GAZİ
ERÇEL
Başkan
Türkiye
Cumhuriyet Merkez Bankası
Ankara,
18 Mart 1999
Türk
Amerikan Konseyi Toplantısı Konuşması
Bu
toplantıyı düzenleyen Türk Amerikan Konseyine teşekkür ederim. Bugün üzerinde
durmak istediğim konu Türk Bankacılık Sistemi.
Hepimiz
biliyoruz ki bankalar önemli ve ciddi kurumlardır. Bankalar güvene dayalı
kurumlardır. Halktan borç para alır ve bu parayı kullanırlar. Özetle bankalar
fonlara aracılık etme işlevini de yerine getirirler. Yüzyıllar boyunca
ekonomik kalkınmaya da bu yol ile katkı sağlamış kurumlardır.
Bu
kurumlara uygulanan genel kabul görmüş ve uzun yıllardır üzerinde önemle
durulan kurallar mevcuttur. Bu kuralların en önemli olanları şunlardır:
-
Bu kurumlar üzerinde etkin bir gözetim sağlamak.
-
Verimli çalışmalarını sağlayabilecek bir ortamı korumak.
-
Risk-alma ölçümlerini kolay uygulanabilir hale getirmek.
-
Kredi kültürünün gelişmesine yardım etmek.
Değinilen
konulardaki sorumlulukların bir kısmının bankalara ait olmasına karşın,
çoğunluğu kamu otoritelerini ilgilendirmektedir.
Ancak,
geçtiğimiz son 20 yıl içerisinde tüm dünyada yer alan finansal gelişmeler
bankacılık alanında da bir çok değişiklikler meydana getirmiştir. Bilgi
teknolojisindekibuluşlar, finansal
piyasaların liberalleşme süreci ve mali işlemlerin sayısındaki hızlı artış
da bankacılığı etkilemiştir. Bankacılık sektöründe ve diğer sektörlerdeki
rekabet artmıştır. Risk türlerinin ve mali olmayan kuruluşların çeşitlerinin
sayısı çoğalmıştır.
Tüm
bu değişiklikler daha sağlıklı bir bankacılık sistemini gerektirmektedir.
Bu bize sağlıklı bankacılığın sürekli bir oluşum içinde olduğu gerçeğini
hatırlatmaktadır. Çeşitli değişik durumlardaki risk yönetiminin önemi iyi
anlaşılmıştır. Bugünün ortamında “sağlıklı ve verimli çalışan bir bankacılık
sistemi temel bir gereksinimdir” anlayışımız bir kez daha vurgulanmıştır.
Bu
ihtiyaçları karşılamak için biz neler yaptık? Türk Bankacılık Sistemi yeni
kurulmuş bir sistem değildir. Türkiye, geçmişi 19. yüzyıla kadar uzanan
köklü bir bankacılık geleneğine sahip bulunmaktadır. Son 20 veya 30 yılık
süre içerisinde bankacılık sektörü Türk finans kesiminde öncü bir role
sahip olmuş ve Türkiye ekonomisinin finansal liberalizasyonuna yönelik
yapısal değişikliklere katkıda bulunarak önemli bir gelişme göstermiştir.
Yeniden yapılanma ve uluslararası piyasalarla bütünleşme çabalarına paralel
olarak, Türk bankaları da gerek kurumsal yapılarında, gerekse sundukları
hizmet ve ürün kalitesinde önemli değişiklikler gerçekleştirmişlerdir.
Piyasaya yönelik politikalar ve daha liberal hale gelmiş olan finansal
sistemle ile ortaya çıkan özgürlüğün bir sonucu olarak, yerli girişimcilerin
yanısıra pek çok yabancı yatırımcı ve girişimci de potansiyel olarak karlı
bulunan Türk bankacılık sektörüne çekilmiştir.
Son
20 yıl içerisinde, Türk bankacılık sektöründe yer alan banka sayısı 43’den
74’e yükselmiştir. Aynı dönem zarfında, mali iştirak veya şube statüsünde
faaliyet gösteren yabancı bankaların sayısı ise 4’den 20’ye ulaşmıştır.
