POLİTİKA
UYGULAMALARI; GEÇMİŞ, BUGÜN, GELECEK
SÜREYYA
SERDENGEÇTİ
BAŞKAN
Erzurum
4
Eylül 2001
YAPISAL
REFORMLAR
Sayın Vali, Sn. Komutan, Sn.
Başkan, değerli dinleyiciler
Merkez Bankamızın 5 yıl evvel
başlattığı bir program çerçevesinde üç ayda bir ülkemizin bir şehrinde para politikamızı
anlatıyor, ekonomi hakkında görüş alış verişinde bulunuyor; ayrıca, sosyal ve
sanatsal faaliyetler gerçekleştiriyoruz. Bu çerçevede, bu ziyaret Merkez
Bankamızın ikinci ve benim ilk gelişim Erzurum’a, hepinizi saygı ile
selamlıyorum.
Bugün size kısaca Türkiye
ekonomisindeki yapısal reformlardan, ekonomide bekleyişlerin rolünden; iç borç
stoku, dalgalı kur rejimi ve kur politikalarından, nihayet yeni para
politikalarının çerçevesi ve yakın gelecekteki
enflasyon hedeflemesi rejiminden söz etmek istiyorum.
Türkiye’ de son iki yıldır uygulanmakta olan ve 2001 yılı
Şubat ayında yeniden gözden geçirilen istikrar programı çerçevesinde, yıllardır
süre gelen, pek çok istikrar programının uygulanmasına ve başarısız bir şekilde
sona ermesine yol açan yapısal pek çok sorun da dahil olmak üzere bir çok
alanda, etkilerinin ilerleyen yıllarda çok daha güçlü olarak görüleceği büyük
ilerlemeler kaydedilmiş bulunmaktadır.
Program Kapsamında İktisadi Temellere Yönelik Olarak;
· İktisadi yapıyı
etkin bir biçimde değiştiren yapısal reformlar son dönemde hızlı bir şekilde
gerçekleştirilmiştir.
· İki yılı aşkın bir süredir hem ulusal hem de
uluslararası ölçekte tasarlanması bile oldukça zorlu sayılabilecek çeşitli
reformlar yapılmıştır.
Bu
reformların temel önemi, 1990’lı yıllarda Türkiye Ekonomisi’ni bir dizi krize
sürükleyen nedenlerin başında gelen bozuk iktisadi yapıyı etkin bir biçimde
değiştiriyor olmalarıdır. Böylelikle, ekonomimizin temelleri giderek
güçlenmektedir.
Geçmiş
program uygulamalarında ve mevcut programın revizyonu sırasında en çok eleştiri
konusu olan ve programların en zayıf halkasını teşkil eden bankacılık sektörüne
ilişkin reformlar son programla birlikte her zamankinden daha hızlı bir biçimde
gerçekleştirilmiş ve bankacılık sektöründeki bozuk yapıya kuvvetli bir neşter
vurulmuştur. Bu çerçevede, kamu bankalarının özellikle gecelik borçlanma
piyasasında yarattığı baskının önüne geçilmiş ve sistem sorunlu bankalardan
arındırılmıştır. Sistemde kalan diğer bankaların ise sermaye yapılarının güçlendirilmesine
yönelik çok önemli adımlar atılmıştır.
Kamu harcamalarına bir
disiplin getirilmiş ve para politikasının etkin bir biçimde uygulanabilmesi
açısından son derece önemli olan mali disiplin sağlanmıştır. Bu çerçevede
sağlanan faiz dışı fazla uluslararası ölçütler bakımından bile oldukça iddialı
seviyelerde bulunmaktadır.
Mali ve
parasal disiplin sağlanmadan sadece yapısal reformlarla ekonomiye istikrar
getirilemiyeceği açıktır. Dolayısıyla, bu açıdan da bugüne kadar
gerçekleştirilenler çok olumludur. Hem bütçe, hem de para politikası, ekonomik
istikrarın gerektirdiği disiplin içinde uygulanmaktadır.
Buraya
kadar özetlenen iktisat politikası uygulaması sayesinde Türkiye’nin hem
iktisadi temelleri düzeltilmekte, hem de bu temellerin bir daha bozulmasını
engelleyici kurumsal düzenlemeler gerçekleştirilmektedir.
