99
İLKBAHARINDA TÜRKİYE EKONOMİSİNDE İSTİKRAR ARAYIŞLARI
GAZİ
ERÇEL
BAŞKAN
TÜRKİYE
CUMHURİYET MERKEZ BANKASI
14
Nisan 1999, Ankara
Türk
Ekonomi Kurumu Konferansı
Bugünkü
konumuz, “99 İlkbaharında Türkiye Ekonomisinde İstikrar Arayışları”.Merkez
Bankası Başkanlığı yaptığım üç yıllık dönem içinde hep bu arayışların içinde
oldum.Ancak hala da istikrarı arıyoruz.Ama
bu istikrarı “hangi noktada, nerede arıyoruz”, sorusunun cevabını biraz
irdelemek istedim.Bugünkü konu başlığına
baktığımda dört tane soru aklıma takıldı.Bunlardan
bir tanesi “acaba biz ekonomide istikrar mı arıyoruz, yoksa enflasyonun
düşürülmesi için gerekli politikaları uygulamaya mı çalışıyoruz?”İkinci
soru, “acaba biz istikrarı yüksek bir enflasyonda mı arıyoruz, yoksa düşük
bir enflasyonda aradığımız bir istikrar bizi çok daha tatmin edici düzeylere
mi getirecek”.Aklıma takılan üçüncü
soru, “istikrarı biz nerede arıyoruz, ekonomide mi, yoksa politikada mı?”Dördüncüsü
ise”acaba istikrar yalnız başına bir anlam ifade eder mi?Bununla
beraber gelecek bir takım kavramlar neler olabilir?Tek
başına istikrara ulaştığımız zaman bundan gerçekten büyük bir yarar sağlayacak
mıyız?”Tabii ben istikrarı ekonomik
stabilite anlamında alıyorum.Stabilizasyon
politikası olarak almıyorum.Çünkü,
enflasyonla ilgili konular olduğu zaman, istikrar programı mı, yoksa enflasyonu
aşağı düşürme programı mı deyince, kavram olarak bir yanlışlık yapıyoruz
kanısındayım.Biliyorsunuz, istikrar
programı dediğiniz zaman, istikrar programının en önemli hedefi dış dengeyi
korumak olarak nitelendiriliyor.Dış
dengeyi korumak, veya bozulmuş dış dengeyi yeniden sağlamak anlamına geliyor
istikrar programları ama ben Türkiye’de bu konunun istikrar programı değil,
enflasyonu indirme ile ilgili, enflasyonu aşağı düzeylere, hatta tek haneli
enflasyon rakamına indiren bir programla istikrarı aradığımız inancındayım.
İkinci
soru ile ilgili olarak, kuşkusuz istikrarı düşük bir enflasyon düzeyinde
gerçekleştirmek en önemli noktalardan birisi olması gerektiği kanısındayım.Nerede
istikrarı arıyoruz dediğimiz zaman bunun en alt düzeylerde olması bir önşart.Türkiye
gerçeklerinde belirli düzeylerde, 50’li-60’lı veya 40’lı toptan eşya fiyatlarında,
belirli bir istikrarı bulmuş durumdayız.Hatta
bu ekonomide istikrarı 10 ay önce ilan edilmiş bir seçim tarihine ve seçimden
önce herkesin bekleyişlerinin çok daha değişik bir düzeyinde bulunmasına
rağmen ekonomiyi istikrarlı bir şekilde seçime yaklaştırdık.Burada,
enflasyonu yüksek düzeyde olan bir istikrarı kuşkusuz arzu etmiyoruz.Ayrıca
istikrarın Türkiye’de politik istikrardan gelen bir ekonomik istikrara
dayalı olduğunu da hepimiz biliyoruz.
