VE
BAŞKAN
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
13 Eylül 2000
DEIK Semineri, Londra
- enflasyonu düşürme
- kamu finansmanını güçlendirme
- gündemimizde bulunan güçlü yapısal reformları sürdürme
konularında olumlu ilerlemeler
kaydedildiğini ifade ederek başlamak isterim.
Enflasyondaki düşüş ve büyümenin
artışı olumlu gelişmeler olarak ortaya çıkmıştır.
Para politikası, önceden
açıklanan bir döviz kuru sepeti ile Ocak ayı başlarında yürürlüğe giren para
kurulu benzeri kurallara uygun şekilde süregitmektedir.
Merkez Bankası’nın İktisadi
Yönelim anketinden de anlaşıldığı gibi, iş dünyasının programa duyduğu güven
güçlü bir şekilde sürmektedir.
Türk hükümeti, enflasyonu
düşürme programının uygulanmasından önce ve sonra, program hedeflerine bağlı
olduklarına işaret eden önemli sinyaller göndermişler ve göndermeye devam
etmektedirler.
Ayrıca, uzun bir süredir piyasalarda
oluşan borç dinamikleri kırılmıştır.
Türkiye, döviz kuruna bağlı
diğer enflasyonu düşürme programlarıyla kıyaslandığında daha başarılı
gözükmektedir. Arjantin (1991), Brezilya (1994, Meksika (1988) ve İsrail’de
(1985) uygulanan programların ilk aşamalarında gerçekleşen enflasyon oranları
ve kurun reel değer artışı açısından Türkiye daha iyi sonuçlar almıştır.
Büyümede geçen yıl yaşanan ciddi
gerilemenin ardından, Türkiye ekonomisinin 2000 yılında tekrar bir ivme
kazanmaya başladığı görülmektedir. Gözlenen büyümenin, faizlerin düşmesinden,
turizmdeki canlanmadan, Batı Avrupa ve Rusya’ya olan ihracattaki artıştan ve iş
dünyası ile tüketicinin güveninin yüksekliğinden kaynaklandığı söylenebilir.
Ancak kabul edelim ki hiç bir
şey mükemmel değildir. Ödemeler dengesinin cari işlemler açığı beklenenden daha
yüksek gerçekleşmiştir. Söz konusu artış, petrol şoku ve yurtiçi faiz
oranlarındaki düşüşün birleşik etkisi ile birlikte ithalat talebini canlandıran
özel tüketim ve yatırımların hızlanmasını yansıtmaktadır.
Ancak, TL’nin değer kazanmasının
Türkiye’nin dış ticareti üzerindeki olumsuz etkisinin şu ana kadar minimum
düzeyde kaldığının altını çizmek isterim. 1998 den bu yana uyguladığımız TL’nin
değer kazanmasını engelleyen kur politikası, bu programın rekabet edebilir
“güçlü” bir reel döviz kuru düzeyi ile başlatılabilmesini olanaklaştırmıştır.
Bununla birlikte, kurun sepet
bazında ve kullanılan fiyat endekslerine bağlı olarak geçmiş sekiz ayda
gerçekleşen 0.3 ile 3.9 arasındaki değer artışı dikkate alındığında TL’nin reel
düzeyi rekabet edebilir aralıklar arasında kalmıştır.
Son yıllarda imalat sektöründe
kaydedilen verimlilik artışı da, ihracatın bu dönemde dış piyasalarda rekabet
gücünü koruyabilecek ek bir imkan sağlamıştır. Bu yılın ilk yarısında ise emek
verimliliği artışı % 11 dir.
Bu noktada, cari işlemler
açığındaki artış eğiliminin, yakın gelecekte ekonominin dengeleri için bir risk
unsuru oluşturmadığının altını çizmek isterim. Sermaye hareketlerindeki
değişimler iç ve dış faiz oranları üzerinde herhangi bir baskı oluşturmadan
cari işlemler açığını finanse edebilme kapasitesine sahip bulunmaktadır.
