BASIN DUYURUSU
2 Ocak 2002 tarihli
“2002 Yılında Para ve Kur Politikası ve Muhtemel Gelişmeler” adlı duyurumuzda
enflasyonun mevcut düzeyi ve gelecekte alabileceği değerler hakkındaki Merkez
Bankası değerlendirmelerinin kamuoyu açısından önem taşıyacağı ve şeffaflık
ilkesi gereği bu değerlendirmelerin kamuoyu ile paylaşılacağı belirtilmişti. Bu
uygulamaya 3 Şubat 2002’de açıklanan Ocak ayı enflasyonunu değerlendiren ve
Merkez Bankası’nın ileriye yönelik bekleyişlerinin açıklandığı rapor ile
başlanmaktadır. Bir “ilk” olması nedeniyle, raporun izleyen bölümünde önce
Türkiye’deki enflasyonist sürecin temel özellikleri tartışılmaktadır. Üçüncü
bölümde fiyat endekslerine ilişkin bazı teknik özellikler üzerinde
durulmaktadır. Ocak ayı enflasyon gelişmeleri ve ileriye yönelik bekleyişler
dördüncü bölümde ele alınmaktadır.
II. TÜRKİYE’DEKİ ENFLASYONİST SÜREÇ HAKKINDA KISA BİR DEĞERLENDİRME
1. Aşağıdaki grafik 1988 Ocak ayı ile 2001 Aralık ayı
arasındaki dönemde gerçekleşen yıllık enflasyon oranlarını göstermektedir.[1]
1970’lerin ortalarında başlayan enflasyonist sürece ilişkin üç önemli özelliğin
altı çizilmelidir: Uluslararası ölçütler açısından, Türkiye’de oldukça yüksek
bir enflasyon hüküm sürmektedir. Daha da önemlisi, bu yüksek enflasyonist süreç
çeyrek yüzyılı kapsamaktadır. Dolayısıyla birinci özellik, Türkiye’de “uzun
süreli yüksek bir enflasyon”un hüküm sürdüğüdür. İkinci özellik, enflasyon
oranının bir ortalama etrafında fazla dalgalanmadan oynadığı dönemlerin
varlığıdır. Bu dönemlere 1989 başı ile 1993 sonu, 1995 ortası ile 1997 ortası
ve 1999 başı ile 2000’nin beşinci ayı arasındaki dönemler örnek gösterilebilir.
Bu olgu, enflasyonda oldukça uzun süren bir ataletin oluşabildiğini ifade
etmektedir. Üçüncüsü, söz konusu atalet aniden ortadan kalkabilmekte, enflasyon
oranında hem yukarıya hem de aşağıya doğru keskin hareketler oluşabilmektedir.
2. Bu üç temel özelliğin arkasındaki nedenlerin doğru biçimde
saptanması enflasyonla mücadele açısından yaşamsaldır. Çeyrek asırdır süren
yüksek enflasyon sürecinin ilk dönemlerindeki temel enflasyonist neden olarak,
yüksek kamu açıkları ve bu açıkların Merkez Bankası kaynakları ile finanse edilmesi
ön plana çıkmaktadır. Özellikle 1970’li yılların ikinci yarısı ve 1980’lerin
başları bu açıdan dikkat çekicidir. Zaman içinde kamu açıkları Merkez Bankası
kaynakları ile finanse edilmese bile –ki 1990’lı yılların büyük bir kısmında
böyle olmuştur- enflasyonist süreç devam etmektedir. Bu olgunun arkasında
çeşitli nedenler vardır; ancak iki tanesi son derece önemlidir.

3. Birincisi, uzunca bir süre yüksek enflasyon altında
yaşayan, sık sık enflasyonla mücadele programları uygulanacağı sözü verilen,
ancak bu programların bazen yarıda kesildiği ya da başarısız olduğu gerçeğini
gören ekonomik birimler, kendilerini enflasyondan koruyacak mekanizmalar
geliştirmektedir. Bu mekanizmalar, genellikle, gelecek dönemde gerçekleşmesi
istenilen gelir artışlarının geçmiş enflasyon oranına endekslenmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Böylece geçmiş dönemin
enflasyon oranı geleceğe taşınmaktadır.
