Başkan
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Deutsche
Bank Gelişen Piyasalar Yıllık Konferansı
Türkiye’de riskler ve getiriler
konusundaki görüşlerimi bugün sizlerle paylaşma fırsatını bulmanın memnuniyeti
içinde sözlerime başlamak istiyorum.
İlk önce, gelişen piyasa
ekonomilerindeki risk ve getirilerin başlıca iki etmene bağlı olarak
geliştiğini vurgulamak isterim. Bunlardan biri yapısal diğer ise dışsal faktörlerdir.
Güçlü makroekonomik politikalar, sağlıklı bir bankacılık sektörü ve devlet
yönetiminde şeffaflık bir ülkenin getirilerini arttırıp risklerini azaltan
güçlü yapısallar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küresel ekonomide yaşanan olumlu
gelişmeler riskleri azaltmakta ve gelişen piyasa ekonomilerini olumlu
etkilemektedir.
Olumlu veya olumsuz dış faktörlerle
olan ilişkisini kurarak veya risk hesaplamalarını nasıl etkilediklerine bakarak
güçlü veya zayıf yapısalların önemini tartışmak istemiyorum. Burada altını
çizmek istediğim husus, basiretli makroekonomik politikaların önemidir.
Gelişmekte olan bir ülkenin diğerlerinden daha iyi makroekonomik politikalar
uygulaması halinde, inanıyorum ki, piyasalar o ülke ile ilgili olarak daha
yüksek getiri ve daha az risk beklentisi içine gireceklerdir.
Bu ilkelerin bilincinde olarak ve
yapısallarımızı güçlendirmek arzusuyla bu yılın başında önümüzdeki üç yıl
içinde enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmeyi amaçlayan ve kamu
maliyesindeki dengesizlikleri gidermeye yönelik geniş kapsamlı bir enflasyonla
mücadele programı başlattık.
Programın temel amaçları ve genel
stratejisi şunlardır:
·
Enflasyonun
düşürülmesi,
·
Sürdürülebilir
bir mali dengenin sağlanması,
·
Kaynakların
daha adil ve etkin dağılımı,
·
Ekonominin
büyüme potansiyelinin harekete geçirilmesi,
·
Ve doğal
olarak, Avrupa Birliği’ne tam üyelik koşullarının yerine getirilmesi.
Program birtakım politika
değişiklikleri yoluyla bu amaçları gerçekleştirmektedir. Faiz dışı bütçe
fazlası uzun dönem sürdürülebilir mali dengeyle uyumlu olarak ilk yıl
negatiften pozitife geçecek ve ekonomide fiyat istikrarı sağlanıncaya kadar
yüksek seviyede seyredecektir.
Programın kredibilitesini arttırmak ve
mali istikrarı hızlandırmak için başlangıçta yapısal unsurların çoğunu işin
içine katarak önceden iyi bir hazırlık yaptık.
İlk dokuz aylık dönem zarfında
aşağıdaki temel ekonomik hedeflere ulaşmada ciddi ilerlemeler kaydedildiğini
ifade etmekten memnuniyet duyuyorum.
·
Enflasyonda
belirgin bir düşüş gözlenmektedir.
·
Kamu
maliyesi güçlenmektedir.
·
Yapısal
reformlar alanında ilerlemeler olmuştur.
Enflasyonda
görülen düşüşe rağmen ekonomide büyüme artışı sağlanmıştır.
Faizlerdeki düşüş tahminimizden de
fazla olmuştur.
Para politikası, önceden açıklanan bir döviz kuru sepeti
ile Ocak ayı başlarında yürürlüğe giren para kurulu benzeri kurallara uygun
şekilde sürdürülmektedir.
Merkez Bankası’nın İktisadi Yönelim anketinden de
anlaşıldığı gibi, iş dünyasının programa duyduğu güven güçlü bir şekilde
sürmektedir.
Türk hükümeti, enflasyonu düşürme programının uygulanmasından önce ve
sonra, program hedeflerine bağlı olduklarına işaret eden önemli sinyaller
göndermişler ve göndermeye devam etmektedirler.
Ayrıca, uzun bir süredir piyasalarda oluşan borç dinamikleri kırılmıştır.
Türkiye, döviz kuruna bağlı diğer enflasyonu düşürme
programlarıyla kıyaslandığında daha başarılı gözükmektedir. Arjantin (1991),
Brezilya (1994, Meksika (1988) ve İsrail’de (1985) uygulanan programların ilk
aşamalarında gerçekleşen enflasyon oranları ve kurun reel değer artışı açısından
Türkiye daha iyi sonuçlar almıştır.
