TÜRKİYE EKONOMİSİ; GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ
GAZİ ERÇEL
BAŞKAN
TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI
TÜRK-AMERİKAN İŞ KONSEYİ TOPLANTISI
INTERCONTINENTAL HOTEL
NEW YORK
7 KASIM 1996
Böyle seçkin bir dinleyici grubuna hitap etmek benim
için gerçek bir ayrıcalıktır.
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun bünyesinde
faaliyet gösteren Türk-Amerikan İş Konseyi'ne
ve Türk Amerikan Dernekleri'ne, bana Türkiye ekonomisini
değerlendirme fırsatını verdikleri için
teşekkür etmek isterim. Ekonomimizin son 20 yılda
yaşadığı dalgalanmaları açıklamaya,
Danimarkalı Filozof Saren Arby Kierkegaard'ın bir
deyişi ile başlamak istiyorum: "Hayat geriye
bakarak anlaşılabilir, ancak ileriye bakarak yaşanmalıdır."
Son 20 yıldaki gelişmelere baktığımızda,
Türkiye ekonomisinin, 1980 başlarında uygulamaya
konan yapısal değişim programı ile dikkat
çekici bir gelişme gösterdiğini söyleyebiliriz.
Bu programın temel amacı, ekonominin dışa
açılarak ve devletin ekonomik aktivite içindeki
ağırlığını azaltarak kaynak
dağılımında piyasa mekanizmasının
rolünü artırmak şeklinde nitelendirilebilir.
Şimdi, ekonomimizin artı ve eksilerine değinmek
istiyorum. Öncelikle pozitif yönleri ile başlayacağım:
- Türkiye'de uzun dönem büyüme oranı
yüzde 4'ün üzerinde gerçekleşmektedir.
- GSYİH'nın yapısı son 20 yılda
önemli ölçüde değişmiştir.
Tarımsal ürünlerin payı azalırken
sanayi ürünleri ve hizmet sektörünün
payı artmıştır.
- Yapısal değişim programı, kaynakların
daha etkin kullanımı ve artan üretkenliğe
yol açmıştır. Son 10 yılda üretkenlik
yılda yüzde 2 oranında büyümektedir.
- Toplam yurt içi tasaruffların GSMH'ya oranı
1980'deki yüzde 10'dan, 1990'da yüzde 20 seviyesine
çıkmıştır.
- Özel sektörün dinamizmi yalnızca gelişmiş
bölgelerde değil, Anadolu'da da gözlenmektedir.
Sabit sermaye oluşumunun hemen hemen tamamı özel
sektör tarafından gerçekleştirilmektedir.
- Türkiye'de işsizlik oranı ortalama yüzde
7 ila 8 arasında değişmektedir. Bu oran nüfus
artış oranımız ve genel ekonomik şartlar
dikkate alındığında kabul edilebilir
bir orandır. Bazı OECD ülkelerinde bu oran
yüzde 12'ye çıkmaktadır.
- 1980'li yıllar boyunca, Türkiye ekonomisinin itici
gücü dış ticaret olmuştur. Türkiye'nin
dış ticaretteki başarısı ihracatta
uygulanan teşvikler ve vergi indirimlerinden kaynaklanmaktadır.
1996 yılında ihracat gelirlerinin 25 milyar ABD
doları, ithalatın ise 45 milyar ABD doları
olması beklenmektedir. Uluslararası ekonominin GSMH
içindeki payı yüzde 40 civarındadır.
- İhracatın yapısı da son 20 yılda
değişmiştir. Tarımsal ürünlerin
ihracattaki payı yüzde 57'den yüzde 11'e
düşerken, sınai ürünlerin payı
yüzde 87'ye çıkmıştır.
Dış ticaretteki liberalleşme ithalat patlamasına
yol açsa da, Türkiye'de kronik cari işlemler
açığı yaşanmamış,
açıklar makul seviyelerde kalmıştır.
- Ne kamu sektörü ne de özel sektör dış
borçlarını geri ödeyemeyeceğini
bir an olsun aklına getirmemiştir. Dış
borç servisi, önemli yabancı sermaye girişi
olmadığı dönemlerde bile zamanında
yapılmıştır. 1995 yılında
dış borç ana para ve faiz ödemeleri cari
işlem gelirlerinin yüzde 25'i ile finanse edilmiştir.
Türkiye ödemeler dengesi yönünden dış
borç servisinde fazla sorun yaşamamaktadır.
Resmi rezervlerimiz 17 milyar ABD dolarına ulaşırken,
bankacılık da dahil, sistemin döviz rezervleri
28 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir.
- Son 3 yılın herbirinde faiz dışı
bütçe dengesi GSMH'ın yüzde 2 ila 4'ü
oranında fazla vermektedir. Son 15 yılda - 1994
yılı hariç - kamu sektörü gelirleri
enflasyon oranının üzerinde artmıştır.