Kasım 1998 dönemi itibariyle, toplam 74 bankanın 60 tanesi mevduat, geri
kalan 14 tanesi ise kalkınma ve yatırım bankası statüsündedir. Bu bankaların,
36 tanesi çoğunluk hisseleri özel mülkiyete ait ticari banka, 20 tanesi
ise Türkiye’de kurulmuş veya Türkiye’de şube olarak faaliyet gösteren yabancı
banka, 14 tanesi ise yukarıda da belirtildiği üzere kalkınma ve yatırım
bankasıdır. Kasım 1998 verilerine göre, sektör bankaları 7,062 yurtiçi
şube ile faaliyetlerine devam etmektedir. Bankacılık sektöründe 165,000’den
fazla personel çalışmaktadır. İlave olarak, Türk Bankacılık Sistemi her
türlü bankacılık yeniliklerini çok hızlı bir şekilde uygulayan bir sektördür.
Kamusal
sermayeli ticari bankalar, son yıllarda gerçekleştirilen iki özelleştirmeye
rağmen sektördeki önemli konumlarını sürdürmektedir. Diğer yandan, kamusal
sermayeli bankaların sektördeki paylarının bazı Avrupa Birliği ülkeleri
ve OECD ülkelerine kıyasla çok yüksek olmadığı görülmektedir.
Kasım
1998 dönemi itibariyle, iki büyük kamusal sermayeli ticari bankayı da içeren
ilk beş bankanın aktif büyüklüğünün sektör toplamı içindeki payı yüzde
44’tür. Sektör konsolide mevduatları içerisindeki payı yüzde 51 ve kredi
kullandırımları payı yüzde 42 olan söz konusu 5 banka toplam özkaynakları
sektör toplam özkaynak büyüklüğünün yüzde 48’ini oluşturmaktadır. Ayrıca,
ilk beş büyük bankanın sektör toplam şube sayısının yaklaşık yüzde 50’sine
sahip olması söz konusu konsantrasyonun arkasındaki nedeni açıklamaktadır.
Ancak, Türk bankacılık sektöründeki konsantrasyonu gösteren bu 5 büyük
bankanın toplam sektör içindeki payı pek çok OECD ülkesi bankacılık sektöründeki
konsantrasyonun altındadır. 1995 yılı verileri, Türkiye’de yüzde 52 olan
5 büyük banka konsantrasyonunun İsveç bankacılık sektöründe yüzde 86, Hollanda’da
yüzde 81, Finlandiya’da yüzde 74, Belçika’da yüzde 59, İngiltere’de yüzde
57 ve İspanya’da yüzde 49 olduğunu göstermektedir. Türkiye için yüzde 52
olan bu oran yavaş bir şekilde ancak giderek azalmaktadır.
Kasım
1998 rakamlarını kullanarak yoğunlaşma konusuna başka bir açıdan bakarsak,
sektörün toplam varlıkları göz önüne alındığında, Türk bankacılık sisteminin
yüzde 65’inin 10 büyük bankaya ait olduğu görülmektedir. Eğer yüzde 6 paya
sahip olan 20 yabancı banka ve şubeleri ile yüzde 5 paya sahip olan 14
kalkınma ve yatırım bankalarını da eklersek, bankacılık sisteminin yüzde
76’sının en büyük 10 bankaya ait olduğu görülebilir. Sektörün kalan yüzde
24’ü ise 30 bankaya aittir. Bu bankalar arasında sektörde bir çok alanda
lider durumunda olan ve etkin bir şekilde faaliyet gösteren bankalar bulunmaktadır.
Ancak, bazı sınırlı sayıdaki bankaların bizim de çok iyi bildiğimiz bir
takım problemleri bulunmaktadır. Yürürlükteki bankalar kanunu ve yasal
mevzuatın diğer unsurları bunlar hakkında etkili ve verimli işlem yapabilmek
için tam yetki vermemektedir. Kamu bankalarının problemleri ise devlet
bütçesinden kaynaklanmakta ve çözümü farklı boyutları içermektedir.
Diğer
bir risk olan faiz riski, sistemik risklerden önemli bir bölümünü içermektedir.