Büyümede geçen yıl yaşanan ciddi gerilemenin ardından, Türkiye ekonomisinin
2000 yılında tekrar bir ivme kazanmaya başladığı görülmektedir. Gözlenen
büyümenin, faizlerin düşmesinden, turizmdeki canlanmadan, Batı Avrupa ve
Rusya’ya olan ihracattaki artıştan ve iş dünyası ile tüketicinin güveninin
yüksekliğinden kaynaklandığı söylenebilir.
Riskleri ve getirileri
değerlendirirken 1980 ve 1990’larda yaşanan borç krizlerinden çıkan dersleri
hatırlamamızda fayda vardır. Son yaşadığımız
büyük mali krizlerde ülke olarak bunlardan yararlandık.
Geçmiş krizlerden alınan dersler 6
grupta özetlenebilir:
1) Kur rejimi
2) Bankacılık sektöründe ve mali
piyasalarda görülen zayıflık
3) Toplam kısa vadeli dış borçlanma
4) Kısa vadeli iç borçlanma
5) Cari denge açığı
6) Sürdürülebilir mali denge
Peki, biz bu altı konuda neler yaptık?
İlk olarak, aşırı değerlenmiş sabit
bir kurun ödemeler dengesinin bozulmasına ve rezervlerin tükenmesine yol açan
en önemli faktör olduğuna inanıyoruz. Türkiye’nin 1996 dan 1999’a kadar
uyguladığı kontrollü döviz kuru politikası Türk lirasının değer kazanmasını
önlemiştir. Biz mevcut programı oldukça güçlü bir reel döviz kuru ile
başlattık.
Enflasyonu düşürmede dövizi bir çapaya
bağlamanın halkın geçmişe dayalı beklentilerini önlemenin etkili bir yolu
olduğu konusunda Türkiye’de yaygın bir kanaat vardı. Önceden ilan edilen ve
gelecek 1,5 yıl zarfında uygulanacak döviz kuruna bağlı kalacağımıza dair kesin
taahhüdümüz ile birlikte, 2001 yılının ortasından başlayarak döviz kurunda
esneklik sağlayacak olan genişleyen band uygulamasına geçeceğimizi aynı anda
duyurduk.
Dalgalı döviz kuru veya para kurulu
benzeri uygulamalar olsun, aşırı uç veya “köşeli” çözümlere dayalı kur
sistemlerinden kaçındık.
Gerçekten de son sekiz ay boyunca Türk
lirasının değer artışı sınırlı kalmış, hesaplamada kullanılan endekslere göre
yüzde 0.3 ile yüzde 3.9 arasında değişmiştir. Bu arada, emek verimliliği bu
yılın ilk altı ayında yüzde 11 dolayında artmıştır.
İkinci olarak, 1999 yılında bankacılık
sistemini güçlendirmek amacıyla hazırlanan yeni bankalar yasası Parlamentodan
geçmiştir. Bu çerçevede:
·
Basel
Komitesi’nin belirlediği, bankaların etkin gözetimine ilişkin 25 temel
prensibin birçoğu yeni yasada yer almıştır.
·
Yeni bir
denetleme organı olarak “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu”
oluşturulmuştur.
·
Şeffaflık
ilkelerine önem verilmeye başlanmıştır.
·
Bankaların
gözetiminde riske dayalı sistemlerin önemi artmıştır.
Üçüncüsü, akreditifler, kabul
kredileri gibi kısa vadeli ticari borçları ve sıcak para hareketlerini izlemeye
aldık. Geçmişe baktığımızda, Türk ekonomisine şimdiye kadar çok kısa dönemde 5
ila 10 Milyar dolardan daha fazla sıcak para girişi olmamıştır. Geçmişte faiz
oranlarının oynaklığını arttırarak sıcak para girişini engellemeye çalıştık.
Son olarak bunu geniş kapsamlı istikrar programlarıyla yapıyoruz.
Ayrıca, likit döviz rezervlerimizi
yurda giren sıcak para miktarından daha yüksek tutmaya özen gösterdik. Son dört
yılda beş aylık ithalata eşdeğer ortalama 20 milyar dolar rezerv bulundurduk.
