Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel’in IMF ile yapılan stand-by anlaşması
çerçevesinde; Türk bankacılık sektörünü 1999 yılı ve 2000 yılına dönük
değerlendirmesi
Uluslararası Para Fonu ile 1999 yıl sonunda;
enflasyonla mücadele, para ve döviz kuru politikaları ile maliye politikası
stratejileri ve yapısal reformların gerçekleştirilmesi gibi hedefleri içeren
bir Stand-By anlaşması yapılmıştır. Sözkonusu anlaşmanın temel hedefini
oluşturan enflasyonla mücadele programı üç temel unsurdan oluşmaktadır.
·
Programın başlangıcında kamu sektörü
temel fazlasının mümkün olduğunca yüksek tutulması (up-front fiscal
adjustment),
·
Yapısal reformlar (structural reforms) ve
·
Tutarlı gelir politikaları ile
desteklenmiş sıkı döviz kuru taahhütleri (a firm exchange rate committment).
Enflasyonla mücadele programı 3 temel alandaki
yapısal reformlarla desteklenmiştir. Bu reformlar bankacılık sektörü, sosyal güvenlik ve uluslararası tahkim alanlarındadır.
Son dönemlerde uygulamaya konulan yapısal reformlar, Türkiye’nin uzun süredir
devam eden sorunlarının çözümüne yönelik kararlılığının birer yansımasıdır.
Kronik yüksek enflasyonun, ekonominin sürdürülebilir bir büyüme hızına
erişmesini ve global dünya ekonomisi ile bütünleşmesini engelleyen en temel
sorun olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Bankacılık sistemlerinin
daha etkin gözetim ve denetimi günümüz uluslararası bankacılık düzenlemeleri
arasında ön plana çıkmış bulunmaktadır. Bu bağlamda, ülkemiz bugün bankacılık
sektörünün mali yapısını güçlendirecek, sistemin gözetim ve denetiminin daha
etkin bir şekilde yapılmasını sağlayacak diğer önlemleri alma konusunda daha
istekli davranmaktadır.
Bankaların mali yapılarının ve bankacılık
sisteminin gözetim ve denetiminin güçlendirilmesi konusunda en radikal değişim yeni Bankalar Kanunu’dur. Avrupa
Birliği direktifleri ile diğer genel kabul görmüş uluslararası uygulamalar da
dikkate alınarak hazırlanan yeni
Bankalar Kanunu ile mali
sistemin güven ve istikrarını sağlama temel amacına yönelik olarak ülkemizdeki
banka denetim ve gözetiminin etkinliğini arttırma yanında bu alandaki
uluslararası standartlarla uyum da sağlanmış olup, bu süreç devam etmektedir.
4491 sayılı yasa ile değişik 4389 sayılı yeni Bankalar Kanunu’nun beraberinde
getirdiği ana değişiklikler arasında;
(i) idari ve mali açıdan tamamen bağımsız bir
denetim ve gözetim otoritesi olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme
Kurumu’nun kurulması,
(ii) banka denetim ve gözetim yetkilerinin Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na
(BDDK) devredilmesi,
(iii) banka kuruluş aşamasında aranılan
şartların ağırlaştırılması,
(iv) bankaların uygun bir iç denetim ile risk
kontrol ve yönetim sistemine sahip olmaları şartı,
(v) büyük kredi tanımı ve kredi limitleri,
(vi) mali bünyesi zayıflayan bankalara ilişkin
olarak alınacak tedbirlerin daha detaylı ve kapsamlı olarak düzenlenmesi,
(vii) banka ortakları ve yöneticilerinin şahsi
sorumluluklarının arttırılması
yer almaktadır.
Bankacılık sisteminin etkinliğinin
arttırılmasına yönelik diğer tamamlayıcı nitelikteki bankacılık düzenlemelerinin
başlıcaları;
(i) maksimum %20 olarak belirlenen Yabancı Para Net Genel Pozisyon
oranının 2000 yılı Haziran ayından itibaren konsolide bazda hesaplanacak olması;
(ii) Avrupa Birliği direktifleri ve diğer
uluslararası standardlar dikkate alınarak hazırlanan yeni kredi karşılıkları düzenlemesi ile kredi alacaklarının 2000
yılı Ocak ayından itibaren 5 grup altında sınıflanacak olması ve
(iii) 2000 yılı Haziran ayından itibaren sermaye
yeterliliği rasyosunun konsolide bazda hesaplanacak
olması yer almaktadır.