- 1990'ların başından itibaren, Kamu Sektörü
Borçlanma Gereksinimi'nin yapısı değişmiştir.
Bütçe açıkları ve faiz ödemelerinin
finansman gereği, 1980'lerde ağırlıklı
olan KİT'lerin finansman ihtiyacının yerini
almıştır.
- İç borçların GSMH'ya oranı
çok da yüksek değildir. 1995 yılında
bu oran yüzde 20 olarak gerçekleşmiştir.
- Serbest piyasa gereği yeni finansal kurumlar oluşturulurken,
diğerleri de piyasa şartlarına uyarlanmıştır.
Bu kurumlar, Merkez Bankası, mali aracılar, altın
ve tahvil piyasası gibi, serbest piyasa şartlarına
göre çalışmaktadır. Etkin mali
araçların gelişimi yavaş, fakat istikrarlı
olmuştur.
- Türk tahvil piyasası dünyada gelişen
piyasalar içinde en etkin olanlardan biridir. Yabancı
portföy girişleri hisse fiyatlarınının
yükselmesine neden olmuştur. Mali aracılıkta
tahvil piyasasının ağırlığı
hızla artmaktadır. Nitekim tahvil piyasası
kapitilizasyonunun GSMH'ya oranı M2Y/GSMH oranına
yaklaşmaktadır.
Türk mali sistemine bankacılık sektörü
hakimdir. Diğer yandan, mali araç çeşitlerinin
artması, Türkiye'nin uluslararası mali piyasalara
entegrasyonunun arttığını göstermektedir.
Türk bankalarının sermaye yeterliliği ve
problemli krediler durumunda iyileşme görülmektedir.
Bankacılık sistemimiz 1994 krizini başarı
ile atlatmıştır.
Ekonomimizin olumlu yanlarını bu şekilde özetledikten
sonra, konunun başka boyutuna, diğer bir deyimle çözmek
zorunda olduğumuz ekonomik sorunlarımıza geçmek
istiyorum.
- Son 20 yıldır sürekli yüksek enflasyon
Türkiye'nin en önemli problemi olmuştur. Bütçe
açıkları ve enflasyonist bekleyişler
ülkemizde enflasyonu besleyen temel unsurlardır.
- Yıllardır kamu sektörü gelirleri,
giderlerinin gerisinde kalarak, kamu açıklarına
neden olmaktadır. 1994 yılı öncesinde
faiz dışı bütçe dengesi bile açık
vermiştir. 1995 yılından itibaren ise faiz
dışı kamu harcamaları faiz gelirleri
ile finanse edilebilmektedir. Fakat borç-servis ödemeleri
için hala yeni borçlanmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Diğer bir deyimle, kamu sektörü önceki açığını
finanse etmek için yeni açıklar yaratmak
zorunda kalacak bir kısır döngüye girmiştir:
Bu da "borç-tuzağı" şeklinde
nitelendirilebilir.
- Türkiye'nin ödemeler dengesi cari açıkları
dalgalı bir yapıya sahiptir. Bazen yüksek açıklar
veren bazen fazlalığa ulaşan cari işlemler
dengemiz vardır. İstikrarlı bir ekonomi ise
cari dengesinde ufak açık veya fazlalar gösterir.
- Sosyal güvenlik sistemimizdeki finansal kötüleşme
karşı karşıya olduğumuz diğer
bir sorundur. Daha önemlisi, sosyal güvenlik sisteminin
mali yönetimindeki zayıflıklar bütçe
açıklarının artışına
neden olmaktadır.
- Ekonomideki işlemlerin çoğunda "kısa
vadecilik" anlayışı egemendir. Bu da
aslında yüksek enflasyonun bir ürünüdür.
- Özelleştirme yasası parlamentodan geçmesine
rağmen; hala bankacılık sektörü ile
imalat sektörümüze ait gemi yapımı,
demir yolları, petrol ve petrol ürünleri gibi
bölümlerin yaklaşık yarısı
kamunun elindedir. Ayrıca, kamu tarafından yönetilen
işletmelerdeki verimsizlik de önemli bir ekonomik sorundur.
Bu oluşum kamu açıklarına katkıda
bulunmaktadır.
- Eğitim hizmetleri sayısal olarak artsa da niteliğinin
yükseltilmesi ihtiyacı devam etmektedir. Eğitim
hizmetlerine yeterli kaynak aktarılamaması nedeni
ile hizmetlerin düşük olan kalitesi, iç
göçler ve nüfus artışı ile
daha da azalmaktadır.
- Sağlık hizmetleri yetersiz ve dağılımı
dengesizdir.