Son
olarak da istikrarın hangi kavramlarla birlikte anlam ifade eder sorusuna
baktığımızda, aslında en iyi cevabını Avrupa Parasal Birliğine dahil ülkelerin
bundan bir yıl önce üzerinde anlaşarak imzaladıkları “büyüme ve istikrar
paktı” belgesinde bulmak mümkün.Paktın
amacı büyüme ve istikrarı, enflasyonu mümkün olan en düşük seviyeye indirip,
bu düşük seviye çerçevesinde oluşturulan ekonomik ortamda büyümeyi ve istihdamı
orta ve uzun dönemde sağlamak.Burada
Merkez Bankalarına pay düşüyor, özellikle Avrupa Merkez Bankasının en önemli
ve tek amacı enflasyon veya fiyat istikrarını sağlamak ve orta ve uzun
dönemde de işsizlik ve büyümeyle mücadele etmek.Dolayısıyla,
istikrarı büyümeyle, ödemeler dengesini sağlanması ile işsizliğin azaltılmasıyla
beraber algıladığımız zaman anlamlı oluyor. Son
okuduğum bazı makalelerden bana ilginç gelen bir noktayı da sizle paylaşmak
istiyorum.Keynes 23 Aralık 1923
tarihinde, Londra’da National Liberal Club’da verdiği konferansta diyor
ki, “ekonominin üç tane şeytanı veya kötülüğü var, bunlardan birincisi
gelir dağılımının bozukluğu.İkincisi,
bekleyişlerde istikrarın olmaması, üçüncüsü ise işsizlik oranının yüksek
bir düzeyde bulunması.İşte bu üç
tane kavram biraraya geldiği zaman o ekonomide bırakın istikrarı, o ekonomide
üç kötülük biraraya geliyor ve sonu hüsran ile bitiyor. Şimdi
bunları alalım ve Türkiye ekonomisi için irdeleyelim.Tabii
aradan 75 sene gibi bir zaman geçmiş ama iktisatçı olarak hepimiz Keynes’i
okumuş, onun görüşlerini bilen kişileriz.İyi
bir düşünür, iktisatçı ve ekonomi politika çizeri.Keynes’in
bazı yazılarını günümüze adapte etmeye çalışıyorum ve enterasan da bir
takım noktalar çıkıyor.Konuşmasına
da baktığımızda gelir dağılımının eşit olması kıstası, Türkiye açısından
doğru.Türkiye’nin gelir dağılımının
ne derecede bozuk bir yapıya sahip olduğunu hepimiz biliyoruz.Bunun
düzeltilmesi veya Lorenz eğrisinin kötüye giden eğilimini durdurma çabaları
var.Ancak yeterli değil.99
senesinin ilkbaharında Türkiye’nin gelir dağılımını, fakat kötüleşme eğilimi
durmuş ama çok bozuk şeklinde yorumlayabiliriz. İkincisi,
işsizlik oranının yüksekliği; Türkiye, işsizlik oranı yüksek olan ülkelerden
biri değil.Yüzde 6’lar civarında
bir açık işsizlik oranı var.OECD’nin
bu konuda bundan 4-5 yıl önce yaptığı ilginç bir çalışmada aynı husus vurgulanıyor.Türkiye’de
açık işsizlik yüksek değil.Hatta
bu oran DİE’nin açık işsizlikle ilgili verilerine göre bir ara 5.6’lara
kadar düşmüştü.Ancak OECD’nin çalışmasında
da belirttiği gibi verimlilik açısından Türkiye’de sorun ortaya çıkıyor.Baktığımız
zaman Türkiye’de işsizlik oranı yüksek değil, fakat işgücünün verimi ile
ilgili bazı sorunlarımız mevcut. Keynes’in
vurguladığı üçüncü nokta, belirsizliklerde istikrarsızlık.O
Türkiye’de her zaman bol bol bulunan hususların başında geliyor.Özetle,
Türkiye ekonomisinde belirsizlik en hat safhada, gelir dağılımında bozukluk
oluşmuş, işsizlik oranında fazla yükseklik yok.İşsizlik
oranının yükseldiği veya gelir dağılımı daha fazla bozulduğu zaman belirsizliği
de eklerseniz o durumda şeytan üçgeninin içine giriyoruz.Bu
çerçeveyi dikkate aldığımızda kanımca istikrarı aramak yerine belirsizliği