Bununla birlikte, dış dengenin uzun dönem sürdürülebilirliğini sağlama yönünde
şimdiden bazı önlemler aldık, gerekirse gene de alacağız. Bunun çaresi de, programın
uygulanmasının ana gündem maddesi olan kamu sektörü tasarruflarının
artırılmasında yatmaktadır.
Diğer taraftan,
1. Euro’nun tüm zamanların en düşük düzeyine düşmesi,
2. Özellikle gelişmiş ülkelerde izlenen aşırı derecede sıkı parasal
ve mali politikalara bağlı yüksek faiz oranları,
3. Beklenenin üzerindeki petrol fiyatları
gibi olumsuz dış gelişmelerin
istikrarsız ortamlar yarattığını da vurgulamak isterim.
Tüm bu dışsal faktörler,
uluslararası fon yöneticilerini, gelişen piyasalardan uzaklaşmalarına
portföylerini nakit olarak tutmaya sevketmiştir.
Bu koşullarda, gelişen
piyasalara yönelen kaynaklarda azalma oluşmuş ve uluslararası sermaye
piyasalarından finansman sağlanması, 2000 yılının ilk yarısında baskılara maruz
kalmıştır.
Bu noktada, Türkiye’nin önceden
programlandığı şekilde dış finansman gereksinimlerini karşılama konusunda çok
başarılı olduğunun altının çizilmesi gerekmektedir. Hazine ve Türk Bankaları
piyasalarda aktif bir biçimde hareket etmişler ve gereksinimlerini
karşılamışlardır.
Son olarak, enflasyona bakış
açımızın orta vadeli olduğunu belirtmek isterim. Programdan sapma olmadığı
sürece, hükümetin bu konuda gösterdiği güçlü irade, uygulanan sıkı mali
politika ve devam eden yapısal reformlar 2002 yılı sonunda tek haneli bir
enflasyon düzeyine inilmesini kolaylaştıracaktır. Ben bunun gerçekleşeceğine
inanıyorum.
Şimdi dilerseniz para politikası
ile ilgili konulara değinmek istiyorum.
Para politikası açısından
program, özellikle ilk 18 aylık dönemde, para sepeti için aylık devalüasyon oranının
kamuya önceden açıklandığı ve net iç varlıkların çok dar bir bant üzerinde
dalgalanabildiği kurala dayalı bir sistem öngörmüştür. Bu sistemde para
arzındaki değişmeler, özellikle Merkez Bankası’nın döviz işlemlerine bağlı
olarak gerçekleşmektedir.
Söz konusu otomatik para yaratma
sisteminin, para talebinde istikrarsızlığın beklendiği ve buna bağlı olarak
para otoritelerinin para arzını yönetmede zorlandığı dönemlerde ve özellikle
enflasyonu düşürme programının başlangıcında pratik avantajları bulunmaktadır.
Gerçekte, parasal büyüklüklerdeki oynamaların azalma eğilimine karşın, dar
anlamda tanımlanan para arzı, reel para talebindeki yükselmeye bağlı olarak
2000 yılının ilk sekiz ayında artmıştır.
Bu sistemde faiz oranları,
bütünüyle piyasa tarafından belirlenmeleri nedeniyle, programın işleyişi
konusunda önemli sinyaller vermeye devam etmektedir. Programın başlangıç
aşamasında, hazine tahvil ve bonolarının faiz oranları hızla düşerken,
Hazine’nin iç borçlanmasının vadesi artmıştır. Bu da göstermektedir ki, kamuoyu
enflasyonu düşürme programının yanı sıra döviz ve faiz politikalarımızı da
güvenilir bulmuştur.
Merkez Bankası, bu yeni sistem
içinde öğrenme eğrisini çok hızlı bir şekilde oluşturmuştur. Net iç varlıklar
kendileri için önceden belirlenmiş bir bant dahilinde oldukça düzgün bir
dalgalanma eğilimi göstermiş, net uluslararası rezervler ise daima hedeflenenin
üzerinde kalmıştır.
