İstanbul, May
4-5, 2000
Konuşmama
başlamadan önce, hepimiz için son derece faydalı olacağına inandığım böyle bir
konferansı düzenleyen Dünya Bankası’na teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bu
toplantıda, rezerv yönetimindeki yeni gelişmelere ilişkin önemli konuların bir
çoğunun ayrıntılı bir biçimde ele alınacağından eminim. Ancak önce “rezerv
yönetimi içinde risk yönetimi” alanında yaşanan son gelişmelerle ilgili
görüşlerimi kısaca aktarmak ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası olarak bu
konudaki deneyimlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Hepinizin
yakından bildiği gibi, son yirmi yılın finans haberleri hep peşpeşe gelen
felaket hikayeleriyle doluydu. Bu gelişmelerin olası nedenleri olarak ekonomi
politikalarındaki yanlışlar, yetersiz gözetim ve çoğu durumda piyasa
oyuncularının zayıf risk yönetimini sayabiliriz. Bunun da ötesindeki temel
sorun, önceden bilinemeyen durumlara karşı mali sistemin hazırlıksız
yakalanmasıdır. Hepimiz bu olumsuz deneyimlerden çok şey öğrendik ancak hızla
değişen bir dünyada yaşıyoruz. Bu değişimler etkilenenler açısından iyi veya
kötü olabilir. Dolayısıyla değişim kazanma veya kaybetme risklerini beraberinde
taşır ve hepimizin bunlardan haberdar olması gerekir. Karşılaşılan risklerin
farkında olmak, onları tümüyIe yaşamımız dışında tutmaya çalışmak anlamına
gelmemektedir. Bu zaten mümkün değildir. Ancak bu, risklere karşı hiç bir şey
yapmadan oturup acı sonuçlarına katlanmak demek de değildir. Bunun anlamı
şudur: Riski mutlaka biz yönetmeliyiz. Riskleri yönetebilmek için hangi
risklerden kaçınacağımıza, hangi riskleri hangi koşullarda kabul edeceğimize ve
hangi yeni riskleri alacağımıza karar vermemiz gerekmektedir.
Son
yirmibeş yılda risk yönetiminin teorisinde ve uygulamasında çok önemli
gelişmeler kaydedildi. Kuramsal açıdan risk yönetimi artık finans teorisinin
ayrı bir alt branşı sayılmakta ve lisansüstü ve MBA programlarında ayrı bir
ders olarak ele alınmaktadır. Konu sadece finans uzmanlarının değil aynı
zamanda fizikçilerin ve konuya entellektüel açıdan bakanların da ilgisini
çekmiştir. Risk yönetimindeki bu değişime katkıda bulunan en önemli faktör,
konuşmamın başında da belirttiğim gibi, finans piyasalarındaki istikrarsızlığın
yüksek seviyelere ulaşmış olmasıdır. Diğer faktörler ise, bilgi
teknolojisindeki hızlı gelişim, ticaret hacmindeki büyüme ve yeni bir mali
enstrumanların örneğin türev entsrümanların geliştirilmesi olarak sayılabilir.
Finans
piyasalarındaki küreselleşmeyle beraber bütün bu gelişmelerin sonucunda tüm
ticari kuruluşlar dünya ekonomilerindeki ve mali piyasalarındaki değişimlerden
daha fazla etkilenir hale geldiler. Bu da, merkez bankaları dahil tüm
kuruluşları, daha önceleri dolaylı bir risk yönetimi uygulamaları olmasına
rağmen, riskleri daha sistematik bir biçimde yönetmeye yönelik yeni yöntemler
geliştirmeye yöneltti. Risk yönetimindeki bu gelişmelere paralel olarak son on
yılda çoğu merkez bankasının rezerv yönetimi uygulamaları da önemli ölçüde
değişikliğe uğradı. Bir zamanlar anaparanın değerini korumaya ve maksimum
likiditeyi sağlamaya yönelik kısa dönemli pasif yatırım stratejileri revaçta
iken, şimdilerde bir çok merkez bankası portföylerinin vadesini uzatmak ve
performans kriterlerini geliştirmek için çok çeşitli enstrümanlar kullanıyorlar.