Türk bankacılık sektörünün kısa vadelerde faize duyarlı pasiflerinin faize
duyarlı aktiflerinden daha fazla olması, yabancı kaynakların varlıklara
göre daha kısa sürelerde yeniden fiyatlandırılması sonucunu doğurmaktadır.
Varlık ve yükümlülüklerin yeniden fiyatlama dönemlerindeki bu uyumsuzluk
aktif ve pasiflerin faiz oranı değişikliklerine karşı olan duyarlılıklarını
artırmaktadır. Diğer taraftan bankalar, faiz oranlarının artma eğilimi
gösterdiği dönemlerde repo yoluyla düşük faiz getirili kamuya ait menkul
kıymetlerini daha yüksek getirili olanlarla değiştirmek suretiyle faiz
riskini kontrol altında tutmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca, sektörde swap
gibi bazı türev enstrümanlar da bu amaca yönelik olarak kullanılmaktadır.
Kur
riskine ilişkin olarak ise, Türk Lirası faiz oranları ile Türk Lirasının
nominal değer kaybı arasındaki fark, bankaların döviz cinsinden kaynaklarını
Türk Lirası veya alternatif yatırım araçlarına dönüştürmesinin en büyük
nedenidir. Türkiye’de kur riskine bağlı açık pozisyon izleme uygulaması
1985 yılında başlamıştır. Çeşitli güçlük ve kayıplarla karşılaştıktan sonra,
Türk Bankacılık Sistemi kur riski konusunda yeterince bilgi sahibi olmuştur.
Ayrıca, biz de yaptığımız bir çok yasal düzenleme ile bu riski azaltma
yönünde önlemler aldık ve uyguladık.
Yukarıda
bahsedilen risklerin gözetim otoriteleri tarafından yakından izlendiğini
ve sorunların mali piyasalar üzerindeki olumsuz etkilerini giderici önlemlerin
alındığını bir kez daha belirtmek isterim. Türkiye’de faaliyet gösteren
bütün bankalar “Bankalar Kanunu”ve ilgili yönetmelik ve tebliğlere tabi
bulunmaktadır. Yürürlükte bulunan Bankalar Kanunu’na göre, Hazine ve Merkez
Bankası Türkiye’de düzenleme ve denetleme yetkisine sahip kamu otoriteleridir.
Mevcut düzenlemeler çerçevesinde, sektörde yer alan bütün bankalar
aylık, 3 aylık, yıllık ve hatta günlük olmak üzere faaliyetleri ile ilgili
verileri içeren bilgileri Merkez Bankası ve Hazine Müsteşarlığı’na sunmakla
yükümlüdürler. Banka mali yapılarının uzaktan denetim yoluyla dönemsel
olarak değerlendirilmesine ek olarak, bankalar tarafından bildirilen verilerin
doğruluk ve güvenilirliğinin sağlanması ve diğer yandan uzaktan denetim
sırasında belirlenen konuların aydınlatılması amacıyla yerinde denetim
fonksiyonu da yerine getirilmektedir. Yabancı para işlem hacmindeki artış,
uluslararası sermayepiyasaları
ile bütünleşme çabaları ve piyasa tarafından belirlenmiş fiyatlar
bankalar açısından piyasa riskini de beraberinde getirmiştir. Bu
durum, sermaye yeterliliğine ilişkin risk değerlendirme metodlarına olan
ihtiyacı da ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda, gerekli yasal düzenlemeler
Hazine ile ortaklaşa yürütülen çalışmalar sonucunda tamamlanmıştır. Avrupa
Birliği standartlarına uygun şekilde hazırlanan genel kredi sınırlamaları
ve benzeri bir çok diğer risk değerlendirme kriterlerine ilave olarak,
net genel pozisyon ve sermaye yeterliliği oranları uygulamaya konulmuştur.
Ayrıca, bankaların konsolide bazda gözetim ve denetimi de, bankaların gerçek
mali durumlarının daha sağlıklı değerlendirilmesi ve etkin şekilde gözetlenmesi
amacına yönelik bilgi akışı sağlamaktadır.
