TÜRKİYE EKONOMİSİ; GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ

GAZİ ERÇEL

BAŞKAN

TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI

TÜRK-AMERİKAN İŞ KONSEYİ TOPLANTISI

INTERCONTINENTAL HOTEL

NEW YORK

7 KASIM 1996

Böyle seçkin bir dinleyici grubuna hitap etmek benim için gerçek bir ayrıcalıktır. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun bünyesinde faaliyet gösteren Türk-Amerikan İş Konseyi'ne ve Türk Amerikan Dernekleri'ne, bana Türkiye ekonomisini değerlendirme fırsatını verdikleri için teşekkür etmek isterim. Ekonomimizin son 20 yılda yaşadığı dalgalanmaları açıklamaya, Danimarkalı Filozof Saren Arby Kierkegaard'ın bir deyişi ile başlamak istiyorum: "Hayat geriye bakarak anlaşılabilir, ancak ileriye bakarak yaşanmalıdır."

Son 20 yıldaki gelişmelere baktığımızda, Türkiye ekonomisinin, 1980 başlarında uygulamaya konan yapısal değişim programı ile dikkat çekici bir gelişme gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu programın temel amacı, ekonominin dışa açılarak ve devletin ekonomik aktivite içindeki ağırlığını azaltarak kaynak dağılımında piyasa mekanizmasının rolünü artırmak şeklinde nitelendirilebilir.

Şimdi, ekonomimizin artı ve eksilerine değinmek istiyorum. Öncelikle pozitif yönleri ile başlayacağım:

Türk mali sistemine bankacılık sektörü hakimdir. Diğer yandan, mali araç çeşitlerinin artması, Türkiye'nin uluslararası mali piyasalara entegrasyonunun arttığını göstermektedir. Türk bankalarının sermaye yeterliliği ve problemli krediler durumunda iyileşme görülmektedir. Bankacılık sistemimiz 1994 krizini başarı ile atlatmıştır.

Ekonomimizin olumlu yanlarını bu şekilde özetledikten sonra, konunun başka boyutuna, diğer bir deyimle çözmek zorunda olduğumuz ekonomik sorunlarımıza geçmek istiyorum.

Ekonomimizin karşılaştığı sorunları bu şekilde belirledikten sonra sorunların çözümü için gereken önlemleri belirtmek isterim.

Herşeyden önce istikrarlı makroekonomik politikaların uygulanması gerekmektedir. Özellikle Avrupa Birliği'ne üyelik yolunda, politikalarımızın Gümrük Birliği amaçları ile uyumlu olması bir ön şarttır. Makroekonomik politikalar, düşük enflasyonda sürdürülebilir bir büyümeyi hedeflemelidir. Kamu açıklarında kalıcı azalma ve kamu sektörünün etkinleştirilmesi - özelleştirme ile beraber- enflasyonla mücadelenin temel taşlarını oluşturmalıdır.

Kamu açıklarına karşı mücadelenin ilk aşaması özelleştirmedir. Özelleştirme, etkinliğin artırılması amacına yönelik en önemli politikadır. Özelleştirmeye ilişkin yasal düzenleme geçen yıl parlamentodan geçmiştir. Özelleştirme faaliyetlerinin bu yıl hızlanması beklenmektedir. Bu beklenti henüz gerçekleşmese de, etkin ve hızlı bir özelleştirmeye geçilmesi bir gerek olarak ortada durmaktadır.

Deneyimler, istikrar politikalarında esas olarak iki unsura işaret etmektedir. Birincisi, kamu sektörünün mali disiplininin sağlanması, ikincisi ise parasal disiplinin korunmasıdır. Parasal disiplin ise Merkez Bankası'nın net iç varlıklarının artışının kontrol edilmesi ve giderek Merkez Bankası'nın likidite miktarını kontrol ederek mali piyasalarda istikrarı sağlayabilmesi için yeterli bağımsızlığa sahip olması anlamına gelmektedir.

İstikrar politikalarının en temel özelliği yapısal reformlarla desteklenmesidir. Ekonomik alt yapı iktisadi ilişkileri tam olarak yansıtamadığında yapısal reformlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durumda yapısal reformlar yardımı ile kurumlar yeniden yapılandırılır. Bu reformların bir günde gerçekleşmesi beklenemez; bunları gerçekleştirmek kuşkusuz zaman alacaktır. Bu aşamada bir yapısal reformun temel özelliklerini kısaca belirtmekte yarar görüyorum.

Bir yapısal reformun en önemli unsuru kamu açıklarını azaltacak önlemlerdir. Kamu sektörünün ekonomik işlevlere katılımını azaltmak ve kamu sektörü tarafından yürütülen faaliyetlerin etkinliğini artırmak kamu açıklarının azaltılmasına en önemli katkıyı yapacaktır.