Tüm bu
tedbirler ve düzenlemeler kamu oyunun bankacılık sistemine olan güvenini
artıracak, bankacılık sisteminin etkin çalışmasını engelleyen faktörlerin
ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayacaktır. Diğer yandan, kamu
bankalarının bankacılık sisteminde yarattığı olumsuzlukları giderici önlemlerin
alınması ve nihai olarak özelleştirilerek serbest piyasa koşulları çerçevesinde
faaliyet gösterecek kurumlar haline dönüştürülmesi de yakın gelecekte
gerçekleştirilecektir.
Kamu mali kesimindeki yapısal reformların
uygulanmasına bağlı olarak kamu borçlanma gereksiniminin azalması ve programın
kararlı bir şekilde uygulanması ile de enflasyon oranında sağlanacak azalma
yanında büyüme hızında sürdürülebilir bir artış sağlanması beklenmektedir. Bankacılık
sisteminde gerçekleştirilen yapısal
reformlar gelecek dönemlerde bankacılık sektörü açısından daha olumlu bir
çalışma ortamı yaratacaktır. Bu anlamda bankaların aktif ve pasif yapılarının,
kullanılan finansal araçların ve bankacılık hizmetlerinin çeşitliliğini
arttıracak şekilde değişmesi beklenmektedir. Bu gelişimler paralelinde bankalar
mali kaynaklarını artan şekilde reel ekonomiye aktarılabilecek ve bireysel
bankacılık alanında kullanılabileceklerdir. Ayrıca, gelecek dönemlerde
sağlanacak makro ekonomik istikrar ortamında, bankalar risk yönetimi
stratejilerini enflasyonla mücadele programına uygun bir şekilde yeniden
değerlendirmek durumunda kalacaklardır.
Uluslararası bankacılık sistemlerinde başta risk
yönetimi olmak üzere önemli değişikliklerin yaşandığı günümüzde, bankacılık
global düzeyde ele alınmaktadır. Bankacılık sistemlerinin değerlendirilmesinde,
sistemlerin büyüklüğü veya küçüklüğünden daha ziyade, küreselleşme seviyeleri
ve uluslararası genel kabul görmüş ilke ve standartalara uyumlarına dikkat
edilmektedir. Uluslararası piyasalarla küreselleşme süreci hızlı bir şekilde
devam eden ülkemiz bankacılık sisteminde de, artan rekabet ve daralan kar
marjları ile birlikte bankalarımızın gelir-gider kompozisyonunda, bankacılık
dışındaki işlemlerden sağladığı diğer faaliyet gelirlerini arttırıcı ve
faaliyet giderlerini ise azaltıcı yönde değişmesi ve dünya genelinde olduğu
gibi hızlı değişen bankacılık teknikleri ve uygulamaları paralelinde iç kontrol
sistemleri başta olmak üzere risk yönetimi tekniklerinin ve analizinin öneminin
daha da artacağı beklenmektedir.
Bankacılık sistemlerinde karşılaşılan risklerin izlenmesine, ölçülmesine ve
sistemin bu riskler karşısındaki durumunun değerlendirilmesine imkan sağlayan,
bağımsız bir denetim sisteminin kurulması çağımızın en temel gereksinimlerinden
biri haline gelmiştir. 2000 yılı içerisinde Türk bankacılık sisteminin
düzenlenmesi ile gözetim ve denetimi hususlarında piyasa disiplininin
arttırılmasına yönelik olarak alınacak önlemler arasında piyasa riskini de içeren sermaye
yeterliliği; ihtiyati raporlama ve mali bilgilerin açıklanmasına yönelik
muhasebe standartları; içsel risk yönetimi uygulamalarına ilişkin
uluslararası standartlara uygun düzenlemelerin geliştirilmesi ve yürürlüğe
girmesi yer almaktadır.