Yetkili
Bağımsız Denetim Kuruluşları da banka gözetim ve denetiminde önemli rol
oynamaktadır. Sektörde yer alan bütün bankalar her yıl bağımsız denetim
yaptırarak, uluslararası denetim ve genel kabul görmüş muhasebe prensiplerine
uygun olarak hazırlanan ilgili denetim raporlarını Merkez Bankası’na sunmakla
yükümlüdürler.
Türk
bankacılık sistemi ile ilgili bir diğer önemli konu ise mevduat sigortası
düzenlemesidir. Mevduat sigortası Türk bankacılık sisteminde yeni bir uygulama
değildir. Söz konusu uygulama ilk olarak 1933 yılında sisteme sunulmuş,
1983 yılında gözden geçirilerek değiştirilmiş ve “Tasarruf Mevduatı Sigorta
Fonu” adı altında bir kurum oluşturulmuştur. Fon’un temel fon kaynağı tasarruf
mevduatlarının belirli bir yüzdesi üzerinden hesaplanan sigorta primleridir.
1994 yılında, bankalardaki Türk Lirası ve döviz cinsinden tasarruf mevduatlarının
tamamı yüzde 100 güvence altına alan bir Karar yürürlüğe girmiştir. Bu
düzenleme, bankacılık sektörüne olan güvenin yeniden tesis edilmesi ve
mali piyasalardaki çalkantıların sona erdirilmesi amacıyla yapılmıştır.
Hepimizin
bildiği üzere, mevduatların yüzde 100 güvence altına alınması gerek bankaların,
gerekse mevduat sahiplerinin daha yüksek kazanç elde etmek amacıyla yüksek
risk üstlenmelerine neden olmaktadır. Tasarruf sahipleri yüksek getiri
sağlamaya çalışırken, seçmiş oldukları kurumla ilgili riskleri göz ardı
edebilmektedirler. Mevcut bulunan mevduat sigortası uygulamasının tüm olumsuz
yönleri tarafımızca oldukça iyi bilinmesine karşılık, uluslararası finans
piyasalarındaki olumsuz gelişmeler ve bunun Türk mali sistemi üzerindeki
kısıtlayıcı etkileri, bu uygulamayı değiştirmeye yönelik gerekli adımların
atılmasını engellemiştir.İnanıyorum ki, makroekonomik ortamda istikrarı
sağladığımız zaman, yüzde 100 oranındaki garanti limitini uluslararası
kabul edilebilir seviyeye indireceğiz.
Güçlü
ve etkin bir gözetimin Türk bankacılık sistemine nasıl uygulanabileceği
yıllar önceden öngörülmüştür. 1930’lardaki sistemin eksiklikleri görülmüş,
ancak etkin denetim ile ilgili ilk adım 1959 yılında Bankalar Yemin Murakıpları
Kurulu kuruluncaya kadar atılamamıştır. Sistem ilk olarak Maliye Bakanlığı’nın
idaresi altında Türkiye ekonomisine uygulanmıştır. Kurul bir çok değerli
elemanı istihdam etmiş, bunları yetiştirmiş ve böylelikle sistemi gözetme
gücünü kazanmıştır.
Fakat,
sistemin sağlıklılığını korumak için ek prensipler koyma ihtiyacına ilişkin
olarak daha önce de değindiğim gibi, son yıllardaki hızlı değişimler, bunun
sonuçları ve uluslararası sistemde gelişen olaylar etkin bir gözetimin
öneminin altını bir kez daha çizmişlerdir.
BIS,
1997 yılında bankaların etkin denetimi için 25 temel prensibi ortaya koymuştur.
Asya ve Rusya krizlerinden sonra bu tür prensipler için duyulan ihtiyaç
daha iyi anlaşılmıştır.
Bir
kaç yıldır devam eden gelişmeler çerçevesinde, Türk Bankacılık Sisteminin
bu değişikliklere uyum göstermek açısından avantajlı olduğunu söyleyebilirim.
Türk bankaları özellikle teknolojik buluşlar, risk alma stratejileri ve
yönetim teknikleri bakımından çağa ayak uydurmayı başarmışlardır.