BEKLEYİŞLER
Ancak, unutulmaması gereken
bir nokta vardır: Düşük enflasyon, hızlı ve sürdürülebilir büyüme, daha adil
gelir dağılımı gibi toplumca arzu edilen sonuçları almak için iktisadi
temellerin düzeltilmesi her ne kadar zorunluysa da, tek başına yeterli
değildir. İktisadi bekleyişlerin olumlu ya da olumsuz olmasına bağlı olarak
aynı iktisadi temeller çok farklı iktisadi sonuçlar doğurabilir.
Bekleyişler açısından
bakıldığında, program çerçevesinde gerçekleştirilen ve uluslararası tüm
ölçütler açısından son derece başarılı bunca iktisat politikası uygulamasına
rağmen, bekleyişlerin hala hak ettiği olumluluk düzeyine ulaşmadığını
görmekteyiz. Oysa, uygulanan bu politikalar çerçevesinde Türkiye’de hem
ekonomik göstergelerin hem de bekleyişlerin olumlu olması gerekirdi.
Olumsuz iktisadi bekleyişler,
sadece döviz kurlarındaki hareketlerin iktisadi temellerden uzaklaşmasına ve
zaman zaman köpük niteliğine bürünmesine yol açmakla kalmamaktadır. Aynı
zamanda, algılanan riskler arttığından, faiz oranları da yükselmektedir.
Şurası açıktır ki, toplumca
arzu edilebilir sonuçlara kısa sürede ulaşılabilmesi ancak bekleyişlerin
olumluya dönmesi ile mümkündür.
Olumsuz bekleyişlerin
nedenlerine bakıldığında, hernekadar yakın dönemde bir ölçüde siyasi
istikrarsızlık ve reformlar konusunda kısa süren bir isteksizlik söz konusu
oldu ise de, kamuoyunda en çok dile getirilen hususların:
· İç Borç Stoku’nun Sürdürülebilirliği ve
· Dalgalı Kur Rejimi
olduğunu görmekteyiz.
Mayıs sonundan Temmuz
ortasına kadar yaşanan siyasi istikrarsızlık ve reform isteksizliği ortamı
ekonomimizde bir dizi olumsuz şok etkisi yaratmıştır. Bu gelişmeler,
Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın tasarlanması sırasında
öngörülmeyen gelişmelerdir. Böyle bir ortamın olumsuz bekleyişleri körüklediği
açıktır.
Ancak, Temmuz ortasından
başlayarak istikrarsızlık ve isteksizliğe yol açan tartışmalar giderek
gündemden düşmeye başlamıştır.
Siyasi tartışmalar bir tarafa
bırakılırsa, yüksek faiz ve döviz kurunun arkasında ilk bakışta iki temel neden
daha var gibi görünmektedir: Bunlar, uygulanan programın geçmişten devir aldığı
iç borç stoku sorunu ve dalgalı kur rejimidir.
Bize göre sürdürülebilir bir
durum, Hazine faizinin Mayıs ve Haziranda, bir ayda % 70’ den % 110’ a gelmesi
ile birlikte sürdürülemez olarak algılanmaya başlanmıştır. Yapılan reform ve
uygulanan politikalara rağmen iktisadi bekleyişlerin olumluya dönmemesi de
bunda etkilidir.
Ağustos ayında yaşanan
olumlu gelişmeler ve bu arada iç borç stokunun kompozisyonu ve vade yapısının
kamuoyunda daha iyi algılanması ile birlikte % 80’ lere düşen Hazine faizleri
sorunun çözülmeye başladığını göstermektedir. Ancak bu tarafımızdan yeterli
görülmemektedir.
Unutulan nokta şudur:
Uluslararası tüm ölçütler açısından son derece başarılı bunca iktisat
politikası uygulamasının hak ettiği olumluluk düzeyinde oluşacak iktisadi
bekleyişler altında rahatlıkla sürdürülebilir bir borç stoku, hiç de hak
edilmemiş iktisadi bekleyişler altında pekala sorunmuş gibi
algılanabilmektedir.
Şimdi dalgalı kur rejimine gelmek istiyorum;
Birincisi, teorik
açıdan bakıldığında şu kur rejimi diğerlerinden daha iyidir demek mümkün
değildir. Hepsinin olumlu ve olumsuz yönleri vardır. Önemli olan para
otoritesinin bunları bilmesi ve politikalarını bu çerçevede şekillendirmesidir.
