayabilmesinin ön koşulu 1993 yılında Kopenhag Zirvesinde kabul edilen Kopenhag kriterleridir. Bu kriterler, siyasi ve ekonomik olmak üzere iki gruptur.

Siyasi kriterler:

-Demokrasinin ve demokrasinin devamını sağlayan kurumların istikrarı,

-İnsan hakları,

-Azınlıklara saygı gösterilmesi ve korunması,

-Hukukun üstünlüğü

şeklinde gruplandırılabilir.

Ekonomik kriterler de kısaca:

-Etkin işleyen bir serbest piyasa ekonomisinin varlığı,

-Birlik içindeki piyasa güçleri ile rekabet edebilme ve rekabetçi baskıya uyum sağlama kapasitesi

şeklinde gruplanabilir.

Ayrıca, aday ülke AB’deki ekonomik ve parasal birlik ile siyasi birliğe ait yükümlülükleri yerine getirebilecek kapasitede olmalıdır.

Avrupa Birliği, Türkiye’den öncelikle Kopenhag siyasi kriterlerine ilişkin sorunların çözülmesini istemektedir. Türkiye’de de Helsinki Zirvesi öncesindeki dönemde bu sorunların çözümüne ilişkin siyasi tartışmalar ağırlık kazanmıştır. Kamuoyunda sadece Avrupa Birliği’ne katılmak için değil, çağdaş bir ülke olmak için de bu sorunların çözülmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Helsinki’den çıkan olumlu kararın, Türkiye’nin amaçlarına yönelmesi için bir alt yapı oluşturması beklenmektedir. Türkiye’nin şimdi mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda ekonomisini istikrarlı ve sağlam temellere oturtması, gelir dağılımını adil hale getirecek önlemler alması, Güney Doğu sorununun temelinde yatan ekonomik ve sosyal sorunları çözmesi, demokrasiyi ve insan haklarını çağdaş düzeye getirmesi, hukuk devletinin özelliklerine göre bir işleyişi sağlaması gerekmektedir.

Kopenhag ekonomik kriterleri açısından ise Türkiye Gümrük Birliğinin de verdiği ivme ile diğer adayların pek çoğunun önündedir. Türkiye'nin ekonomik konumu Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan aday ülke raporlarında üyelik müzakerelerine başlanacak diğer adaylara nazaran daha olumlu değerlendirilmektedir. Komisyonun Türkiye raporunda ekonomik açıdan yapısal reformların gerçekleştirilmesi ve enflasyonun düşürülmesi gerektiği belirtilmiştir.

Bütün bunların dışında AB’ye üyeliğin bir başka şartı da Topluluk Müktesebatı denilen Topluluk hukukuna her alanda uyumun sağlanması gereğidir. Bu uyumun sağlanabilmesi için, Türkiye’de anayasadan tüketici haklarına, çevrenin korunmasından ulaşıma, eğitimden sağlığa kadar pek çok alanda düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Bu düzenlemelerin, zaman içinde ve üyelik müzakerelerinin başlamasının da katkısıyla ile gerçekleştirileceği düşünülmektedir.

Bu aşamada egemenliğin bazı alanlarda tamamen bazılarında kısmen AB’ye devredilmesi söz konusu olabilecektir ki, bu da AB’ye üyeliğin bir şartıdır. AB'de, şu anda dış ticaret, tarım ve ulaştırma ortak politika alanı olarak tanımlanmaktadır ve bu alanlarda üye devletlerin tek başlarına karar alma, kanun çıkarma yetkileri yoktur, Topluluk yasalarına aynen uymak zorundadırlar. Bunun dışında da pek çok alanda egmenlik kısmen Topluluğa devredilmiştir yani Toplulukla üye ülkeler arasında paylaşılmaktadır. Türkiye, Gümrük Birliği ile beraber Topluluğun dış ticaret politikasını kabul etmiştir. Yani, Birliğin dışındayken bile bu konuda egemenlik Topluluğa devredilmiş ve onun kararları uygulanmaya başlanmıştır. Zaman içinde Topluluk Müktesebatı benimsendikçe diğer alanlarda da aynı durum söz konusu olacaktır.