- Alt yapı çalışmaları hem
nitelik hem nicelik olarak yetersizdir. Özel sektörün
alt yapı yatırımlarına daha geniş
çaplı katılımı sağlanmalıdır.
- Yurt içi faizler hala çok yüksektir ve
reel olarak pozitiftir.
- Vergi toplanmasındaki yetersizlik, bütçe
açıklarının artışına
katkıda bulunmaktadır.
- Mali sistemimiz Kamu Sektörü'nün Borçlanma
Gereği ile kıyaslandığında hala küçüktür.
- Merkez Bankası bağımsızlığı
henüz tam olarak gerçekleşmemiştir.
Ekonomimizin karşılaştığı
sorunları bu şekilde belirledikten sonra sorunların
çözümü için gereken önlemleri
belirtmek isterim.
Herşeyden önce istikrarlı makroekonomik politikaların
uygulanması gerekmektedir. Özellikle Avrupa Birliği'ne
üyelik yolunda, politikalarımızın Gümrük
Birliği amaçları ile uyumlu olması bir
ön şarttır. Makroekonomik politikalar, düşük
enflasyonda sürdürülebilir bir büyümeyi
hedeflemelidir. Kamu açıklarında kalıcı
azalma ve kamu sektörünün etkinleştirilmesi
- özelleştirme ile beraber- enflasyonla mücadelenin
temel taşlarını oluşturmalıdır.
Kamu açıklarına karşı mücadelenin
ilk aşaması özelleştirmedir. Özelleştirme,
etkinliğin artırılması amacına
yönelik en önemli politikadır. Özelleştirmeye
ilişkin yasal düzenleme geçen yıl parlamentodan
geçmiştir. Özelleştirme faaliyetlerinin
bu yıl hızlanması beklenmektedir. Bu beklenti
henüz gerçekleşmese de, etkin ve hızlı
bir özelleştirmeye geçilmesi bir gerek olarak
ortada durmaktadır.
Deneyimler, istikrar politikalarında esas olarak iki unsura
işaret etmektedir. Birincisi, kamu sektörünün
mali disiplininin sağlanması, ikincisi ise parasal
disiplinin korunmasıdır. Parasal disiplin ise Merkez
Bankası'nın net iç varlıklarının
artışının kontrol edilmesi ve giderek
Merkez Bankası'nın likidite miktarını
kontrol ederek mali piyasalarda istikrarı sağlayabilmesi
için yeterli bağımsızlığa
sahip olması anlamına gelmektedir.
İstikrar politikalarının en temel özelliği
yapısal reformlarla desteklenmesidir. Ekonomik alt yapı
iktisadi ilişkileri tam olarak yansıtamadığında
yapısal reformlara ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu durumda yapısal reformlar yardımı ile
kurumlar yeniden yapılandırılır. Bu
reformların bir günde gerçekleşmesi beklenemez;
bunları gerçekleştirmek kuşkusuz zaman
alacaktır. Bu aşamada bir yapısal reformun
temel özelliklerini kısaca belirtmekte yarar görüyorum.
Bir yapısal reformun en önemli unsuru kamu açıklarını
azaltacak önlemlerdir. Kamu sektörünün ekonomik
işlevlere katılımını azaltmak
ve kamu sektörü tarafından yürütülen
faaliyetlerin etkinliğini artırmak kamu açıklarının
azaltılmasına en önemli katkıyı
yapacaktır.
Vergi tabanını genişletecek ve etkin vergi
toplanmasını sağlayacak bir vergi reformu da
kamu açıklarının azaltılmasına
yardımcı olacaktır.
Mali sektör; denetim ve gözetim sisteminin etkin hale
getirilmesi, kamu bankalarının özelleştirilmesi
ve mali araç çeşitlerinin artırılması
ile güçlendirilebilir.
Kamu yatırımları daha çok büyük
alt yapı yatırımlarına yönelmeli,
eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesine
daha fazla kaynak aktarılabilmelidir. Özel sektörün
bu tür yatırımlara daha çok katılımının
sağlanması gerekmektedir.
Tüm bu yapısal reformlar, etkin bir kamu finansmanı
ile uyumlu para ve kur politikaları ile desteklenmelidir.
Kamu açıklarını kontrol altına
alabilirsek parayı kontrol edebilmek daha kalıcı
ve itibarlı olacaktır. Hiç şüphesiz
parasal kontrol, mali piyasalarda istikrarın sağlanmasının
esasını teşkil etmektedir.
Bu çerçevede merkez bankalarının bu
sorunların çözümüne katkıları
konusuna da değinmek isterim.
- Merkez bankalarının asli görevi enflasyonu
önlemektir. Fiyat istikrarının sağlanması
bağımsız bir merkez bankasının
yapacağı işlerin başında gelir.