4. İkincisi, uluslararası tüm ölçütler açısından yüksek
düzeyde seyreden, hatta 1990’lı yıllarda olduğu gibi sürekli artan kamu
açıklarının, dış kaynağın sınırlı olduğu ve Merkez Bankası kaynakları
kullanılmadığı dikkate alındığında,
giderek daha fazla iç borçlanma ile finanse edilmesi zorunluluğudur. Bu
durumda, reel faiz oranlarındaki yükselişin sınırlı kalabilmesi için mali piyasaların
en az gerçekleşen enflasyon oranında büyümesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle,
bir istikrar programının uygulanmadığı dönemlerde, parasal genişlemeyi
belirleyen unsurlardan birisi de geçmiş dönemin enflasyon oranı olmaktadır.
5. Bu süreç içinde, geçmiş enflasyona bağlı maliyet artışları
nedeniyle enflasyon çok fazla oynamamakta, dolayısıyla bir atalet
kazanmaktadır. Geçmişe endekslemenin yanısıra, yabancı para birimi cinsinden
veya yabancı para birimlerine endeksli fiyatlama, sözleşme imzalama ve tasarruf
yapma/borç edinme gibi alışkanlıklar giderek yaygınlaşmaktadır. Böylelikle
döviz kuru artışı enflasyonun önemli belirleyicilerinden birisine
dönüşmektedir.
6. Bu sürecin bir diğer uzantısı da bütçe açıkları ile
enflasyon oranı arasındaki aynı yönlü ilişkinin zayıflamış, hatta ortadan
kalkmış gibi görüntü vermesidir. 1989-2000 döneminde gerçekleşen kamu sektörü
borçlanma gereğinin milli gelire oranları ve tüketici enflasyon oranları
Tablo-1’de gösterilmektedir. Kamu kesimi borçlanma gereğinin milli gelire
oranı, bir de kamu bankalarının görev zararları dikkate alınarak hesaplanmış ve
aynı tabloda verilmiştir. Hangi kamu açığı ölçütü alınırsa alınsın, kamu
açıkları ile enflasyon arasındaki ilişkinin koptuğu sonucu değişmemektedir.
Gerçekten de kamu açığı ile enflasyon oranı arasında bir ilişki yok mudur?
7. Gerçekleşen enflasyon oranları açısından bu sorunun yanıtı
“evet, yoktur”, potansiyel enflasyon açısından ise “hayır, vardır” şeklindedir.
Bütçe açıklarının yüksek düzeylerde olduğu, bu açıkları azaltmaya yönelik
politikaların uygulanmadığı ve açıkların giderek artan miktarda iç borçlanma
ile finanse edildiği ekonomilerde, aslında enflasyonda her zaman sıçrama riski
vardır. Diğer bir ifadeyle, bu tür ekonomilerde bir “potansiyel” yüksek
enflasyon dengesinden söz etmek mümkündür. Çünkü, bu tür ekonomiler, mevcut
enflasyon oranının potansiyel düzeyinin oldukça altında kalmasını sağlayan kamu
açıklarının finansman biçiminin sürdürülebilirliğine son derece duyarlı bir
hale gelmektedirler. Söz konusu finansman biçiminin sürdürülememesi bu
ekonomileri monetizasyon zorunluluğu ile karşı karşıya getirmekte, dolayısıyla,
mevcut enflasyon düzeyi kısa sürede potansiyel düzeyine ulaşabilmektedir.
Farklı bir anlatımla, bu tür ekonomiler krizlere karşı son derece duyarlı
ekonomilerdir.