Merkez bankalarının risk yönetimine verdikleri önemin giderek artması ve rezerv
yönetimindeki yeni yaklaşımlarının nedeni, merkez bankalarının misyonlarındaki
herhangi bir değişiklik nedeniyle olmamıştır. Merkez bankacılığının temel
görevlerinin yerine getirilmesi sırasında kaçınılmaz olarak mali risklere maruz
kalınacağının farkedilmesi ve merkez bankasında oluşan karların kamu
gelirlerine olan katkısı konuyu risk yömetimine yönlendirmiştir. Finansal risk
yönetimindeki gelişmeler, ana hedefleri likiditeyi arzu edilen düzeyde tutmak
olan merkez bankalarına, ayrıca portföy gelirlerini artırmak için daha geniş
olanaklar sağlamıştır.
Burada
ortaya çıkan önemli bir soru; etkin bir risk yönetim sisteminin nasıl
geliştirilebileceğidir. Bu sorunun cevabı kurumun amaçlarına veya büyüklüğüne
göre değişmez. Sadece, karmaşık örgütlerde daha kapsamlı bir teknik altyapıya
gereksinim vardır. İyi oturtulmuş, diğer bir deyişle, etkin çalışan bir risk
yönetim sistemine sahip olabilmenin ilk şartı, kurumlarımızda risk kültürünü
geliştirerek her düzeydeki personeli kurumun karşı karşıya bulunduğu riskler
konusunda bilinçlendirmektir. Risk konusunda açık bir yaklaşım sergileyerek bu
tür bilgileri aktarmak en başta gelen uğraşı olmaktadır. Bu nedenle, risk
yönetimi sürecinde ilk adım, kurumun karşı karşıya bulunduğu riskleri
tanımlamak ve bu riskleri ölçmektir. Etkin bir risk yönetiminde, risk analizi
için tutarlı bir yöntem geliştirmek gerekli olmaktadır. Risk yönetiminin önemli
aşamalarını şöyle sıralayabiliriz:
-
Temel mali akımların tanımlanması;
-
Uygun vade yapısının belirlenmesi;
-
Başarı kriterlerinin ölçülmesi;
-
Kar hedeflerinin ve risk tanımlarının ne olduğunun gösterilmesi.
Hepinizin
bildiği gibi, en fazla ilerleme piyasa riskinin ölçülmesi konusunda
kaydedilmiştir. Daha iyi bir kredi risk yönetim modelleri oluşturulması
konusunda pek çok çalışma yapılmakta, teknikler geliştirilmektedir. Kredi
riskinin ölçülmesinde karşılaşılan güçlükler, bireylerin yükümlülüklerini
yerine getirememe olasılıkları ile ilgili yeterli istatistiklerin mevcut
bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Ancak, bu olasılıklar büyük ölçüde tahmin
edilebilse bile, bunların potföy değerlemelerine dahil edilmeleri yine de
oldukça zordur. Bunun nedeni kısmen, değişkenler arasındaki etkileşim hakkında
istatistiki bilginin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla,
geliştirilen modeller çoğunlukla sübjektif yargılar üzerine kurulu varsayımlara
dayanmaktadır. Risk ölçüm yöntemlerinin teknik ayrıntılarına girmek
istemiyorum. Ancak, bunların sağlam yargı ve sağduyu ile ele alınmalarının
gerekli olduğunu vurgulamak isterim. Bu modeller gerçek dünyanın
basitleştirilmiş ve sınırlı yansımaları olduklarından, karaları sadece bu
modellerin sonuçlarına bakarak almamak gerekir. Sonuçlar, senaryo analizleri,
stres testleri ve en önemlisi, karar vericilerin akılcı yargıları tarafından
bir kez daha test edilmelidir.
