69. Hissedarlar Genel Kurul Olağan Toplantısı Açış
Konuşması
Süreyya Serdengeçti
Başkan
Saygıdeğer Hissedarlar, Değerli Konuklar ve Değerli Basın
Mensupları,
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 69. Genel Kurul
Olağan Toplantısına katıldığınız için teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.
Bildiğiniz gibi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ve
Türkiye ekonomisi açısından 2000 yılı geçmiş yıllardan önemli ölçüde farklılık
göstermiştir. 1999 yılının Aralık ayında uygulamaya konulan Enflasyonu Düşürme
Programı, 2000 yılındaki ekonomik gelişmeleri belirleyen en önemli unsur
olmuştur. Programın orta vadeli amaçları, üç yıllık bir sürenin sonunda
enflasyonu tek haneli rakamlara indirmek, reel faiz oranlarını makul bir düzeye
düşürmek, ekonominin büyüme potansiyelini artırmak ve ekonomideki kaynakların
daha etkin olarak kullanımını sağlamak olarak belirlenmişti. Programda, sıkı
maliye politikası ile faiz dışı fazlanın artırılması, yapısal reformlar ve
özelleştirmenin hızlandırılması, enflasyon hedefi ile uyumlu gelirler
politikası, ve kur sepeti artış oranının enflasyon hedefine bağlı olarak
önceden belirlenmesi temel dayanak noktaları olmuştur. Sizlere dağıtılan 2000
Yılı Raporunda, uygulanan program ve ekonominin çeşitli alanlarındaki
gelişmelerin kapsamlı analizleri yer almaktadır.
2000 yılında programda öngörülen enflasyon hedeflerine
ulaşılamamakla birlikte, enflasyonla mücadelede önemli bir aşama kaydedilmiş ve
enflasyon son 14 yılın en düşük seviyesine gerilemiştir. Buna ek olarak, 2000
yılında kamu finansman dengesinde iyileşme sağlanmış, ve önemli yapısal
reformlar uygulamaya konulmuştur.
Kur riskinin azalması ve ekonomik birimlerin öngörü imkanlarının artması sonucunda
2000 yılında faiz oranları hızlı bir şekilde düşmüştür. Faizlerin düşmesi ile
birlikte Hazine’nin iç borçlanma maliyeti azalmış ve iç borç stokundaki artış
kontrol altına alınmıştır.
Faiz oranlarındaki düşüş, 1999 yılındaki hızlı daralmanın
ardından, başta dayanıklı tüketim mallarına yönelik olmak üzere ertelenmiş
tüketim talebinin gerçekleşmesini beraberinde getirmiştir. Ayrıca, bankaların
tüketici kredilerine yönelmeleri ve kredi talebindeki artış ekonominin tekrar
büyüme sürecine girmesini sağlamıştır. Faiz düşüşüne ek olarak, döviz kurlarındaki
belirginlik ile birlikte özel sektör firmalarının verimliliği artırmaya yönelik
yaptığı yenileme yatırımları da 2000 yılındaki büyüme sürecini destekleyen bir
başka unsur olmuş ve 2000 yılında Gayri Safi Milli
Hasıla büyüme hızı yüzde 6,1 olarak gerçekleşmiştir.
Öte yandan, 2000 yılının ikinci yarısında ekonomik duruma
ilişkin bekleyişlerde bir bozulma gözlenmiştir. 2000
yılının Mayıs ayından itibaren TCMB İktisadi Yönelim Anketi’ndeki genel gidişat
eğiliminde iyimserlerle kötümserler arasındaki fark azalmaya başlamış, Kasım
ayında ise kötümser bekleyişler ağırlık kazanmıştır. Anketin enflasyon,
istihdam ve ihracata ilişkin beklentilerinde de yılın ikinci yarısında bir
bozulma gözlenmiştir. Yatırım harcaması eğilimi, 2000 yılının yaz aylarından itibaren
daha az diyenler lehine olan eğilimini artırarak devam ettirmiştir.
Kamu harcamalarının kontrol edilmesi ve ek vergi
düzenlemelerinin katkısıyla vergi gelirlerinde gözlenen artış sonucunda faiz
dışı kamu dengesinde önemli ölçüde iyileşme sağlanmıştır. Ancak, iç talepteki
canlanma, başta ham petrol olmak üzere enerji fiyatlarındaki artış ve Türk
Lirasının reel olarak değerlenmesi ithalatı hızlı bir biçimde artırarak, cari
işlemler dengesinin bozulmasına neden olmuştur. Ayrıca, 2000 yılı içinde Euro’nun
A.B.D. Doları karşısında ortalama değerler ile yüzde
13 civarında değer kaybetmesi, hem Avrupa Birliği ülkelerinden yapılan
ithalatı artırmış, hem de bu ülkelere yönelik ihracatın olumsuz etkilenmesine
yol açmıştır. Bu gelişmeler sonucunda 2000 yılında cari
işlemler açığının GSMH’ya oranı yüzde 4,8’e yükselmiştir.
