ENFLASYONLA
MÜCADELE IŞIĞINDA TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ GELİŞMELER
Gazi Erçel
Başkan
TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI
Washington
Eylül 1999
Bundan iki yıl önce, 1997 yılı yazında Asya krizi tırmanmaya başladı. Bir
yıl önce ise 17 Ağustos 1998'de sadece Rus ekonomisini değil tüm uluslararası
mali sistemi ciddi boyutlarda tehdit eden Rusya krizi patlak verdi. Dünya
ekonomileri açısından geçen yılla kıyaslandığında, 1999 yazının daha sakin
geçtiğini söyleyebiliriz. Ancak bu Türkiye için geçerli olmadı. 17 Ağustos 1999
tarihinde ülkemizde yaşanan deprem felaketi ülkemizi derinden yaraladı.
Deprem, hem insan kaybı hem de fiziksel altyapı açısından yıkıcı sonuçları
beraberinde getirdi. Halen ölü sayısı 15.000'in üzerinde olup, yaralı sayısı
25.000'i aşmıştır. Bunun yanında, 200.000'den fazla konut hasar görmüş veya
yıkılmış olup yarım milyonun üzerinde insan evsiz kalmıştır.
Şunu hemen belirteyim ki, uluslararası çevrelerden ve ulusal kaynaklardan
gelen gönüllü ve ivedi yardımlar, gerek manevi yönden, gerekse yeniden inşa
maliyetlerini karşılaması yönünden tesellimiz olmuştur. Yardımlara katkıda
bulunanlara tek tek teşekkür ediyorum.
Şunu da vurgulamak isterim ki, bu trajik olay makroekonomik stratejimizde
herhangi bir değişikliğe yol açmayacak ve enflasyonla mücadelede zor elde
ettiğimiz başarının tehlikeye girmesine izin verilmeyecektir.
Bilindiği gibi, Türkiye’deki makroekonomik dengesizliklerin altında uzun
süredir içinde yaşadığımız enflasyon yatmaktadır. Bu nedenle bir süredir
çabalarımızı enflasyonu düşürme yönünde yoğunlaştırdık.
1998 yılının başlarında bir enflasyonla mücadele programı uygulamaya kondu.
Bu program, 1997 yılı sonunda yüzde 91 olan enflasyonu orta vadede tedricen tek
haneli rakamlara düşürmeyi hedeflemekteydi.
Hepimizin bildiği gibi enflasyonu düşürme programının üç temel ögesi
bulunmaktadır. Bunlar, güçlü maliye politikaları, yapısal reformlar ve bu
programa uygun nominal politikalardır.
İlk olarak maliye ve nominal politikalara değinmek istiyorum.
Türkiye uzun bir süredir enflasyon ile iç içe yaşamaktadır. Ülkemizdeki
enflasyon temel olarak bütçe açıklarından ve bu açıkların finansman biçiminden
kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, mali politikalar Türkiye’nin enflasyonla
mücadele programının omurgasını oluşturmaktadır. Yapılan hesaplamalar,
programın ilk iki yılında yaratılacak yüzde 4 veya 5 civarındaki faiz dışı
bütçe fazlasının iç talep ve iç borçlanma üzerinde yoğunlaşan baskıyı
hafifletebileceğini göstermektedir. Böyle bir gelişme mali otoritelerin
enflasyonu düşürmedeki kararlılığını da ortaya koymuş olacaktır. Sıkı bir
maliye politikasına ek esnek bir para programı uygulamasını mümkün kılarak,
ekonomik istikrar hedefine ulaşmamızı kolaylaştıracaktır.
Şunu öncelikle belirtmek isterim ki, hazırladığımız para programı aynı
zamanda sözkonusu maliye politikaları ile tutarlıdır. Biz, Merkez Bankası
olarak 1998 yılının ikinci yarısından bu yana dikkatlerimizi Net İç Varlıklar
kalemi üzerinde yoğunlaştırdık ve iki temel mesaj verdik. Bunlardan ilki; kamu
açıklarının bundan böyle Merkez Bankası kaynakları ile finanse edilmeyeceği,
diğeri ise; Merkez Bankası'nın Türk lirası yükümlülüklerini ancak net dış
varlıklarında meydana gelecek artışı finanse etmek için artıracağıdır.