azaltacak bir biçimde enflasyonu düşürecek politikalara önem vermek, politik
istikrarı sağlamak ve düşük enflasyonda istikrarı aramak gerekiyor.Bunun
ötesinde istikrarı ödemeler dengesinin daha da iyileştirilmesi, enflasyonun
ve işsizliğin daha da artması işgücü verimliliğinin arttırılmsı şeklinde
bir istikrar olarak anlamamız gerekiyor.Tabii
bunların hepsini bir araya topladığımızda çıkacak sonuç şu:Böyle
bir istikrarlı ortam biraz ütopik veya mükemmeliyetçi olarak algılanabilir.Ancak
dünyanın geneline baktığımızda bu tür istikrarı sağlayan birçok ülkenin,
devletin ve ekonominin olduğunu gözlüyoruz. Nisan
1999’da Türkiye ekonomisinin durumuna gelmeden önce, dünya ekonomisinde
neler oluyor, son gelişmeler nedir, onlara kısaca değinmek istiyorum.Bunlar
dünya ekonomisini çok yakından takip eden IMF’in en son değerlendirmeleri. Halihazırda
dünya ekonomisini sürükleyen önemli güç ABD.ABD’nin
GSYİH’da hiç beklenmeyen artışlar var.Dünya
ekonomisini sürükleyen güç ABD’nin bu büyümesi Amerikan Hazine Müsteşarı
Larry Summers “uçağın üç tane motorla uçması lazım, biz motorun bir tanesiyiz,
diğer iki motorun da (Avrupa ve Japonya) buna mutlaka eşlik ve yardım etmesi
gerekir” diyor.Ancak, Avrupa’da
büyüme açısından hiç olumlu bekleyişler yok.Japonya’nın
sorunlarını hepimiz biliyoruz.Gelişmekte
olan, özellikle yükselen piyasalar dediğimiz ülkelerde Asya krizinden sonra
ortaya çıkan sorunlar şimdilik kontrol altına alınmış gibi görünüyor.Fakat
sorun her an olabilir.Bunun ötesinde
bir acı gerçek Asya’da ve Afrika’nın belirli yerlerinde çok fakir ülkelerin
durumu.Bunlarla pek kimse de ilgilenmiyor.Özetle
Amerika’nın dünya ekonomisini sürüklediği ve motoru olduğu, Japonya ve
Avrupa’nın bu uçağın motoru olmakta oldukça zorlandığı bir dönemin içinde
yaşıyoruz.Verilere baktığımızda
99 senesi için dünyadaki genel büyüme hızının yüzde 2 olarak beklendiği
ifade ediliyor.Bunun 98’de 2.7,
97’de 3.2 olduğunu belirtirsek dünya genelinde bir üretim azalışı olduğu
açıkça ortaya çıkıyor.Amerika yüzde
3’le birinci sırayı alıyor ve büyümenin motorunu teşkil ediyor.Avrupa
bir yıl önce reel olarak yüzde 2.8 büyümüş.Bu
yıl 1.9 civarlarında büyüyeceği tahmin ediliyor.Japonya’nın
büyümesi –1.1.Böyle bir dünya ekonomik
ortamının içinden geçerken, Türkiye’nin de zorlanacağını beklemek gerekir.Geçen
sene son derece zor geçen yıllardan bir tanesiydi.Ancak,
Türkiye enflasyonda bir iniş trendi içine girdi.Ödemeler
dengesinde daha da düzelme, faiz dışı fazla veya operasyonel açık dediğimiz
kavramlarda iyileşme gösteren bir gelişme izledi.Para
ve kur politikaları da bu gelişmelere destek veren bir yönde çalıştı.Ancak
belirsizliklerin yoğunluğunu bir türlü aşamadık.Özellikle
Rusya krizinden sonra belirsizliklerin yoğunluğu sürekli arttı.Sonra
Brezilya eklendi.Biraz düzelirken
en son olarak Kosova’yla ilgili gelişmeler başladı.Kısaca,
1999 yılına dış ekonomik gelişmelerde ve çeşitli bölgesel olaylarda bizi
olumlu tarzda etkileyen bir yönde giremedik. Genelde
baktığımızda Türkiye’nin 4 tane güçlü tarafı, üç tane de sorunlu tarafı
var.Güçlü taraflardan başlarsak
yapısalları iyi oturmuş, ödemeler dengesi sorunsuz, potansiyel büyümesi
yüksek.Son 25 yılın büyüme oranlarının
ortalamasını aldığımız zaman Türkiye’nin büyümesi yüzde 4.7.Potansiyel