Bilinmesi gereken nokta, hangi kur rejimi uygulanırsa uygulansın iktisadi
temeller mutlaka sağlam olmak zorundadır. Dünya uygulamalarına bakıldığında da
son yıllarda bir çok ülkenin kimi zaman zorunluluktan kimi zaman ise iktisadi
koşulların gerektirmesinden bu rejime geçtikleri görülmektedir.
Türkiye örneğine gelince, bu türden bir rejimin seçimi Türkiye için
krizin yol açtığı bir zorunluluktan kaynaklanmıştır. Türkiye, bir önceki
istikrar programının öngördüğü gibi, iktisadi temellerin istikrar koşullarında
oturduğu, bankacılık sisteminin açık pozisyon gibi risklerinin giderildiği, ve
giderek açılan bir kur bandı uygulamasının ardından geçmemiştir, dalgalı kur
rejimine. Tam tersine, çoğu gelişen ülkede görüldüğü gibi, sabit ya da
öngörülebilir kur’a dayalı istikrar programının muhtelif nedenlerle çöküşü ile
birlikte geçmek zorunda kalmıştır.
Hal böyle olunca, şu önemli hususa dikkatinizi çekmek istiyorum: Güven
bunalımı ile çökmüş bir sabit ya da öngörülebilir kur rejiminin yerine aynısını
koyarak güveni sağlıyamazsınız: İnsanların bir öncekine güvenleri kalmamışsa,
bir sonrakine güvenmeleri içinde bir nedenleri yoktur. Oysa bizde maalesef bu
konuları iyi bilmesi gerekenler dahi sabit/öngörülebilir rejime yeniden dönüşü
savundular, yanlış beklentiler yarattılar, üstelik MB söylemini 5 aydır
değiştirmediği halde.
Ne demektedir Merkez Bankası
5 aydan beri? . Bu konu, hem uygulanmakta olan programın çerçevesini çizen
Niyet Mektupları’nda hem de program uygulaması ile birlikte programa ilişkin
yaptığımız çeşitli açıklama ve konuşmalarda defalarca cevaplanmıştır. Bir kez
daha belirtmek gerekirse, yeni program ile birlikte dalgalı kur sistemi benimsenmiş
ve döviz kurunun piyasa koşulları altında belirlenmesi esası kabul edilmiştir.
Bu çerçevede, Merkez Bankası, kurun uzun dönemli denge değerine
karışmayacağını, döviz müdahalelerinin ise ya IMF parasının Hazine’ye
kullandırılması ile ortaya çıkan likiditeyi çekmek için, ya da döviz kurunda
zaman zaman meydana gelen aşırı oynaklığın giderilmesine yönelik olacağını her
fırsatta belirtmiştir. Nihai hedefi döviz kurunun kendi iç dinamikleri ile ve
mümkün olduğu kadar az Merkez Bankası müdahalesi ile denge değerini bulması
olunca, tüm çalışmalar da bu amaca yönelik olmuştur.
Temmuz ayı ortalarına
gelindiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Dalgalı kur rejimine yüksek bir açık
pozisyonla ve herkes gibi hazırlıksız yakalanan bankacılık sisteminin açık
pozisyonu, 5 ayda 7 milyar dolarlık Merkez Bankası döviz satımı ve toplam 13
milyar dolarlık takas artı fon bankaları ile kamu bankalarına görev zararı
karşılığı verilen döviz cinsinden ya da dövize endeksli Hazine kağıtları ile
büyük ölçüde kapanmıştır. Bazı çevrelerin sandığının aksine bu açık pozisyonun
kapatılması, dalgalı kur rejiminde kur istikrarı için şarttır ve piyasa
gözlemleri görüşümüzü doğrulamaktadır. Diğer bir deyişle, bankalar açık
pozisyonlarını kapatırsa döviz kuru iyice istikrarsızlaşır görüşü tamamen
yanlıştır.
Ancak, kimi zaman yoğun olan
Merkez Bankası müdahalelerinin başından beri diğer ülke tecrübeleri ile
bildiğimiz, bir de olumsuz sonucu vardır: Müdahale yoğun bir şekilde sürdükçe
ya da sürdüğü zannedildikçe, kimse döviz kurunun denge değerini bulduğuna
inanmamaktadır, ki bu da gayet doğaldır.