Hazine'ye Kısa Vadeli Avans Hesabında ve Toplam Net İç Varlıklar kalemlerinde
gözlenen önemli düşüş yanında, Merkez Bankası Net Dış Varlıklarda kaydedilen
önemli artış da bu politikaların sonucudur. Hiç şüphesiz bu konuda Asya ve
Rusya krizlerinin olumsuz etkilerini de hesaba katmak gerekir. Bu krizlere
bağlı olarak ortaya çıkan sermaye kaçışı Net Dış Varlıklar kaleminde azalışa
yol açmıştır. Buna paralel olarak, İç Varlıklar kaleminde ise artış
görülmüştür. Buna rağmen, bu artışının kaynağı, kamu sektörüne açılan krediler
değil, Merkez Bankası'nın bankaları fonlaması olmuştur.
Merkez Bankası para programının diğer bir yönü kur politikası ile
bağlantılıdır. Enflasyon hedefi doğrultusunda yürütülen kur politikasının
enflasyonist beklentiler üzerinde önemli etkileri vardır. Merkez Bankası ilk
olarak piyasaya hükümetçe belirlenen enflasyon hedefini onayladığının sinyalini
vermiştir. Kamuoyu kur hareketlerini günlük olarak izlediğinden, hedef
enflasyonu gözeten kur politikası kamuoyunun enflasyon beklentilerini etkileyen
önemli bir araç haline gelmiştir. Kuşkusuz, bu politikanın başarılı olabilmesi
enflasyon hedefinin gerçekçi belirlenmesine bağlıdır. Bu da enflasyon hedefinin
bütçe dengesi ile tutarlı olması anlamına gelmektedir.
Enflasyonu ve enflasyonist beklentileri etkilemenin yanısıra, kur
politikası doğrudan dış ticareti etkilemektedir. İstikrarlı bir reel kur
politikası bu bağlamda Merkez Bankası'nı tarafsız bir konuma taşır. Bu durumda,
Merkez Bankası ihracatı desteklemek amacıyla kur politikasına müracaat
etmeyeceği gibi, Türkiye’nin uzun dönem ticari rekabet düzeyine zarar verecek
uygulamalarda da bulunmaz.
Merkez Bankası'nın uyguladığı istikrarlı bir reel kur politikası sonucunda,
ekonominin cari ödemeler dengesi reel sektör gelişmeleri tarafından
belirlenmektedir. Son aylarda iç talepte bir düşüş yaşanmıştır. İthalat
azalırken dış ticaret dengesinde önemli bir iyileşme kaydedilmiştir. Bunun
sonucu olarak, Türkiye 1998 yılını 1871 milyon dolarlık bir cari denge fazlası
ile kapatmıştır. 1999 yılında ise, yılın ikinci yarısında beklenen iç talep
artışı nedeniyle düşük düzeyde bir cari açık beklenmektedir.
Maliye ve para politikaları arasındaki uyum, 1997 yılında yüzde 91
düzeyinde bulunan enflasyonun 1998 yılında yüzde 54 düzeyine düşmesini
sağlamıştır. Ağustos 1999 itibariyle toptan eşya fiyat endeksine göre hesaplanan
enflasyon, petrol fiyatlarında yaşanan beklenmedik gelişmelere ve yılın ilk
yarısında maliye politikasındaki gevşemeye rağmen yüzde 54 düzeyini korumuştur.
Hiç şüphe yok ki Türkiye'nin uzun süredir içinde yaşamakta olduğu yüksek
enflasyon süreci, enflasyonla birlikte yaşamaya alışmak gibi bazı tutum ve
davranışları da beraberinde getirmiştir. Ekonomide enflasyon direncinin
kırılması, yüksek düzeyde bir politik kararlılık gerektirmektedir. Bu
kararlılığın bir göstergesi de yapısal reformlar alanında sergilenen başarıdır.