Türk bankacılık sektörünün güçlü
yönlerinden bahsederken, Türkiye’nin
bankacılık alanındaki uluslararası
düzenlemelere uyumdaki başarısı ve buna
yönelik çabalarını devam ettirmesinin belirtilmesi gereken bir husus
olduğu kaanatindeyim. Türkiye benzeri gelişmekte olan ülkeler ile
karşılaştırıldığında, Türk kamu otoritelerinin ve bankacılık sisteminin,
uluslararası mali sistemlerdeki gelişmeleri çok yakından izlediğini ve bu
çerçevede gerekli düzenlemelerin yapılmasında her zaman için oldukça duyarlı
olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bankaların öncü role sahip olduğu ve
uluslararası bankacılık işlemlerini de içeren bir finansal ortamda, bankacılık
sisteminin güçlülüğünün önemini iyi bir şekilde algılayan Türkiye, AB direktifleri ve BIS prensiplerini
dikkate alarak banka gözetim sisteminin gerek kalitesini, gerekse etkinliğini
artırıcı önlemleri almaya devam etmektedir. Türk bankacılık sisteminin
uluslararası bankacılık uygulamalarına ve düzenlemelerine uyum sağlamadaki
başarısı ve mali sistemin etkin gözetim ve denetimi uluslararası platformda
diğer gelişmekte olan piyasalara kıyasla ülkemizin konumunu güçlendirecektir.
Coğrafi konumunu da lehine kullanan Türk bankacılık sektörü, özellikle Asya
ve Avrupa’da yer alan gelişmekte olan ülkelere örnek teşkil ederek,
tecrübelerini onlarla paylaşmakta ve bu ülkelere her türlü bankacılık alanında önderlik
yapabilecek kapasiteye sahip bulunmaktadır.
Türk bankacılık sektörü insan kaynakları ve teknolojik
altyapı açısından önemli bir noktaya ulaşmıştır. Uluslararası finans sistemine
entegrasyon sürecinde yetişmiş ve uzmanlaşmış insan gücüne duyulan ihtiyacın
bilincinde olan Türk bankaları insan
kaynakları politikalarında oldukça seçici bir hale gelmiş ve iyi yetişmiş
ve nitelikli personel sayısında ciddi bir artış yaşanmıştır. Otomasyona dayalı
daha dinamik bir kurumsal yapının sağlanması gereğini duyan Türk bankaları, son
10 yıllık dönemde yabancı ülkelerdeki pek çok banka gibi elektronik bankacılığa
yönelerek, müşterilerine daha hızlı ve etkin bankacılık hizmeti sunma yönünde
önemli atılımlar yapmışlardır. Sektörde son 10 yıllık dönemde, Otomatik Para
Çekme Makinası (ATM) sayısı 8.627’ye ulaşmıştır. Hizmet kalitesini ve ürün
çeşitliliğini artırmaya yönelen Türk bankacılık sektörünün uluslararası ödeme
sistemleri ve enformasyon teknolojilerini yaygın
bir şekilde kullanması, bankalarımızın interaktif bankacılık hizmetleri sunması,
yurtiçi bankacılık işlemleri için Elektronik Fon Transferi (EFT) sistemini
ve yurtdışı işlemleri için ise SWIFT sistemini uzunca süredir
kullanıyor olması, uluslararası alanda rekabet içerisinde olan bankalarımız
açısından önemli bir avantaj oluşturmaktadır.
Uluslarası bankacılık sisteminde gelişmişliğin
önemli birer göstergesi olan bu hususlar sektörün rekabet gücünü artırmakta ve
yurtiçi ve yurtdışı piyasaların sürekli izlenebiliyor olması bankalarımıza
önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bankacılık sisteminin yeniden yapılanmasına
yönelik radikal önlemler çerçevesinde, problemli bankaların sistemden
ayıklanması gibi geçmiş dönemlerde var olan sorunların çözülmeye başlanması da
önemli bir gelişmedir. Bu olumlu gelişmelere bakarak Türk bankacılık sisteminin
gerek sundukları hizmetlerin çeşitliliği, gerekse kullandıkları teknoloji
açısından dünyadaki diğer örnekleri ile rekabet edebilecek bir seviyeye
geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Sektörün iyi yetişmiş personel ve
gelişmiş teknolojik altyapısı ile 2000’li yılların beraberinde getireceği
yeniliklere uyum sağlayabilecek kapasitede olduğunu söylemek mümkündür.
Sektör açısından bu olumlu noktalara işaret
etmek mümkünken, Türk bankacılık sektörünün mevcut yapısı ve yasal
düzenlemeleri itibariyle bir takım eksikliklere
ve zayıf yönlere sahip olduğu da görülmektedir.