8. Enflasyon oranının sıçrama riskinin gerçekleşmesi,
genellikle döviz kurunda ve faiz oranlarında sıçrama ile birlikte ya da hemen
sonra olmaktadır. Nitekim, ataletin kırılarak enflasyonun sıçradığı dönemlerin
ikisinde (1994’ün ilk yarısı ile 2001 Şubat krizi sonrası), önce döviz kurunda
büyük bir sıçrama gerçekleşmiştir. İlginç bir saptama da şudur: Enflasyonun
hızla arttığı bazı dönemlerde (1987 sonu 1988 başı, 1994 Nisan ayı sonrası ve
1997 Temmuzu), bu olgunun arkasındaki temel nedenler arasında kamunun ürettiği
mal ve hizmetlere yapılan çok yüksek oranlı zamlar vardır.
Tablo-1: Kamu Kesimi Borçlanma Gereğinin Milli Gelire Oranı
(KKBGO) ve Tüketici Enflasyonu (%)
|
YILLAR |
KKBGO |
Görev Zararı Dahil KKBGO |
Tüketici Enflasyonu |
|
1989 |
5,3 |
|
64,3 |
|
1990 |
7,4 |
|
60,4 |
|
1991 |
10,2 |
|
71,1 |
|
1992 |
10,6 |
|
66,9 |
|
1993 |
12,0 |
|
71,1 |
|
1994 |
7,9 |
|
120,3 |
|
1995 |
5,0 |
|
76,0 |
|
1996 |
8,6 |
|
79,8 |
|
1997 |
7,7 |
13,1 |
99,1 |
|
1998 |
9,4 |
15,9 |
69,7 |
|
1999 |
15,6 |
24,2 |
68,8 |
|
2000 |
12,5 |
19,6 |
39,0 |
9. Yukarıda belirtilen temel özellikler çerçevesinde
Türkiye’de enflasyon ile mücadele açısından şu saptamaları yapmak mümkündür.
Sıkı maliye ve para politikası, ekonominin krizlere karşı olan duyarlılığını
azaltarak ve bekleyişlerin olumlu düzeyde oluşmasına katkıda bulunarak
enflasyondaki sıçrama riskini ortadan kaldıracaktır. Söz konusu disiplin,
ayrıca, toplam talep artışını sınırlayarak mevcut enflasyon oranının
düşürülmesine katkıda bulunacaktır. Dolayısıyla, enflasyonla mücadele için mali
ve parasal disiplinin sağlanması zorunludur. Sadece cari dönemde değil, ileride
de aynı disiplin içinde hareket edileceğine dair güvence verilmesi de bu
mücadeleye yardımcı olacaktır. Bu açıdan, söz konusu disiplinin kurumsal
altyapısını oluşturan yapısal reformların gerçekleştirilmesi son derece
önemlidir.
10. Ancak, enflasyonda ataletin olduğu ülkelerde ve
Türkiye’de, enflasyon ile mücadele sadece sıkı maliye ve para politikalarına
dayandırılmamalıdır. Geçmiş enflasyona endeksli davranış biçimlerinden
uzaklaşıldığı ölçüde enflasyon ile mücadele daha kolaylaşacaktır. Kamunun
ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatlarının bazılarının belirlenme biçimleri,
enflasyondaki ataleti artırıcı etki yaratmaktadır. Bu mekanizmaların zamanla
ortadan kaldırılmaları gerekmektedir.