Hiç şüphe yok ki, reformların hayata geçirilmasinde başarı sağlandıkça,
programın güvenilirliği artacaktır. Şimdi, bu reformlara değinmek istiyorum.
Türkiye'nin yapısal konularda olumlu bir sicili bulunmaktadır. Son yirmi
yılda ödemeler dengesinin ticaret ve sermaye hareketleri kalemleri
serbestleştirilmiştir. İş gücü piyasamız esnektir. Hanehalkı iç tasarruflarının
yüksekliği ekonomimizin önemli özelliklerinden birisidir. Piyasa ekonomisi ise
Türkiye'nin bir başka yapısal unsurudur.
Şu anda Türkiye'nin gündeminde dört önemli yapısal reform bulunmaktadır.
Bunlar sadece antienflasyonist politikaların bir parçası olmakla kalmayıp, aynı
zamanda değişen global ortama uyum sağlamak açısından da önem taşımaktadır.
Bunlar, bankacılık sektörü, sosyal güvenlik sistemi, tarımsal destekleme ve
özelleştirme reformlarını içermektedir. Bu reformların bir kısmı parlamentodan
geçmiş olup, diğerleri sıradadır.
Haziran 1999 tarihinde Parlamento'dan geçen yeni Bankalar Kanunu aşağıdaki
genel amaçları içermektedir.
·
Yasal boşlukları kapatmak,
·
Uluslararası bankacılık denetim
mevzuatını uygulamak,
·
Bankaların denetimini bağımsız
bir kuruma vermek,
·
Bankaların kuruluşuna ve
faaliyette bulunmasına ilişkin bazı düzenlemeleri gerçekleştirmek,
Özellikle, BIS (Bank for International Settlements) tarafından 1997 yılında
saptanan “Etkin Bankacılık Denetimi için 25 Ana İlke” yeni Bankalar Kanununda
yer almıştır.
Sonuç olarak, bu düzenlemeler bankacılık denetiminin çağdaş prensipleri ile
uyumludur. İnanıyorum ki, yeni kanun Türk bankacılık sektörünün hızla daha
sağlıklı bir yapıya kavuşmasını sağlayacaktır.
Bu gelişme etkin bir para politikası için kritik bir öneme sahiptir.
Para otoritelerinin orta vadede fiyat istikrarını sağlama başarısı, sadece
uygun maliye politikalarının desteğine değil, ayrıca sağlıklı bir bankacılık
sisteminin varlığına da bağlıdır.
Parlamento'nun onayından geçen Bankalar Kanunu ileriye doğru atılmış büyük
bir adımdır. Fakat daha yapılması gerekenler var. Bir başka önemli konu da kamu
bankalarının yeniden yapılandırılması ve bunların bankacılık sistemi içindeki
rollerinin azaltılmasıdır. Bu bankalar, sadece rekabetin yoğun olduğu
bankacılık piyasasında faaliyet göstermekle kalmayıp, aynı zamanda küçük ve
orta ölçekli işletmeler ile tarım sektörüne tercihli kredi verme gibi hükümet
adına yapılan işlemleri de üstlenmişlerdir. Orta vadede tercihli kredilerin
kaldırılması amaçlandığından, bu bankalar özelleştirilerek ticari bir yapıya
kavuşturulabilir.
Hükümetin ele aldığı diğer bir reform ise sosyal güvenlik reformudur. Şimdi
son yıllarda önemli bütçe sorunlarına yol açan Türkiye’nin sosyal güvenlik
sistemi konusuna kısaca değinmek istiyorum. Türk sosyal güvenlik sistemini
oluşturan üç emeklilik kurumu var. Bunlardan ilki ve en büyüğü olan Sosyal Sigortalar
Kurumu, işçi statüsünde çalışanlar içindir. Diğer iki kuruluştan biri devlet
memurlarını, diğeri ise serbest meslek sahiplerini kapsamaktadır. Bu üç kuruluş
emekli maaşlarını, çalışanlardan kesilen primlerle karşılıyor. Diğer bir
ifadeyle, emekli aylıkları emeklilerin önceki birikimleri üzerinden değil,
halen çalışan kesimin katkıları ile ödeniyor.