Risk
analizini kapsamlı bir yaklaşımla ele almak da bir zorunluluk olarak ortaya
çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, karar vermeyi kolaylaştırabilmek için farklı
risk türlerinin analiz sonuçları birbirleriyle kıyaslanabilmelidir. Değişik
risk türlerinin analizinde kullanılan varsayımların, verilerin, değerleme
modellerinin aynı veya en azından birbirleriyle tutarlı olmaları gerekir.
Örgütsel açıdan risk analizinde bütünlüğün sağlanması, tüm kuruluşu kapsayacak
tek ve ortak bir risk yönetim otoritesinin varlığını gerektirmektedir.
Başlangıçta
risk analizine kurum genelinde bakabilmek kolay olmayabilir. Zira bu iş, gerek
teknolojik, gerek insangücü olarak önemli miktarda sermaye tahsis edilmesini
gerektirmektedir. Bunun yanısıra, risk yönetim sistemi bu alandaki hızlı
gelişmelere ayak uydurabilecek ölçüde esneklikle donatılmalıdır. Sonuçta
kurulacak risk yönetim sistemi, elde mevcut sınırlı veriler olduğunda operasyonel
ve yasal riskler gibi risk faktörleri için bile “elmaları elmalarla” bire bir
kıyaslayabilme imkanını yönetime vermelidir.
Başlarda
belirttiğim gibi, yönetimin görevi sadece risk politikaları için standartlar
belirlemek değil, aynı zamanda bunların kurum içine duyurularak personel
tarafından anlaşılmasını sağlamaktır. Yeniden vurgulamak isterim ki, kurum içi
iletişim kanallarını etkin kılmadan, risk kültürünü geliştirmek mümkün
değildir.
Bu
aşamada, risk yönetim sürecini tamamlayan önemli adımlar olan raporlama ve
izleme konularında bir kaç söz söylemek istiyorum. Raporlama ve izleme sistemin
etkinliğini ölçmek için gerçekten çok önemlidir. Bu nedenle, risk yönetim
sistemi kurumun karşılaştığı riskleri etkin bir biçimde değerlendirebileceği ve
kendi risk standartlarına uyup uymadığını görebileceği bağımsız bir raporlama
sistemine sahip olmalıdır. Bu işlevleriyle raporlama risk sürecinin ana
unsurudur. Çünkü, raporlama risk yönetimi sonuçlarının bir penceresi ve kurumun
karşı karşıya bulunduğu riskleri duyurma aracıdır. Bu nedenle, doğru risk
sonuçlarının zamanında ve gerekli gizlilik düzeyinde elde edilebilmesi için
veri toplanması ve bunların işlenmesi son derece etkin bir şekilde yerine
getirilmelidir.
Biz
Merkez Bankası’nda, yaklaşık iki yıl önce böyle bir risk yönetimi bölümü
oluşturduk. Böyle bir birim oluşturma ihtiyacı bir çok etkene bağlı olarak
ortaya çıktı. Bu faktörleri dışsal ve içsel olarak iki gruba ayırabiliriz.
Konuşmamın birinci bölümünde de belirttiğim gibi, dışsal etkenler; mali piyasalarda
artan istikrarsızlık, bilgi teknolojisindeki hızlı gelişmeler, ticaret
hacmindeki büyüme ve mali piyasalardaki küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan
yeni mali enstrümanlardır. İçsel faktörler ise; 1997 yılında başlayan net döviz
rezervlerdeki birikim ve Türk mali piyasalarındaki liderlik konumu nedeniyle
Bankamızın artan sorumluluğudur.