Son bir aya baktığımızda,
Merkez Bankası’nın şimdi söylediğim gerekçelerle daha az müdahale ettiğini ve
edeceğini söylememizden beri, TL’ nin değer kazanması tesadüfi değildir, benzer
ülkelerde de aynı gelişmeler yaşanmıştır.
Dalgalı kur rejimi ve kur
politikaları bölümünde son olarak bir kaç hususa değinmek istiyorum:
·
Dünyada ne olup
bittiğini çok iyi takip etmeliyiz. Türkiye bu dünyada yanlız değildir, bizim
şimdi yaşadıklarımız başka bir çok ülkede de olmuştur. Merkez Bankası bu
gelişmeleri çok iyi izlemiş ve izlemeye devam etmektedir. Oysa
entellektüellerimizin önemli bir bölümü maalesef buna yeterince önem
vermemektedir. Türkiye’ de yapılan dalgalı kur rejimi tartışmaları buna çok iyi
bir örnektir.
·
Basında geniş yankı
bulan, olması gerektiği gibi sivil toplum örgütlerinin insiyatifinde gelişen
Türk Lirası’na itibar kampanyası, Türkiye’de bugüne kadar dolarizasyona karşı
ortaya çıkan en önemli tepkidir. Hiç şüphesiz sadece kampanya ile sonuç almak
mümkün değildir, ancak tepkinin neden şimdi ve hangi ortamda çıktığına
bakarsanız, geleceğe yönelik önemli ip uçları görebilirsiniz.
Dünya’ da en önemli örneği
Arjantin olmak üzere, bir çok gelişen ülkede görüldüğü gibi sabit ya da
öngörülebilir kur rejimlerinde, kambiyo kontrolleri az ve sermaye hareketleri
de serbest ancak istikrar sağlanamamış ise; o zaman ekonomik ajanlar hem varlık
hem de yükümlülüklerini dolar olarak tutmak istemektedirler. Gayet doğaldır,
çünkü varlıklarını dolar olarak tutmak onları enflasyona karşı korumakta, öte
yandan döviz borçlanmak ise, döviz kuru öngörülebilir olduğundan, yerli para
cinsinden borçlanmaya göre daha az maliyetli görünmektedir. Ne zaman riskler
gerçekleşip, ülkeler dalgalı kur rejimine geçerlerse, baştaki devalüasyondan
sonra, ekonomik ajanlar hem varlık hem de yükümlülüklerini yönetememeye
başlamaktadırlar, çünkü artık kur öngörülebilir değildir, ve dolarizasyona
tepki oluşmaktadır. Uzun sözün kısası Para Kurulu rejimi uygulanan Arjantin’ de
dolarizasyonun belinin kırılamaması, ama dalgalı kur rejimine geçen ülkelerde
dolarizasyona karşı ancak bu rejime geçtikten sonra tepki oluşması tesadüf
değildir.
Buraya kadar tartışılanlar
çerçevesinde daha güzel günlere doğru yöneleceğimiz açıktır. Yeter ki
yapılanlar daha iyi değerlendirilsin ve daha serinkanlı düşünülsün.
İktisadi temellerin
sağlamlaştırılması yolunda atılan bunca adım daha iyi anlaşılır, iç borç
stokunun çevrilebilirliği ile dalgalı kur rejimi hakkında yukarıda dikkat çektiğimiz
ve çok önemli olduğunu düşündüğümüz noktalar daha iyi kavranır ve Ağustos
ayından başlayarak ekonomide olumsuz şok etkisi yaratan siyasi tartışmaların
giderek gündemden düştüğü gözönüne alınırsa, iktisadi bekleyişlerin olumluya
dönmemesi için hiç bir neden yoktur.
Nitekim, son haftalarda
algılanan risklerin azaldığı ve iktisadi bekleyişlerin uygulanmakta olan
programın hak ettiği olumluluk düzeyine doğru yöneldiği görülmektedir. Bu
ortam, demin belirttiğim gibi Merkez Bankası müdahalelerinin yok sayılabilecek
bir düzeye inmesini olanaklı kılarak, döviz piyasalarının daha sağlıklı bir
şekilde işlemesine katkı sağlamıştır. Öte yandan, Hazine faizlerinde de sürekli
bir düşüş eğilimi izlenmektedir.
Şimdi de Merkez Bankası’nın
temel amacını ve bu amaca ulaşmak için izleyeceği para politikasının
çerçevesini bir kez daha belirtmek istiyorum.