Benim için bağımsızlık, Merkez
Bankası'nın hükümet, DPT, Hazine gibi
kurumlarla birlikte hazırladığı ekonomik
programın uygulanmasında bağımsız
hareket etmesi ve hükümetin mali ve ekonomi politikalarının
oluşumuna katkıda bulunması şeklinde
özetlenebilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu konularda önemli
adımlar atmıştır. Merkez Bankası'nın
geçtiğimiz yıllarda uygulamaya başladığı
ve süreklilik kazandırdığı bir seri
para programı bu konuya iyi bir örnektir. Merkez Bankası'nın
bu programları orta vadeli ekonomik politikaların
temelini oluşturacak bir biçimde genişletmesinde
yarar vardır.
- Merkez bankaları güvenilir ve saygın kurumlar
olmalıdır.
- Para basma konusunda tek yetkili olma otoritesini kullanırken,
akılcı ve sorumlu davranmalıdırlar.
- Merkez bankaları ekonomik istikrarın tam merkezinde
olmalıdır.
- Merkez bankası bankacılık sektörünün
yapılanma ve işleyişinde denetim görevini
modern ve etkin bir biçimde yerine getirmelidir.
- Merkez bankaları, piyasalara müdahale gerektiğinde
hassas olmalı, bu durumlarda, yapıcı ve destekleyici
işbirliğini teşvik etmelidir. Merkez bankaları
halkla ilişkilere de önem vermelidir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nda Türk bankacılık
sistemi ile karşılıklı olarak, geleceğe
ilişkin proje ve faaliyetlerin bu prensipler çerçevesinde
gerçekleştirilmesi esastır. Bir para programı
Merkez Bankası'nın günlük işlemlerinin
temelidir. Net iç varlıklar ve diğer parasal
büyüklükler kontrol altında tutularak, bankacılık
sisteminin sağlıklı işlemesini sağlamak
amacıyla kur riski oranı, karşılık
ve sermaye yeterliliği oranı gibi denetleme araçları
giderek güçlendirilmektedir. Merkez Bankası
erken uyarı sistemi ve elektronik veri işletim yöntemleri
yardımı ile bankalar üzerindeki denetimini
artırmaktadır. Burada nihai amaç Türk
bankacılık sisteminin dünya standartlarına
ulaşmasını sağlamaktır.
Sözlerime son vermeden önce son yıllarda dünyamızın
daha entegre ve birbirine bağımlı bir ilişki
içinde olduğunu belirtmek isterim. 21. yüzyılın
sınırsız ve global ekonomisinde herkes için
daha fazla fırsat ve sorumluluk olacaktır.
Globalleşme uluslararası mali piyasalara doğrudan
ulaşmamızı sağlayacaktır. Aynı
zamanda daha etkin ve rekabetçi bir iç mali piyasa
oluşturmamıza da katkıda bulunacaktır.
Gerçekten de, gelişmiş veya gelişmekte
olan hiçbir ülkenin global piyasalara katılımın
avantajlarından yararlanmayacağını düşünmüyorum.
Fakat yine de belirtmek isterim ki, bizim gibi gelişmekte
olan ülkeler, globalleşmenin sunduğu fırsatlardan
yararlanmak için, makroekonomik disipline her zamankinden
daha çok ihtiyaç duyacaklardır.
Globalleşen dünyaya daha fazla entegrasyon ile ekonomimiz,
dış alemdeki gelişmelerden çok daha
fazla etkilenecektir. Bu nedenle parasal istikrar, makroekonomik
disiplin, etkin bir mali piyasa ve daha rekabetçi bir piyasa
mekanizması uluslararası mali piyasalara daha fazla
entegre olmak isteyen ülkeler için temel gereklerdir.
Sınırlar kalktığında ve ekonomiler
globalleştiğinde, para politikaları ulusal olmaktan
çıkıp uluslararası bir kimliğe
bürünecektir. Biz kendimizi bu eğilimlerin dışında
tutamayız. Yukarıda bahsettiğim özellikler
bugünün uluslararası kimliğe sahip, ulusal
merkez bankalarının taşıması
gereken özelliklerdir.
Sonuç olarak Türkiye'nin, yakın gelecekte karşılaşacağı
gelişmelerin çözümü ne çok
zordur ne de çok kolaydır. Bunu sağlayacak bir
tek koşul vardır: o da gerçekçi bir
kararlılıkla sorunlara yaklaşmaktır.
Burada Sydney J. Harris isimli Amerikalı bir köşe
yazarının sözünü hatırlatmak
isterim. "İdealist kısa vadeyi dikkate almaz,
kötümser uzun vadeyi önemsemez, gerçekçi
ise kısa vadede yapılan ve yapılamayanın
uzun vadeyi belirlediğine inanır".