Gerçekten de Merkez Bankası’nın
uluslararası rezervleri, rezerv para talebinin artmasıyla birlikte kademeli olarak artmıştır. 1 Eylül
itibariyle net uluslararası rezervler Ekim 1999’a göre 1.4 milyar ABD Doları
artarak 24.5 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiştir.
Döviz karşılığı yaratılan TL
likiditeyi sınırlama konusundaki engellerden biri, gecelik faiz oranlarındaki değişkenliğin
önceki dönemlere göre artmış olmasıdır. Maaş ödemeleri, dış borç geri ödemeleri
veya her ayın son günü gibi “mevsimsel faktörlere” bağlı olarak likidite
talebinin arttığı ya da döviz arzının azaldığı belirli günlerde, gecelik faiz
oranları yüksek düzeylere çıkabilmektedir. Ancak para piyasaları oranındaki
değişkenlik, tahvil ve bono ve piyasalarına yansımamaktadır. Bilindiği gibi, bu
yılın başlarında yeni bir düzenlemeyle mevduat munzam karşılıkları oranının
yüzde 2’lik bölümüne disponibilite olarak haftalık ortalamalar bazında
tutturabilme olanağı getirilerek, bankalara yeni bir likidite kaynağı sağladık.
Böylece bankalar hafta boyunca ortalama oranı tutturma zorunluluğuna karşılık,
bu miktarları hafta içinde serbestçe kullanabilme imkanına sahip oldular.
Bankaların bu olanaktan daha etkin bir şekilde yararlanmaları durumunda,
gecelik faiz oranlarındaki değişkenliğin gelecekte azalacağına inanıyorum.
Programı döviz kurunu nominal
çapa alarak başlatmanın birçok avantajları vardı. Kamuoyu tarafından günlük
bazda kolaylıkla izlenebilmesi nedeniyle, program bu tür dayanak noktaları için
gerekli olan şeffaflığı beraberinde getirmiş, ve önceden ilan edilen döviz
kuru, beklentileri yönetebilecek pratik bir araç sunmuştur. Bununla birlikte,
döviz kurunun bir dayanak noktası olarak uzun dönemli kullanımı, ekonomide
özellikle dış dengede sorun çıkartabilmekte, hatta para politikası uygulaması
konusunda ihtilaflara neden olabilmektedir.
Bu endişelere cevap verebilmek
amacıyla, bir çıkış stratejisi geliştirdik ve önceden ilan ettik. 1 Temmuz
2001’ de başlatılacak olan uygulamaya göre, kur sepeti bir bant içerisinde
şekillenecektir.
Söz konusu bant 2001 yılı
sonunda toplam genişliği yüzde 7.5’e , 2002 yılının ortasında yüzde 15’e ve
2002 yılı sonunda yüzde 22.5’a ulaşacak şekilde kademeli olarak
genişletilecektir.
Bu bahsettiğim 18 aylık geçiş
dönemi boyunca uygulayacağımız politikadan kısaca söz etmek istiyorum. İlk
olarak, bu dönemde politikamızda ani bir değişiklik olması beklenmemelidir.
Değişiklik kademeli olarak gerçekleşecektir. Aslında piyasalar da geçiş
döneminin başlaması ile birlikte politikalarımızda köklü bir değişiklik
beklememektedirler. Getiri eğrisinin yapısına bakıldığında, bu eğrinin bant
uygulaması dönemine rastlayan 11 ile 18 ay arasındaki vadeler için göreceli
olarak düz olduğu gözlenmektedir.
Programın başlatılmasından bu
yana, Merkez Bankası’nın temel hedefi fiyat istikrarına yöneldiği için, orta
vadeli enflasyon hedefi Merkez Bankası
için bir öncelik olmaya devam edecektir. Bu nedenle, döviz kuru bu geçiş
döneminde fiyat düzeyi için belirleyici rol oynamayı sürdürdükçe, Merkez
Bankası da kur hareketlerini yakından izleyecektir.