 Helsinki Zirvesinde ülkemizin adaylığının tescil edilmesiyle birlikte “Türkiye Ulusal Programı”nın hazırlanması gerekmektedir. Çoğu zaman AB’nin teknik yardımıyla aday ülke tarafından hazırlanan Ulusal Program, tam üyelik hazırlıkları sürecinde müktesebata uyumda atılacak adımların ve diğer katılım önceliklerinin uygulamaya konma sırasını ve bu uygulamalar için öngörülen kurumsal ve mali gereksinimler ile uyum takvimini gösteren ve Katılım Ortaklığı belgesinin hazırlanmasında temel alınan bir faaliyet planıdır.

Türkiye Ulusal Programını hazırlarken AB Komisyonu tarafından da Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanacaktır. Katılım Ortaklığı Belgesi, katılım öncesi stratejinin başlıca araçlarından birisidir. Aday üllkenin, tam üyeliğe hazırlanması için hedefleri tesbit eden, söz konusu hedeflere hangi zaman dilimi içinde ulaşılacağını belirleyen, tam üyelik için kısa ve orta vadeli öncelikleri ortaya koyan ve bu önceliklere destek olmak için AB’nin vereceği mali yardımları ve bu yardımların koşullarını gösteren kapsamlı bir metindir.

Katılım Ortaklığı Belgesinin en geç Ekim ayı sonuna kadar AB Konseyine sunulması söz konusudur. Belgenin, Komisyon tarafından 1998 ve 1999 yıllarında ülkemiz için hazırlanan ilerleme raporlarından esinlenerek hazırlanması ve 15 sayfa civarında olması beklenmektedir. Belgede, Kopenhag kriterleri ve AB müktesebatı kapsamında Türkiye ile ilgili siyasal, ekonomik ve sosyal değerlendirmelerin yer alacağı öngörülmektedir.

Türkiye, son dönemde adaylık süreci açısından olumlu olarak değerlendirilecek önemli yasalar çıkarmıştır. Bunlar, bankacılık yasası, sosyal güvenlik yasası, gümrük kanunu, sermaye piyasası kanunu, uluslararası tahkime izin veren yasadır.

Türkiye ekonomisi geçmiş yıllardaki Asya, Rusya krizlerinin ardından bu yıl arka arkaya yaşanan iki depreme karşın hızla çıkarılan yasalar, düşen enflasyon ve ilan edilen para ve kur politikaları ile IMF ile imzalanan stand-by anlaşması çerçevesinde gelecek için umut vaat etmektedir.

Dört yıllık Gümrük Birliği deneyimi yaşanan krizlerin çabuk atlatılmasını sağladığı gibi, sanayi ve bürokrasinin Gümrük Birliğine uyum sağlaması nedeniyle diğer aday ülkelere karşı Türkiye’ye önemli bir üstünlük sağlamaktadır.

Türkiye’nin adaylığının kabulüyle birlikte AB’nin bazı ortak programları ile projelerine katılımı söz konusu olacaktır. Bunlar eğitim, mesleki eğitim, gençlik, araştırma ve teknoloji, çevre vb. konulardaki programlardır. Bu programların da Türkiye’ye orta ve uzun vadede çok önemli katkıları olacağı şüphesizdir.

Ayrıca adaylık statüsü verilmesi sonrası üyelik müzakerelerine başlama yolunu kısaltmak Türkiye’nin mali açıdan kazanımlarını artıracaktır. Çünkü AB, üyelik müzakerelerine başladığı ülkelere kendi fonlarından miktarı ülke büyüklüğü, nüfusu ve yapısına göre belirlenen fonlar aktarmaktadır.

Bütün bunların dışında Türkiye’nin adaylığı hem Orta Asya Cumhuriyetleri ve Müslüman komşuları hem de AB açısından da büyük önem taşımaktadır. Laik ve Müslüman bir ülkenin AB’ye üye olması bu ülkelerin de ufkunu açacak, Türkiye bölgesine örnek olacak, Avrupa ile Asya'nın bütünleşmesine katkıda bulunacaktır.

Uluslararası Sistemin çok önemli bir değişim gösterdiği 20. Yüzyılın sonunda, Türkiye sahip olduğu bu avantajlarını 21. Yüzyıla taşıyarak küreselleşen dünyamızda yerini alacak ve bölgesinde kilit ülke olmaya devam edecektir.