11. Ataleti yaratan esas unsur ise, yukarıda değinildiği gibi
ekonomik birimlerin geçmiş enflasyona bakarak ileriye yönelik kararlarını
almalarıdır. Bu davranış biçiminden uzaklaşılması, özel tip bir gelirler
politikası uygulanmadığı sürece, enflasyon ile mücadele eden programların
başarısına bağlıdır. Ancak, bir örnek vererek önemli bir noktayı vurgulamak
yararlı olacaktır: Potansiyel büyüme hızının altında büyüyen bir ekonomide iki
farklı “durum” ele alınsın. Her iki durumda da enflasyon hedefi ve bu hedefe
yönelik olarak uygulanması planlanan iktisat politikaları aynı, planlanan
politikalar “doğru ve gerçekçi” olsun. Buna karşılık, ilkinde ekonomik
birimler, uygulanan doğru politikalara rağmen ileride geçmiş enflasyondan çok
da farklı olmayan bir enflasyona ulaşılacağı beklentisi ile ücret artışı
istesinler, ürettikleri mal ve hizmetlerin fiyat artışlarını ve şirket
bilançolarının büyüklüğünü belirlesinler. İkincisinde ise aynı kararlar
hedeflenen enflasyona ulaşılacağı “inancı” ile alınsın. Açıktır ki, hedef
alınan enflasyona ulaşılması için otoritelerin her türlü çabayı gösterecekleri
varsayımı altında, ikinci durumda ulaşılacak büyüme hızı ve istihdam düzeyi
ilkine göre çok daha yüksek olacaktır.
12. Kamu fiyatlarına yapılan şok niteliğindeki zamların
enflasyonda sıçramaya yol açtığı saptamasından hareketle, bu tip şok zamlardan
kaçınılmasının vazgeçilmez bir koşul olduğu ortadadır.
III. FİYAT ENDEKSLERİNE İLİŞKİN BAZI TEKNİK
ÖZELLİKLER
1. Bazı fiyat endekslerinde bir aydan diğerine oluşan
hareketlerin temel belirleyicisi iktisadi nedenlerden çok, mevsimsel nedenler
olabilmektedir. Bu nedenle, bu tür endekslerdeki hareketler değerlendirilirken,
mevsimsel artış ve azalışların dikkate alınması yararlı olacaktır. Toptan eşya
fiyat endeksi ele alındığında, mevsimsel hareketlerin en yoğun görüldüğü alt
endeks grubu tarım sektörü olmaktadır. Buna karşılık, özel imalat sanayi fiyat
endeksi ile kamu fiyat endeksinde belirgin bir mevsimsel hareketten söz etmek
mümkün değildir. Tüketici endeksindeki mevsimsel hareketler de önemlidir; bu
hareketler toptan eşya endeksindeki mevsimsel hareketlerden daha fazla, buna
karşılık tarım endeksindeki mevsimsel hareketlerden daha azdır. Tüketici
endeksinin alt gruplarında da mevsimsel hareketlerin önemi
farklılaşabilmektedir.
2. Fiyat endekslerinde oluşan hareketlerin kimi zaman iktisadi
nedenlerden kopmasına yol açan, sadece mevsimsel hareketler değildir. Toptan
eşya fiyat endeksinin kamu fiyatları alt endeksindeki hareketler, bazı
dönemlerde iktisadi nedenlerden bağımsız oluşabilmektedir. Yukarıda bu tür
hareketlere ilişkin üç örnek verilmişti. Ancak, uzun dönemli ortalamalar
alınarak incelenince, kamu fiyatlarındaki hareketlerin özel sektör
fiyatlarındaki hareketler ile uyum içinde olduğu görülmektedir.
3. Tüketici fiyat endeksindeki dalgalanmalar, toptan eşya ve
özel imalat sanayi fiyat endekslerindeki dalgalanmalara kıyasla daha dar bir
aralıkta gerçekleşmektedir. Bu olgu, bir anlamda, tüketici enflasyonundaki
katılığın daha fazla olduğunu ifade etmektedir. Öte yandan, tüketici fiyat
endeksindeki hareketler geniş halk kitleleri açısından diğer endekslerdeki
hareketlere kıyasla daha önemlidir.
4. Temelde bu nedenlerden ötürü, özel imalat sanayi fiyat
endeksindeki ve tüketici fiyat endeksindeki dalgalanmalar önem kazanmaktadır.
Özel imalat sanayi fiyat endeksi artış oranı, kimi zaman “çekirdek enflasyon”
olarak adlandırılmaktadır. Bu endeksteki dalgalanmalar, çekirdek enflasyondaki
dalgalanmaların kaba bir göstergesidir. Keza, tüketici fiyat endeksinin bazı
alt grupları dışarıda tutularak bir “çekirdek tüketici enflasyonu” serisi
türetmek de mümkündür.