Herşeyden önce ülkemizde uzun süre ekonomik istikrarın sağlanamaması ve
değişkenlik, piyasalarda kısa vadeli düşünme ve hareket etme sonucunu
getirerek Türk bankalarının geleceğe yönelik istikrarlı politikalar
geliştirmesine engel teşkil etmiştir. Türk ekonomisinin şartları, bankacılık
sektörünün faaliyetlerini ve önceliklerini de değiştirebilmektedir. Türk
bankacılığının gelişimini olumsuz şekilde etkileyen engellerin arasında; yüksek
enflasyon, makroekonomik istikrarın sağlanamaması, finansal sektör derinliğinin
az olması ve banka dışı mali aracılık faaliyetlerinin gelişmemiş olması ilk
akla gelenleridir. Uygulamaya konulan programın başarıya ulaşmasıyla,
bankacılık sektörü ve finansal sistem üzerinde bu sorunların yarattığı
olumsuzlukların giderileceğini düşünmekteyim
Son yıllarda gerçekleştirilen özelleştirmelere
rağmen kamu bankalarının sistemdeki
ağırlıkları devam etmektedir. Kamu mevduat bankalarının bankacılık
sektörü bilanço büyüklüğü içinde önemli bir paya sahip olmalarının ve mevcut
yapıları ile sektörde faaliyet göstermelerinin, bankacılık sisteminde kaynak
maliyetlerini ve rekabet şartlarını olumsuz yönde etkilemekte olduğu herkes
tarafından kabul edilmektedir.
Global krizler ve ulusal ekonomide yaşanılan
durgunluk bankacılık sistemi aktif kalitesinde kredi riskini ön plana
çıkarmıştır. Güney Doğu Asya ülkeleri ile başlayan ve ülkemiz açısından
etkileri daha yoğun hissedilen Rusya ile devam eden kriz özellikle bazı
sektörlerde ekonomik aktivitenin de azalması sonucunu doğurmuştur. Bu durum,
bankalarımızın kredi portföylerinde de iz bırakmıştır. Kredi geri ödemelerinde
ortaya çıkan problemlerin yanısıra, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF)
devredilen bankalarca kullandırılmış bazı kredilerin tasfiye olunacak alacaklar
hesabına aktarılması sonucunda bankacılık
sektörünün tahsili gecikmiş alacakları yükselme trendine girmiştir. Bunu da
tabii karşılamak gerekir.
Bilindiği gibi, bankacılıkla ilgili uluslararası
düzenlemelerin temeli risk ile özkaynak arasındaki doğrusal ilişkiye
dayanmaktadır. Bu nedenle bankalarımızın faaliyetleri itibariyle üstlendikleri
riskleri karşılamada daha yeterli hale gelebilmeleri ve uluslararası düzeyde
rekabet edebilmeleri için de bankalarımızın özkaynaklarının güçlendirilmesi
önem arzetmektedir.
Tasarruf mevduatlarının %100 güvence altında olması bankacılık sisteminin etkinliğini olumsuz etkileyen bir diğer unsur olarak
karşımıza çıkmakta ve bankacılık sektöründe piyasa disiplininin sağlanmasında
önemli bir engel teşkil etmektedir. Hepimizin bildiği üzere, mevduatların %100
güvence altına alınması gerek bankaların, gerekse mevduat sahiplerinin daha
yüksek kazanç elde etmek amacıyla yüksek risk üstlenmelerine neden olmaktadır.
Tasarruf sahipleri yüksek getiri sağlamaya çalışırken, seçmiş oldukları kurumla
ilgili riskleri gözardı edebilmektedirler. Mevcut bulunan mevduat sigortası
uygulamasının tüm olumsuz yönleri tarafımızca oldukça iyi bilinmesine karşılık,
uluslararası finans piyasalarındaki olumsuz gelişmelerin ve bu gelişmelerin
Türk mali sistemi üzerindeki kısıtlayıcı etkilerinin, %100 mevduat sigortası
uygulamasını değiştirmeye yönelik gerekli adımların atılmasını geciktirdiğini
de kabul etmek gerekir.
Ülkelerin kriz veya kriz beklentilerinin olduğu dönemlerde,
Endonezya, Japonya, Tayland, Meksika, Kolombiya ve Ekvator örneklerinde
görüldüğü gibi geçici bir süre
%100 garanti uygulamasını (temporary
full coverage) sıkça kullandıkları görülmektedir. Bu ülkelerin büyük
çoğunluğu bankacılık sisteminin istikrarı sağlandıktan sonra tekrar sınırlı
mevduat sigortası uygulamasına geçilmesi niyetiyle kriz dönemlerinde %100
garanti uygulamasını tercih etmişlerdir. Endonezya, Japonya ve Tayland Asya
krizinin sona ermesinin ardından %100 sigorta kapsamını değiştirmeyi
planlamaktadırlar. Kolombiya ve Ekvator 2001 yılında, Meksika ise 2005 yılında
sınırlı mevduat uygulamasına geçmeyi planlamaktadır.