Risk
yönetimi oluşturulması sırasında çalışmalarımız sürerken, etkin bir risk
yönetimine sahip olabilmek için rezerv yönetimimizin de yeniden
yapılandırılması gereği ortaya çıktı. Bu bağlamda, yeterli likiditeye sahip
olmak ve güvenliği korumak şeklindeki ana hedeflerimizi değiştirmeden, gelir
faktörünü de göz önünde bulundurmaya karar verdik. Rezerv yönetimine ağırlık
veren merkez bankalarının çoğunda olduğu gibi biz de rezervlerimizi, biri
operasyonel, biri likidite ve bir diğeri de yatırım olmak üzere, farklı
amaçlara hizmet eden değişik dilimlere ayırdık. Bu çerçevede, riske dayalı
performansımızı değerlendirmek amacıyla rezervlerimiz için bir performans
kriteri geliştirdik. Tarafsız durumu yansıtan bu kriter, Bankanın hedefleri,
varlık-yükümlülük yapısı ve bir yıllık likidite ihtiyacı gözetilerek
oluşturuldu Kuşkusuz zaman içinde ve gelişmelere göre yeniden gözden
geçirilmesi de kaçınılmazdır.
Merkez Bankasında kurulan Döviz Risk Yönetim Müdürlüğü, risk analizleri yaparak elde ettiği sonuçları ilgili birimlere iletecek bir sistem kurma aşamasındadır. Son bir yıldır, döviz rezervlerinin faiz ve döviz risklerini yansıtan (VaR) rakamları ile cari oran (likit varlıkların toplam yükümlülükler içindeki payı) gibi likidite göstergeleri izlenmektedir. Ancak, bu raporlar piyasa ve likidite riski düzeyleri hakkında genel bir fikir veriyor olmalarına rağmen, kapsamlı bir risk ölçümünün bir parçası olarak işlev görmemektedir. Risk pozisyonu, ancak rezerv portföyünün yeniden yapılandırılması ve başarı kriterlerinin bu raporlara dahil edilmesiyle güç kazanacaktır.
Piyasa
riskine ilişkin olarak planlanan risk yönetim süreci; portföylerin günlük
piyasa değerini bulmasını; döviz ve vade limitleri cinsinden risk limitlerinin
izlenmesini; döviz ve faiz risklerine ilişkin olarak portföyün gerçek (VaR)
rakamlarının günlük ölçülmesini; likidite oranlarının izlenmesini ve stres
ölçüm raporlarıyla birlikte bunların üst yönetime haftalık raporlar halinde
sunulmasını kapsamaktadır. Spesifik olarak katlanılabilir bir risk limiti
bulunmamakla birlikte, kurumsal hedef ve kısıtlarımız portföy kriterlerine
yansıtılmaktadır.
Kredi riski yönetiminde, taraflara tüm kredi ve piyasa risk türlerini kapsayan bir işlem limiti tahsis edilmektedir. Bu limitler günlük piyasa değerine göre belirlenmekte ve bankanın işleme taraf olanlarla birlikte yüklenebileceği risk miktarını yansıtmaktadır. Kredi limitleri, karşı tarafın dış kredibilitesini, mali bilgilerini ve Bankamızla olan ilişkisinin niteliği veya mali zorlukla karşılaştığında devletten destek görme imkanları gibi bazı bilgileri kapsayan bir iç puanlama modeli kullanılarak saptanmaktadır. Aynı zamanda, bankanın bulunduğu ülkenin kredi derecesi de dikkate alınmaktadır. Limitleri izlemeye ilişkin raporlar düzenli olarak çıkartılmaktadır.
Sözlerime
son verirken, rezervlerimizi dünyada yaşanabilecek mali istikrarsızlıklardan
korumak için etkin bir risk yönetimine sahip olmanın ne denli önemli olduğunu
bir kez daha vurgulamak istiyorum. Rezerv yönetimindeki hızlı değişimleri,
teknolojik gelişmeler ve ekonomik koşullar açısından çok yakından izlememiz ve
vakit geçirmeden kurumlarımızı bu değişimlere hazır hale getirmemiz
gerekmektedir.
Teşekkür ederim.