IV. OCAK AYI ENFLASYONU VE İLERİYE YÖNELİK BEKLEYİŞLER
IV.1 Ocak Ayı Enflasyonu
1. 2001 yılının Ekim ayının ortalarından
itibaren 2002 yılında da çok ciddi bir mali disiplin sağlanacağının ve yapısal
reformlara devam edileceğinin anlaşılması ve IMF’nin de bu durumu dikkate
alarak ek dış finansman sağlayacağının belli olması, iç borçların
sürdürülebilirliği üzerindeki kuşkuları ortadan kaldırmıştır. Böylece, olumsuz
iktisadi bekleyişler olumluya çevrilmiştir. Bekleyişlerdeki bu değişiklik
nedeniyle faiz oranında önemli bir düşüş sağlanmış ve döviz kurunda 2001 yaz
aylarında oluşan köpük patlamıştır.
2. Döviz kurları ve faiz oranlarındaki bu
gelişme, aylık fiyat artışlarının hız kaybetmesine katkıda bulunmuştur. Hem
tüketici enflasyonu hem de özel imalat sanayi fiyat artışının Ocak ayındaki
düzeyi, geçmiş dönemlerin aynı aylarında gerçekleşen ortalamalarının
altındadır.
3. Özellikle özel imalat sanayi
enflasyonundaki düşüş eğilimi dikkat çekicidir. Son dört aydır azalma
eğiliminde olan özel imalat sanayi enflasyonunun şu andaki düzeyi ve önümüzdeki
aylarda alabileceği değerlere ilişkin bekleyişler, yıl sonu program hedefleri
ile uyum göstermektedir. 2000 yılında uygulanmaya başlanan artış hızı sabit kur
rejiminin etkisinin tümüyle hissedildiği 2001 Ocak ayındaki yüzde 1,7
oranındaki artış bir tarafa bırakıldığında, 1988-2000 dönemindeki en düşük ocak
ayı özel imalat sanayi enflasyonu yüzde 3,1 olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde
gerçekleşen özel imalat sanayi ortalama ocak ayları enflasyonu ise yüzde
6,2’dir. Dolayısıyla, yüzde 2,1 olarak açıklanan özel imalat sanayi fiyat artış
hızı düşüktür ve iktisadi temeller ile uyumludur.
4. Ancak, geçmiş dönem ortalamasının
altında olmasına karşın, yüzde 5,3 olarak duyurulan Ocak ayı tüketici enflasyonu,
hem piyasaların beklentileri ile hem de programın yıl sonu hedefi ile
karşılaştırıldığında yüksek kalmaktadır. Ocak aylarında gerçekleşen tüketici
fiyat artışlarının 1994-2000 ortalaması yüzde 6,1 iken 1988-1993 ortalaması
daha yüksektir.
5. Tüketici enflasyonu açısından
vurgulanması gereken bir diğer nokta, alt gruplar itibarıyla fiyat artış
hızlarının çok farklı eğilim gösterdiğidir. Gıda ürünleri ve özel ulaşım
araçları alt grubu fiyat artış hızları geçmiş dönem ortalamalarının oldukça
üzerinde gerçekleşmiştir. Buna karşılık, giyim, konut, sağlık, eğlence ve
lokanta hizmetleri alt gruplarının fiyat artış hızlarındaki düşüş eğilimi,
mevsimsel nedenler de dikkate alındığında, tatminkardır. Bu farklılık, Ocak ayı
tüketici enflasyonunun iktisadi temeller ile uyumlu bir düzeyin üzerinde
gerçekleşmiş olmasının ana nedeninin talepteki canlanma olma olasılığını son
derece zayıflatmaktadır. Tüketici enflasyonundaki bu gelişmeyi, bir ölçüde
olumsuz hava koşullarının tarımsal ürünlerin ve gıda sektörü ürünlerinin
fiyatlarında yol açtığı artış ile bazı sektörlerde Kasım 2001’de indirilen KDV
ve ek taşıt alım vergisi oranlarının tekrar indirim öncesi düzeylerine
yüseltilmesine bağlamak mümkündür. Ancak, hem kamu hem de özel sektörde geçmiş
enflasyona bakılarak ileriye yönelik fiyat belirleme alışkanlığının sürmekte
olduğu da gözlenmektedir.