· Yasası’nın son hali çerçevesinde Merkez Bankası’nın
temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Merkez Bankası’nın fiyat istikrarını
bozucu gördüğü gelişmelere karşı kullanacağı temel araç, kısa vadeli faiz
oranıdır.
· Kısa vadeli faiz oranının belirlenmesinde fiyat
istikrarı kaygısının dışında hiç bir kaygı rol oynamamaktadır ve
oynamayacaktır.
Enflasyonun öncü
göstergelerinin herhangi birinde fiyat istikrarını tehdit edici kalıcı bir
eğilim değişikliği gördüğünde ve enflasyonun diğer öncü göstergelerinde bu
eğilimi telafi edici bir gelişme yoksa, fiyat istikrarı taahhüdü çerçevesinde
Merkez Bankası’nın kısa vadeli faiz oranlarını değiştireceği açıktır.
Burada dikkatinizi çekmek
istediğimiz bir nokta vardır: Enflasyonun öncü göstergelerinin bir tekinde
enflasyonun eğilimini değiştirici hareketlerin olması kısa vadeli faiz
oranlarının değiştirilmesi için yeterli değildir. Önemli olan, bütün öncü
göstergelerdeki hareketlerin enflasyon üzerine olan net etkisinin yönü ve
kuvvetidir.
Bu
çerçevede, Merkez Bankası çok yakın bir gelecekte ‘enflasyon hedeflemesi’ ne
yönelecektir, şimdi bu konuyu ele almak istiyorum. Enflasyon hedeflemesi türü
bir politika uygulamasıyla Merkez Bankası, Hükümet ile birlikte belli bir dönem
için bir enflasyon öngörüsünde bulunacak ve bunu kamuoyuna açıklayacaktır.
Sonrasında ise Merkez Bankası’nın para ve kur politikaları sadece ve sadece bu
hedefi tutturmaya yönelik olacaktır.
Enflasyon hedeflemesi şeklindeki bir politikanın uygulanmasının bazı ön
koşulları vardır. Herşeyden önce, Merkez Bankası’nın tek amacının fiyat
istikrarı olması gerekir. Yeni Merkez Bankası Kanunu ile fiyat istikrarı
Bankamızın tek hedefi haline getirilmiştir. Bu türden bir hedeflemeyi amacına uygun
bir şekilde yapabilmek için güçlü enflasyon öngörüsü modelleri olması şarttır.
Bu amaçla, iletişimin stratejilerinin belirlenmesi, ekonomik ve mali
göstergelere yönelik enformasyon tabanının genişletilmesi gerekir. Benzer
şekilde mali disiplinin mutlaka sağlanması zorunludur. Enflasyon hedeflemesine
ilişkin en önemli noktalardan birisi de kur-fiyat ilişkisinin mutlaka
zayıflaması gereğidir. Siyasi istikrarda bu yapı içerisinde son derece önemlidir.
Enflasyon hedeflemesi, sadece
bir enflasyon hedefinin açıklanmasından da ibaret değildir. Bu tür bir
politikanın gerektirdiği tüm kurumsal düzenlemelerle birlikte uygulamaya
konulmasıyla, para politikası hakkında piyasaların çok doyurucu düzeyde
enformasyona sahip olacakları dünyadaki uygulamalardan bilinen bir gerçektir.
Böylece, ekonomik birimlerin karar alma süreçlerindeki belirsizliklerin önemli
bir kısmı ortadan kalkacaktır.
Ancak, ‘enflasyon
hedeflemesi’ tek başına enflasyonu düşürecek bir iktisat politikası değildir.
Enflasyon hedefinin kuvvetli bir nominal çapa işlevi kazanması, dolayısıyla
başarılı olması, iktisadi temelleri sağlamlaştıran bir politika demetiyle
birlikte ele alınmasına ve iktisadi bekleyişlerin bu politika demetinin hak
ettiği olumlu düzeylerde oluşmasıyla mümkündür.
Çok yakın bir gelecekte, mevcut politikalar hedeflerine
ulaştıkça, bekleyişlerin de olumluya
dönmesi ile birlikte, uygulamalardan
arzu edilen sonuçlar daha gözle görülebilir bir şekilde alınabilecek ve
toplumun tüm kesimleri belli bir rahatlama hissedebilecektir.