Bu
ilerlemelere karşın sistemi bozan bazı unsurlar bulunmaktadır. Bunlar:
1)Yüksek
enflasyon
2)Yüksek
kamu iç borçlanma ihtiyacı
3)Etkin
yasal mevzuatın eksikliği
Yukarıdakilere
ek olarak, yüksek enflasyon ortamında bankaların işlemleri ve stratejileri
normal ortama göre daha farklı olmaktadır. Bir yandan bankalar enflasyonun
zararlı etkilerinden kaçınmaya çalışmakta, öte yandan ise, belirsizliklerin
üstesinden gelme ve risk alma yöntemlerini yeniden gözden geçirmektedirler.
Daha da önemlisi, crowding out etkisine neden olan kamu borçlanması
artarak devam ettikçe, bankalar en basit yatırım aracı olarak kamu sektörüne
yönelmektedirler. Bu durum onların temel görevleri olan ve kaynakların
etkin dağılımı için gereken fonlara aracılık etme işlevinden uzaklaşmalarına
neden olmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki kamu sektörünü finanse eden bir
sistem gücünü yitirir. Diğer yandan, yukarıdaki gibi tanımlanan bir ortamda
ve sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede bankacılığın sağlıklı
olması özellikle önem taşımaktadır.
Öyleyse,
sağlıklı bir bankacılık sistemine nasıl ulaşılır? Bu amaç için 4 araç bulunmaktadır:
1)Daha
verimli ve bağımsız bir denetim sistemi.
2)Uluslararası
kabul görmüş denetim prensiplerini benimsemek.
3)Bankaların
aldıkları finansal riskleri azaltmak için yöntemler geliştirmek.
4)En
önemlisi, iç ve dış dengesizlikleri azaltmak ve sağlıklı bir makroekonomik
ortam yaratarak piyasa istikrarını korumak.
Böylece
sistem için en önemli görev kamuya düşmektedir. Kamu otoriteleri gerekli
yasal düzenlemeleri hemen hazırlamak ve Parlamento’ya sunmak zorundadırlar.
Eksik veya güncel olmayan yasal düzenlemeler sadece problemlerin birikmesine
neden olur.
Bu
nedenlerle, yeni Bankalar Kanunu hazırlanmış ve Parlamento’ya sunulmuştur.
Bu Kanun taslağının başlıca amacı ülkemizdeki banka denetim ve gözetim
sisteminin etkinliğinin artırılmasının yanısıra, sistemde mevcut denetim
ve gözetim standartlarının uluslararası standartlarla uyumunun sağlanmasıdır.
Kanun Taslağı AB direktifleri ile diğer genel kabul görmüş uluslararası
uygulamalar ve BIS tarafından yayımlanan “Banka Gözetiminde 25 Temel Prensip”
dikkate alınarak hazırlanmıştır. Umarım seçimden sonraki yeni hükümet bu
kanunu Parlamento’dan geçirir.
Şunu
açıkça belirtmeliyim ki, Türk Bankacılık Sisteminin çok ciddi sorunlarının
olduğuna inanmamaktayım. Kuşkusuz sistemi etkileyen gelişmeler ve faktörler
vardır. Kamu otoriteleri olarak bizler, bankaların gerçek mali durumlarını
değerlendirmek için önemli çaba sarfetmekteyiz. Sistemde herhangi bir problem
oluştuğunda, yasal düzenlemeler çerçevesinde, gerekeni süratle yapmaktayız.
Türk
Bankacılığı sistemde 130 yıldır vardır.Ayrıca
sistem risklerle nasıl başa çıkabileceğini bilmekte ve uluslararası alanda
güvenirliliği bulunmaktadır. Türk Bankacılık sistemi dünyadaki bir çok
ulusal bankacılık sektörlerinden daha sağlıklı ve dinamik bir yapıdadır.
İnsan kaynakları iyi eğitimlidir. Gözetim ve denetim işlevleri uzun yılların
tecrübesini gerektiren işlevlerdir ve bu birikim Türkiye’de mevcuttur.Bu
nedenle, yalnızca bir kaç sorunun üzerinde yoğunlaşarak sistemin doğru
olarak yargılanabilmesi mümkün değildir. Belirttiğim gerçeklerin göz ardı
edilmemesi gerekir.
Teşekkür
ederim.