4491 sayılı yeni bankalar kanunu ile TMSF’ye,
geçmişte eksiklikleri hissedilen yasal düzenlemelerin yürürlüğe konulması ile
problemli bankaların rehabilitasyonu için gerekli yetkilerin sağlanması,
mevduat sigorta kapsamının yol açtığı sorunların giderilmesi konusunda önemli
bir gelişmedir. Yeni bankalar kanunu ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme
Kurumu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nu temsil ve idare edecektir. Bir
bankanın mali durumunun ciddi olarak zayıflaması durumunda bankanın başka bir
banka ile birleşmesi veya Fon’a devredilmesi Kurul’un iznine tabi olacaktır Bu
değerlendirmeler ışığında gerekli makroekonomik koşulların sağlanması halinde,
ülkemizde uygulanmakta olan mevduat sigorta kapsamının da belirlenecek takvim
doğrultusunda kademeli olarak uluslararası seviyeye indirileceği kanısındayım.
Uzun süredir eleştiri konusu olan Türk
bankacılık sektöründe konsolide denetimin
uluslararası standartlarda tam anlamıyla yapılamaması bir diğer eksiklik olarak
karşımıza çıkmaktadır. Ancak, konsolide
denetim için gerekli teknik altyapının yeni bankalar kanununda yer
almasının, daha önce belirtilen standart mali rasyoların konsolide bazda
hesaplanmasına yönelik düzenlemelerin yapılmış olması, yeni Bankalar Kanununu
ile getirilen yurtdışı denetim otoriteleri ile bilgi alışverişine yönelik
anlaşmalar yapılması yetkisinin Bankacılık
Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na (BDDK) verilmesinin, konsolide denetim
konusunda atılan önemli adımlar olduğunu ve uluslararası piyasalarda Türk
bankacılık sistemine olan güveni daha da artıracağını düşünmekteyim.
Sermaye yeterliliği konusunda Basel Komitesi tarafından hazırlanan henüz danışma niteliğindeki yeni sermaye yeterliliği düzenlemesinin, gelecek
yıllarda gerek reel ekonomiyi gerek finansal sektörü yakından ilgilendirecek
önemli etkileri olacağı dikkat edilmesi gereken bir diğer hususdur. Yeni
sermaye yeterliliği düzenlemesinin taslaktaki şekliyle yürürlüğe girmesi
durumunda Türkiye’nin olumsuz etkilenebileceği de dikkate alınmalıdır.
Yeni
düzenleme ile Türkiye’de faaliyet gösteren bankaların bizzat kendi kredi notlarına bağlı olarak
risk ağırlığına tabi tutulması durumunda, olumlu kredi
notuna sahip olan bankalar yeni düzenlemelerden olumlu etkilenecek, artan dış
finansman imkanlarına paralel olarak kaynak maliyetleri de azalacaktır. Banka
risklerinin ülke kredi notu dikkate
alınarak ağırlıklandırılması durumunda ise, Türkiye’nin şu an
için düşük olan kredi notu dolayısıyla Türk bankaları %100 risk ağırlığına tabi
olacaktır. Bu durum Türk bankalarının borçlanma imkanlarını kısıtlıyabileceği
gibi, kaynak maliyetlerini arttırma riski de mevcut bulunmaktadır. Bu nedenlerle, şu ana kadar katlanılan yüksek borçlanma maliyetlerinin
azaltılabilmesi için, gerek ülke gerek kurumsal bazda dış kredi puanının
yükseltilmesinin büyük önem taşıdığı açıkça ortadadır. Amacımız da, uygulanan
bu politikalarla dış kredi puanını arttırarak bu soruna da gerçekçi ve sağlıklı
bir çözüm getirmektir.
Sonuç olarak, son yapılan düzenlemeler ve alınan
önlemlerle Türk Bankacılık Sistemi gerek yasal gerekse işlevsel olarak güçlü
bir konuma girmiştir. Bu güçlülük bölge, Avrupa ve dünyadaki birçok bankacılık
sisteminden daha yüksek derecelerdedir. Bu gerçekleri dikkate alarak
değerlendirmelere girmek daha yapıcı ve sağlıklı olacaktır.