Son yıllarda artan bütçe açıklarının asıl sebebi nüfusun yaşlanması değil,
erken emekliliktir. Emeklilik sistemindeki açık, emeklilik yaşının düşürüldüğü
1992 yılından beri hızla artmaktadır. Bu durumu düzeltmek üzere hazırlanan yasa
Parlamento'dan geçmiştir.
Özelleştirme konusunu ele aldığımızda, Türkiye'de kamu kuruluşlarının halen
önemli bir rol üstlendiğini görüyoruz. Artık hepimiz, güçlü bir özelleştirme
programının devletin üstlenmiş olduğu ticari ve sanayi faaliyetlerini
azaltacağını biliyoruz. Bunun sonucunda da, sübvansiyonların bütçe üzerindeki
yükü azalacak, sermaye piyasalarının derinliği artacak, sermayenin daha geniş
bir tabana yayılması cazip hale gelecektir. Özelleştirme, kaynak dağılımını
iyileştirmeyi amaçlayan politikalarının temel bir unsuru olarak görüldüğünden,
Türkiye'nin özelleştirmeye ilişkin hukuki ve kurumsal yapısını çağdaşlaştırması
ve bunları Avrupa Birliği normları ile bu alanda başarı gösteren eski doğu
bloku ülke ekonomilerinin halen geçerli olan normlarına yaklaştırması
gereklidir.
Yeterli bir hukuki temel bu tür reformların ana unsurunu oluşturmaktadır.
Bu yolda son zamanlarda önemli adımlar atılmıştır. Özelleştirme sürecini
tıkayan yasal engellerin giderilmesi için Anayasa’da gerekli değişiklik
yapılmıştır. Özelleştirmeye ilgi duyan yabancı yatırımcıları cezbetmek için
uluslararası tahkime ilişkin olarak uzun süredir beklenen Anayasal değişiklik
Parlamento'dan geçmiştir.
Türkiye için tarım sektörünün de ayrı bir önemi vardır. Bu sektör,
Türkiye'nin gayrisafi milli gelirinin yaklaşık yüzde 15'ine, istihdamın ise
yüzde 42'sine sahiptir. Türkiye'de tarıma sağlanan toplam desteğin son on yılda
iki katından fazla arttığı görülmektedir. Oysa bu rakam diğer batılı ülkelerde
giderek düşmektedir.
Türkiye'de uygulanan tarımsal destekleme sistemi karmaşık bir yapıya
sahiptir. Destek iki kanaldan gerçekleştirilmektedir: Bunlar, ürüne dayalı
pazarı destekleme mekanizması ile girdi kullanımına dayalı destek sağlayan
Ziraat Bankası’dır. İlave tedbirler ise tarıma sağlanan ve bütçeden karşılanan
genel hizmetlerin maliyetini
karşılamaktadır.
Mevcut tarımsal destekleme düzenlemelerini bir gecede kaldırmak mümkün
değildir. Yetkililer şu anda Dünya Bankası ile beraber gelecekte doğrudan gelir
ödemesi sistemine geçilmesini hedefleyen projeler üzerinde çalışıyorlar. Mevcut
destekleme sisteminden doğrudan destekleme sistemine geçişi Türkiye'de herkes
benimsemektedir. Ancak, bu değişim yavaş yavaş gerçekleşecek ve biraz zaman
alacaktır.
Nisan genel seçimleri ardından kurulan yeni hükümet, Bankalar Kanunu'nun
kabulü, Uluslararası Tahkim ve Sosyal Güvenlik reformu konularında da görüldüğü
gibi, reformları tamamlamada kararlı görünüyor.