IV.2 Bekleyişler
6. Enflasyonun ileride izleyeceği eğilimin
tek belirleyicisi eğer iktisadi temeller olsaydı, uygulanan programın 2002
yılında tüketici enflasyonu için hedeflediği yüzde 35 düzeyine ulaşılmasında
hiçbir sorun olmadığı en azından üç nedenden ötürü büyük bir rahatlıkla
belirtilebilirdi. Birincisi, 2001 yılında sağlanan parasal disiplinin 2002
yılında da sürdürülmesi öngörülmüş ve para tabanı artış hızının nominal milli
gelir artışı kadar olması hedeflenmiştir. İkincisi, 2001 yılında uluslararası
tüm ölçütler açısından çok iddialı bir bütçe performansı gösterilmiş ve bu
performansın 2002 yılında da gösterilmesi planlanmıştır. Üçüncüsü, döviz
kurunda oluşan köpüğün Ekim 2001’de patlaması sonrasında Türk Lirası nominal
olarak değer kazanmıştır. Uygulanan program çerçevesinde ve daha önce kamuoyuna
da duyurulan biçimde döviz kurunda bundan sonra oluşacak eğilimin uzun dönem
denge ile uyum içinde olması beklenmektedir. Kısacası, enflasyonu belirleyen
temel unsurlarda son aylarda gözlenen ve yakın gelecekte de sürmesi beklenen
ana eğilim enflasyonu radikal biçimde azaltıcı yöndedir.
7. Oysa, ikinci bölümde de vurgulandığı
gibi Türkiye’deki enflasyonist sürecin temel özelliklerinden birisi de sahip
olduğu atalettir. Diğer bir deyiş ile, geçmiş dönemin enflasyon oranına göre
şekillenen iktisadi kararlar, gelecek dönemin enflasyonunun belirlenmesinde
önemli bir rol oynamaktadır ve bu rolün önemi, iktisadi temellerin oynadığı
rolün önemine yakın bir ağırlığa sahip olabilmektedir.
8. Bu noktada uygulanan iktisat
politikalarının başarısı ve toplumun refah düzeyi açısından önemli bir açmaz
ortaya çıkmaktadır. Geçmiş dönemlerde açıklanan hedeflerin tutturulamaması,
hatta bu hedeflerin çok uzağına düşülmesi, “Bu sefer neden daha öncekilerden
farklı olsun ki!” düşüncesini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle gelecek
dönemin bütçesi planlanırken, ücret artışı istenirken, ya da üretilen mal ve
hizmetin fiyatı belirlenirken, geçmiş enflasyona göre karar alınabilmektedir.
Oysa, “bu sefer”in farklı olmasını sağlayacak ana unsur uygulanan iktisadi
politikaların enflasyon ile mücadele açısından ne derece “doğru” olduğudur.
Eğer enflasyonun asıl belirleyicisi, diğer bir ifade ile iktisadi temeller
enflasyonun önemli miktarda düşmesini sağlayacak yönde gelişiyorsa, “geçmişe
saplanıp kalan” fiyatlama davranışları, enflasyonun izleyeceği eğilimin bir
ölçüde iktisadi temellerden kopuk olmasına yol açacaktır. Farklı bir anlatımla,
toplum açısından ulaşılabilir çok daha iyi bir iktisadi sonuç mümkün iken, salt
“geçmişe saplanıp kalan bekleyişler” nedeniyle bu sonuca ulaşmak
zorlaşabilecektir.