büyümeyi bu tarzda ölçersek Türkiye dünyanın potansiyel büyümesi yüksek
olan ülkelerinden bir tanesi.Dördüncü
güçlü tarafı da piyasa ekonomisinde iyi oyun oynayan bir altyapıya sahip
olmamız ve piyasa ekonomisini özümsememiz.Buna
karşılık ise bütçe açığı, enflasyon ve politik istikrarsızlığımız zayıf
taraflarımız.Tabii bu tabloya baktığımızda
ne yapacağımız, ve ne gibi çözüm üreteceğimiz de ortaya çıkıyor.En
basit genellemeyle güçlü tarafımızı daha güçlendirmek, zayıf tarafımızdaki
sorunları çözmek üzerine yoğunlaşan bir politikanın ortaya konması lazım.Özellikle
sorunlarımızdan olan bütçe açığının azaltılması, enflasyonla mücadele edilmesi
ve politik istikrarsızlıkların sona ermesi bu yöndeki hedefler.Bu
hafta sonu yapılacak seçimlerden istikrar ümit ediyoruz ve onun getireceği
istikrarlı bir hükümetle bu sorunların belirli bir zamanda aşılacağını
bekliyoruz. Böyle
bir senaryo, böyle bir alternatif ortaya çıktığı taktirde de Türk ekonomisinde
de en büyük derdimiz olan enflasyon sorununu çözme olanağına kavuşabiliriz.Ancak,
bizim birikmiş diğer sorunlarımız var.Bunların
çözümüned de ondan sonra başlayacağız.Bundan
da kastım şu; Türkiye’nin en önemli sorunlarından bir tanesi enflasyonu
aşağı indirme sürecinde bankacılık kanunu, sosyal güvenlikle ilgili sorunları
ve tarım politikalarında iyileştirme sağlamak bir önşart.Bunları
gerçekleştirdikten sonra Türkiye’nin pek değinilmeyen ve fakat bütün bunlarla
ilişkili olan hukuk reformu sorunu, parlamentonun hızlı çalışmasını gerektirecek
bir takım yapısal düzenlemeler, sağlık sistemi ile ilgili bir takım yapısal
düzenlemeler, eğitimin kalitesini artırmak için yapılması gereken işlemler
bu sıralamada başı çekerler kanısındayım.Ayrıca,
altyapımızı daha güçlendirmek, ödemeler dengesini daha da iyileştirmek,
potansiyel büyüme çizgisine oturtabilmek ve piyasa ekonomisinin daha iyi
işlemesini sağlamak biraz önce belirttiğim hususlara ek düzenlemeleri ve
ince çalışmaları gerektiriyor. Bu
aşamada, dış finans dünyasının Türkiye’yi nasıl gördükleri açısından önemli
olan en son iki çalışmaya değinmek istiyorum.Bir
tanesi 9 Nisan tarihli Deutsche Bank’ın raporu.Diğeri
Morgan Stanley’in 6 Nisan tarihli raporu.Deutsche
Bank diyor ki “Türkiye’de iki tane konu var.Politik
istikrarsızlık ve iç borç sorunu”,Morgan
Stanley de aynı şekilde değerlendirme yapmış,”enflasyon belirli şekillerde
aşağı iniyor ama, bunun devam ettirilmesi gerekir.Bütçe
açığı 99 yılında biraz artabilecektir ama işin en önemli noktası 18 Nisan’da
yapılacak seçimlerdir” diyor.Bu
raporları dış finans kuruluşları devamlı olarak üretiyorlar.Onun
nedeni de şu:Bu tür kuruluşlar bugüne
kadar çeşitli yerlerden bilgi toplayarak değerlendirme yaptılar ancak atladıkları
önemli konular oldu.En son Asya,
Rusya ve Brezilya’da yaşanan krizlerle ilgili bunları yaşadılar.En
fazla acıları bunlar çekti.Parayı
kaybeden bunlar.Son iki senede bu
olaya çok daha fazla önem verdiler.Ülkeler
ve bölgeler hakkında detaylı raporlar yazmaya başladılar.Buna
uygun elemanlar aldılar.Bu çerçevede,
onların da 99 yılının ilkbaharında Türkiye’ye bakıp da yaptıkları değerlendirmeler
yukarıda belirttiğim özeti yansıtıyor. Dinlediğiniz
için teşekkür ederim.