Ümit ediyoruz ki, döviz kurları
bu aşamada enflasyonla ilişkisini azaltacak, böylece döviz kuru hareketinin,
fiyat düzeylerine yansıması giderek azalacaktır.
İdeal bir ortamda döviz kurunun
enflasyona etkisinin azalması ve hatta kaybolması beklenilir. Döviz kurunun
kesintisiz olarak bandın ortalarında dalgalanacağını ümit ediyoruz. Bu arada
Merkez Bankası, hedeflediği enflasyon oranına ulaşmak için faiz oranını daha
güçlü bir şekilde kullanma imkanına sahip olacaktır. Bu, tüm katılımcılar için
bir öğrenme süreci olacaktır.
Para politikası uygulamasının
bir diğer bir aşaması, büyük bir olasılıkla 2003 yılı başlarında başlayacaktır.
Merkez Bankası para politikasına ilişkin yeni hedef seçimini, dalgalı döviz
kurlarının ışığında, bir parasal büyüklük ve/veya doğrudan enflasyonun
hedeflenmesi yönünde kullanacaktır.
Enflasyonla doğrudan ilintili
olan ve aynı zamanda Merkez Bankası’nın kontrolü altındaki bir parasal büyüklük
bulmanın oldukça güç olduğu herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Bu
gerçek ve son zamanlarda gelişmekte olan ülkeler arasında enflasyon
hedeflemesinin başarılı bir şekilde uygulandığı dikkate alındığında, enflasyon
hedefi Merkez Bankası için ciddi bir seçim olarak ortaya çıkmaktadır. Esasen bu
fikri şimdiden test etmeye başlamış bulunuyoruz. Ön amaca yönelik olarak ilk
enflasyon raporumuzu Web sayfamızda yayınladık.
Kuşkusuz, 2002 sonrasına ilişkin
hazırlıklarımız bu enflasyon raporu ile sınırlı olmayacaktır. Para
politikasının etkin bir şekilde yürütülmesi için vazgeçilmez ön koşul, Merkez
Bankası’nın fiyat istikrarı hedefi doğrultusunda tam bir operasyonel
bağımsızlığa sahip olmasıdır. Bu bağlamda, Merkez Bankası’na fiyat istikrarının
sağlanması yönünde tam yetki veren para politikasının şeffaf bir biçimde
uygulanmasını kolaylaştırıcı yönde açık ve net hesap verebilme hükümleri
getiren yeni bir yasa üzerinde çalışmalar
sürdürülmektedir. Tüm açılardan AB’ye giriş koşullarına da cevap
verebilecek olan bu yeni yasa, inanıyorum ki, Merkez Bankası’nın zaten yüksek
olan itibarını daha da artıracaktır.
Şeffaflık konusuna gelince,
uluslararası standartlara göre bağımsız bir kuruluş tarafından denetlenecek olan
Merkez Bankası Yıllık Mali Hesap Raporu’nu gelecek yıldan itibaren her yıl
yayınlamaya başlayacağımızı belirtmek isterim.
Sözlerimi bitirmeden önce,
enflasyonu hedefleme ya da diğer bir sistemin itibarının özellikle, Hükümetin
faaliyetlerini Merkez Bankası kaynaklarına ya da enflasyona başvurmadan finanse
edebilmesine bağlı olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim.
Enflasyonu düşürme programının
başarılı bir şekilde uygulanmasıyla birlikte, kamu maliyesinin ekonomideki
mevcut hakimiyeti büyük ölçüde azalacak ve ancak o zaman Merkez Bankası
ekonomideki fiyat istikrarından sorumlu tutulabilecektir.
Bu bağlamda, geleceğe büyük bir
umut ve heyecanla bakıyorum.