Kısa vadeli ticari borçların tutarı da
kabul edilebilir bir düzeyde kalmıştır. Ortalama 10 milyar dolar düzeyinde olan
bu tür kısa vadeli sermaye girişi Türkiye’nin 50 milyar dolarIık ithalatının
finansmanına yardımcı olmaktadır.
Dördüncüsü, Hazine iç borç vadelerini
mümkün olduğunca uzun tutmaya çaba sarfetti. 1990’lı yılların sonunda yaşanan
zor dönemlerde dış borçlar uzun vadeli oldukları halde, iç borçların ortalama
vadesi altı aya kadar düştü. By yıl bu vadeyi tedricen 16 aya çıkardık.
Diğer taraftan, toplam iç borcun
GSMH’ya oranını 2002 yılı sonuna kadar yüzde 61’den yüzde 50’ler civarına
düşürmeyi planlıyoruz.
Kamu maliyesi açıklarına gelince,
program faiz dışı bütçe fazlasında ve kamu sektörünün genelinde önemli
iyileşmeler öngörmektedir. 1999 yılında yüzde 1,5 düzeyinde olan faiz dışı
konsolide bütçe fazlasının GSMH’ya oranının 2000 yıında yüzde 5,4’e
yükseleceğini umuyoruz. Burada 2000 yılında GSMH’nın yüzde 2’sini teşkil edecek
olan özelleştirme gelirlerini saymıyoruz.
Aynı zamanda, sosyal güvenlik
harcamalarını da içine alan kapsamlı bir bütçe reformunu başlattık.
Türkiye ödemeler dengesi
açısından kronik cari açığı olan bir ülke değildir. 1950 yılından beri, cari
açığın GSMH’ya ortalama oranı yıllık yüzde 1’ler civarında gerçekleşmiştir.
Türkiye 1978’de ve 1994’de olmak üzere iki kez ödemeler dengesi sorunu
yaşamasına karşın, her iki defasında da ekonomi kendisini kısa bir sürede
toparladığına şahit olduk.
2000 yılının ilk altı ayında cari
açığın beklediğimizen de fazla artmış olmasına rağmen, bunun yaşanan petrol
şokundan, yurt içi faizlerdeki aşırı düşüşten ve artış gösteren özel tüketim ve
yatırım harcamalarından kaynaklanan geçici bir süreç olduğuna inanıyorum.
Şüphesiz, geleceğe ilişkin belirsizliklerin azalması yatırım talebini ve
ithalatı teşvik ederek cari işlem dengesinin beklenenin üzerinde oluşmasına
neden olmuştur.
Türk lirasının ve Türk ihraç
mallarının rekabetçi düzeyi, artan emek verimliliği ile alınan ve alınacak olan
önlemler nedeniyle ödemeler dengesinin cari açığında bu aşamada önemli bir
sorun görmüyorum.
Yukarıda açıklanan tüm bu faktörler
bir araya getirildiğinde, Türkiye’den geçmişe oranla daha yüksek getiriler
beklenebileceği görülmektedir. Kesinlikle inanıyoruz ki, Türk ekonomisinin
riski azalmıştır ve istikrarı artmıştır.
Ancak madalyonun diğer yüzüne
baktığımızda, dışsal faktörler gelişen piyasa ekonomilerinin karşı karşıya
kaldıkları riskleri azaltmamıştır. Örneğin, euro’nun değer kaybı, uluslararası
piyasalarda yükselen faizler ve petrol fiyatlarındaki artışlar birçok
gelişmekte olan ülkeyi olumsuz etkilemiştir. Ayrıca sözkonusu üç olumsuz
gelişme, ekonomi politikası üzerindeki baskıyı da arttırmıştır.
Bütün bu dış gelişmeler, önümüzdeki
hedef ve fırsatları bir kez daha gözden geçirmemize neden olmuştur. Bunları
altı başlık altında özetlemek istiyorum:
1) Makroekonomik yapısalları
güçlendirmek,
2) Verimliliği arttırmak,
3) Ekonomik büyümenin
yararlarını adil bölüşmek,
4) Yapısal reformları
sürdürmek,
5) Kredibiliteyi yükseltmek
ve
6) Avrupa Birliği üyeliğine
hazırlanmak.
Bu politikaları uygulayarak,
inanıyorum ki, riski azalan Türkiye uluslararası piyasalardan daha fazla gelir
elde edebilecektir. Aynı zamanda, Türk halkının yaşam standardını ve kalitesini
yükseltmeyi başaracağımızdan da eminim.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.