Bu reformların tamamlanması ile artacak güven ortamı sayesinde, inanıyorum
ki Türkiye'nin enflasyonla mücadele programı 2000 yılı başlarında yeni bir
evreye ulaşacaktır. Geçen yılki Yakın
İzleme Programından bu yana önemli gelişmeler kaydedilmiş olup, enflasyonu ortadan
kaldırmak için artık yeni ve kapsamlı bir çaba sarfedilmesi gerekmektedir.
Kapamlı bir makroekonomik ve mali program 2001 yılı sonuna kadar enflasyonu
yüzde 10’a çekmeyi hedeflemektedir. Şunu vurgulamak isterim ki, Bu defa,
enflasyonla mücadele programının başarıya ulaşma şansı üç nedenden dolayı
yüksektir. Birincisi, halihazırda var
olan siyasi istikrar ile enflasyonu düşürme politikasının uygulanması konusunda
sağlanan konsensüs. İkincisi, toplumun tüm kesimlerinin bütçe ve borç
sorunlarımızın çözümü için başka bir seçeneğin olmadığını görmesi. Üçüncüsü,
teknik altyapısının hazır olması. Bu üç faktör yeni programın önemini
vurgulamaktadır.
Buna göre, 2000 yılı için enflasyon hedefi yüzde 25, 2001 yılı için ise
yüzde 10 olarak belirlenmiştir. Önümüzdeki iki yılda bu hedeflerle tutarlı
olması öngörülen maliye politikası, kamu sektörünün tüm harcama ve gelirlerini
her yönüyle iyileştirmeyi hedefleyen geniş tabanlı bir yaklaşımla
yürütülecektir.
Bu amaçla, para politikasının maliye politikalarına desteği sürecektir.
Para politikası uygulamasında radikal bir değişiklik beklenmemekle beraber,
etkin bir şekilde uygulanacak para programının maliye politikalarına da olumlu
katkıda bulunacağı açıktır.
Ayrıca, Türkiye'nin enflasyonu düşürme konusunda son zamanlarda sarfettiği
çabaların altını bir kez daha çizmek istiyorum. Bildiğiniz gibi, 1980'li
yıllarda Türk ekonomisi kapalı ekonomiden piyasa ekonomisine geçmeyi
başarmıştır. Son dönemde sarfedilen çabalarla Türkiye, mali ve reel sektörlerin
sağlıklı işlediği, düşük enflasyonun ve sürdürülebilir bir büyüme oranının
asgari koşullar olarak kabul edildiği global ekonominin bir üyesi olmak için
makroekonomik altyapısını inşa etmeyi hedeflemektedir.
Son olarak önemli bir konuya değinmek istiyorum. Yaşanan büyük depremden
sonra, Türk ekonomisi için, karşılaşılan sıkıntıların üstesinden gelme gücünü
bir kez daha gösterme fırsatı doğmuştur. Geçtiğimiz iki yıl boyunca, Güney
Asya, Rusya ve Latin Amerika krizlerini ve özellikle önemli ölçüde ticaret
yaptığımız, mali ve ekonomik ilişkilerimizin yoğun olduğu Avrupa Birliği
bölgesinde yaşanan ekonomik yavaşlamayı da atlatabildik. Aynı zamanda Nisan
1999 genel seçimleri öncesi yaşanan belirsizlik ortamı Türk ekonomisinin
dayanıklılığını test etmiştir. Bu sınavları başarıyla verdiğimize ve bundan
büyük deneyimler kazandığımıza inanıyorum. Her zaman söylediğim gibi, hoşumuza
gitmese de, kötü günlerde çok iyi performans gösteriyoruz. Şimdiki durum ve
beklentiler farklıdır. Artık Türk ekonomisinin kötü dönemlerde kaydettiği başarıyı
iyi dönemlerde de göstermesini sağlayacağız. Başlattığımız programın başarısı,
Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yaşamının önümüzdeki en az 50 yılını
etkileyecektir.
Bu mesajların yeterince açık olduğuna ve yabancı dostlarımız tarafından
doğru olarak anlaşıldığına inanıyorum.
Teşekkür ederim.