Vergi tabanını genişletecek ve etkin vergi toplanmasını sağlayacak bir vergi reformu da kamu açıklarının azaltılmasına yardımcı olacaktır.

Mali sektör; denetim ve gözetim sisteminin etkin hale getirilmesi, kamu bankalarının özelleştirilmesi ve mali araç çeşitlerinin artırılması ile güçlendirilebilir.

Kamu yatırımları daha çok büyük alt yapı yatırımlarına yönelmeli, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesine daha fazla kaynak aktarılabilmelidir. Özel sektörün bu tür yatırımlara daha çok katılımının sağlanması gerekmektedir.

Tüm bu yapısal reformlar, etkin bir kamu finansmanı ile uyumlu para ve kur politikaları ile desteklenmelidir. Kamu açıklarını kontrol altına alabilirsek parayı kontrol edebilmek daha kalıcı ve itibarlı olacaktır. Hiç şüphesiz parasal kontrol, mali piyasalarda istikrarın sağlanmasının esasını teşkil etmektedir.

Bu çerçevede merkez bankalarının bu sorunların çözümüne katkıları konusuna da değinmek isterim.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu konularda önemli adımlar atmıştır. Merkez Bankası'nın geçtiğimiz yıllarda uygulamaya başladığı ve süreklilik kazandırdığı bir seri para programı bu konuya iyi bir örnektir. Merkez Bankası'nın bu programları orta vadeli ekonomik politikaların temelini oluşturacak bir biçimde genişletmesinde yarar vardır.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nda Türk bankacılık sistemi ile karşılıklı olarak, geleceğe ilişkin proje ve faaliyetlerin bu prensipler çerçevesinde gerçekleştirilmesi esastır. Bir para programı Merkez Bankası'nın günlük işlemlerinin temelidir. Net iç varlıklar ve diğer parasal büyüklükler kontrol altında tutularak, bankacılık sisteminin sağlıklı işlemesini sağlamak amacıyla kur riski oranı, karşılık ve sermaye yeterliliği oranı gibi denetleme araçları giderek güçlendirilmektedir. Merkez Bankası erken uyarı sistemi ve elektronik veri işletim yöntemleri yardımı ile bankalar üzerindeki denetimini artırmaktadır. Burada nihai amaç Türk bankacılık sisteminin dünya standartlarına ulaşmasını sağlamaktır.

Sözlerime son vermeden önce son yıllarda dünyamızın daha entegre ve birbirine bağımlı bir ilişki içinde olduğunu belirtmek isterim. 21. yüzyılın sınırsız ve global ekonomisinde herkes için daha fazla fırsat ve sorumluluk olacaktır.

Globalleşme uluslararası mali piyasalara doğrudan ulaşmamızı sağlayacaktır. Aynı zamanda daha etkin ve rekabetçi bir iç mali piyasa oluşturmamıza da katkıda bulunacaktır.

Gerçekten de, gelişmiş veya gelişmekte olan hiçbir ülkenin global piyasalara katılımın avantajlarından yararlanmayacağını düşünmüyorum. Fakat yine de belirtmek isterim ki, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, globalleşmenin sunduğu fırsatlardan yararlanmak için, makroekonomik disipline her zamankinden daha çok ihtiyaç duyacaklardır.

Globalleşen dünyaya daha fazla entegrasyon ile ekonomimiz, dış alemdeki gelişmelerden çok daha fazla etkilenecektir. Bu nedenle parasal istikrar, makroekonomik disiplin, etkin bir mali piyasa ve daha rekabetçi bir piyasa mekanizması uluslararası mali piyasalara daha fazla entegre olmak isteyen ülkeler için temel gereklerdir.

Sınırlar kalktığında ve ekonomiler globalleştiğinde, para politikaları ulusal olmaktan çıkıp uluslararası bir kimliğe bürünecektir. Biz kendimizi bu eğilimlerin dışında tutamayız. Yukarıda bahsettiğim özellikler bugünün uluslararası kimliğe sahip, ulusal merkez bankalarının taşıması gereken özelliklerdir.

Sonuç olarak Türkiye'nin, yakın gelecekte karşılaşacağı gelişmelerin çözümü ne çok zordur ne de çok kolaydır. Bunu sağlayacak bir tek koşul vardır: o da gerçekçi bir kararlılıkla sorunlara yaklaşmaktır. Burada Sydney J. Harris isimli Amerikalı bir köşe yazarının sözünü hatırlatmak isterim. "İdealist kısa vadeyi dikkate almaz, kötümser uzun vadeyi önemsemez, gerçekçi ise kısa vadede yapılan ve yapılamayanın uzun vadeyi belirlediğine inanır".