9. Nitekim, son aylarda önemli ölçüde
iyileşme gözlenmekle birlikte, beklenen enflasyon düzeyi programda hedeflenen
düzeyin hala üzerinde seyretmektedir. Ekonomik birimlerin enflasyon
bekleyişlerini ölçmek amacıyla Merkez Bankası iki değişik anket uygulamaktadır.
Bunlardan ilki, 1987 Aralık ayından beri 500 büyük firmanın katılımı ile
düzenlenen İktisadi Yönelim Anketi’dir. Aylık olarak uygulanan bu anketin Ocak
ayının ikinci yarısında Merkez Bankası’na ulaşan sonuçlarına göre, Aralık ayı
itibarıyla “gelecek 12 aylık dönemde beklenen toptan eşya enflasyon oranı”
yüzde 58,3 düzeyindedir. İkinci anket 3 Ağustos 2001 tarihinden itibaren iki
haftada bir düzenlenmektedir ve mali sektöre yöneliktir. Bu anketin Ocak ayına
ait sonuçlarına göre “gelecek 12 ayda beklenen tüketici enflasyonu” yüzde 45
düzeyindedir. Söz konusu oran, son dört ankete göre belirgin bir düşüşe işaret
etmektedir. Kasım 2001’de düzenlenen iki anketten elde edilen gelecek 12 aylık
tüketici enflasyon bekleyişi ortalaması yüzde 51,5, Aralık 2001’de
düzenlenenlerden elde edilenlerin ortalaması ise yüzde 49,5’tir.[2]
10. Şüphesiz akılcı ekonomik birimlerin
iktisadi temeller ile uyuşmayan bir bekleyiş düzeyinde uzunca bir süre
kalmaları beklenemez. Önümüzdeki kısa dönem içinde enflasyonist bekleyişlerin
daha olumlu düzeyde oluşmasını sağlayacak iki unsur söz konusudur.
11. İlki, 2002 yılının ilk aylarında
gerçekleşecek enflasyon oranlarıdır. Ekim ayından bu yana Türk Lirasında
gerçekleşen nominal değerlenme önümüzdeki dönemin enflasyon oranının düşük
düzeylerde kalmasında önemli bir rol oynayacaktır. Bu olgunun ilk etkileri,
yukarıda da belirtildiği gibi, özel imalat sanayi fiyatlarında gözlenmeye
başlanmıştır. Olumsuz hava koşullarının ve KDV ile ek taşıt alım vergisi
oranlarının tekrar eski düzeylerine yükseltilmesinin yarattığı geçici etkiler
ortadan kalktığında ve iç talep koşulları dikkate alındığında tüketici
enflasyonundaki gelişmelerin de olumlu yönde olması beklenmektedir.
12. Bekleyişlerin daha olumlu yönde
oluşmasına yol açacak ikinci unsur, program açısından çok önemli iki yasanın
Sayın Cumhurbaşkanımızca onaylandığı gerçeğidir. 4743 sayılı “Mali Sektöre Olan
Borçların Yeniden Yapılandırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun” ile 2002 yılı için planlanan faiz dışı bütçe fazlasının
gerçekleştirilmesine yönelik önlemlerin alınmasını kolaylaştıran 4736 sayılı
“Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” yürürlüğe girmiştir. Öte
yandan, IMF İcra Direktörleri Kurulu Türkiye’ye açılacak krediyi onaylamıştır.
Bu arada, kredi notumuz olumlu yönde değişmiştir.
13. 2002 yılı başında yayımlanan bankamız
duyurusunda, para ve kur politikasının anahatları çizilirken ekonomik ortama
ilişkin bazı varsayımlar yapılmıştı. Bu gelişmeler sözkonusu varsayımların
gerçekleşme olasılığını yükseltmiştir. Bu çerçevede Merkez Bankası’nın gelecek
dönem enflasyonu açısından temkinli bir iyimserlik içinde olduğunu belirtmek
isteriz.