Cari işlemler açığındaki hızlı artış sürerken, yılın
ikinci yarısında özelleştirme ve yapısal reformlara ilişkin gecikmeler Ağustos
ayı sonlarından itibaren iç ve dış piyasalarda tedirginliği artırarak sermaye
hareketlerini ve faiz oranlarını olumsuz etkilemiştir. Para Kurulu benzeri para
politikasının üzerinde etkisiz olduğu faiz oranlarındaki yükseliş,
portföylerinde yoğun şekilde Devlet İç Borçlanma Senedi tutan bazı bankaların
mali durumlarını bozmuş ve Kasım ayının ikinci yarısında mali piyasalarda
güvensizliği artırmıştır.
Kasım ayı ortasına kadar Net İç Varlıklar ve Net
Uluslararası Rezervler’e ilişkin belirlenen hedefler tutturulmuş, ancak Kasım
ayında bankacılık sisteminde yaşanan kriz sırasında ortaya çıkan yoğun likidite
ihtiyacı Merkez Bankası’nın piyasayı yine yoğun bir biçimde fonlamasını
gerektirmiştir. 22 Kasım ve 30 Kasım tarihleri arasında, açık piyasa işlemleri
kanalıyla, piyasaya 3,9 katrilyon liralık likidite sağlanmıştır. Piyasaya
sağlanan fazla likidite nedeniyle Net İç Varlıklar hedefi büyük ölçüde
aşılmıştır. Ayrıca bu dönemde, döviz talebindeki artış nedeniyle 6 milyar dolar
civarında net döviz satışı da yapılmıştır. Bu gelişmeler sonucunda, Net İç
Varlıklar ve Net Uluslararası Rezervler’e ilişkin hedefler revize edilmiştir.
Aralık ayında IMF’den sağlanan Ek Rezerv Kolaylığı ve Hükümetçe açıklanan
tedbirler finansal piyasalarda kısmi bir rahatlama sağlamış ve kriz sonrası
revize edilmiş olan hedefler, yıl sonu itibarı ile gerçekleştirilmiştir.
Kasım krizinden çıkarılan sonuç; krizin basit
ve kolaylıkla geçiştirilebilecek bir likidite krizi değil, doğal olarak
likidite krizine dönüşen bir bankacılık krizi olarak başladığı şeklindedir.
Konu ile ilgili literatürde de belirtildiği gibi bankacılık krizleri, bir ya da
bir kaç bankada mevduata hücum veya bir ya da bir kaç bankanın ekonomik veya
yasal açıdan yükümlülüklerini yerine getiremez hale gelmesi ile başlamakta, ve
yoğun likidite talebine yolaçmaktadır. Devamında ise, dalgalı kur sisteminde
olmayan ve bankacılık sisteminde yabancı para cinsinden yükümlülüklerin yoğun
olduğu bir çok gelişen piyasa ekonomisinde görüldüğü gibi, yerli paraya atak
meydana gelmektedir.
Ocak ayında, faiz oranlarında gerileme ve sermaye
girişlerinde nisbi bir canlanma gözlenmesine karşın, Kasım ayındaki krizin
başta kamu bankaları olmak üzere bankacılık sisteminin mali yapısında
oluşturduğu hasar, sistemin kırılganlığını artırmıştır. Bu dönemde gerek
yurtdışından gerek yurtiçinden sağlanan fonların vadeleri de gittikçe
kısalmıştır. Yurtdışı kaynaklı fonlar daha çok gecelik işlemlerde
yoğunlaşırken, yerleşiklerin de yatırım aracı tercihleri kısa vadeli yatırım
araçlarından yana olmuştur. Özellikle, Türk lirası mevduat 1 ay vadeli
mevduatta yoğunlaşmış ve bu mevduatın 2000 yılı Ekim ayı sonunda toplam mevduattaki payı yüzde 12 iken 2001 yılı Şubat
ayında yüzde 35’e yükselmiştir. Şubat ayı sonlarında, Hazine ihalesi
öncesinde meydana gelen olaylar sürekli tedirginlik içinde olan piyasalarda
panik ortamı yaratmış, sisteme olan güven tamamen kaybolmuş ve 19 Şubat
tarihinde Türk Lirası yeniden ciddi bir atakla karşı karşıya kalmıştır. Bu
tarihte gerçekleşen bir gün valörlü 7,6 milyar dolarlık döviz talebi döviz
kuruna bir baskı oluşturmuş, bunun gerçekleşmesini engellemek için Merkez
Bankası ertesi gün vadesi gelen repolarını yenilememiş ve bir gün evvel sattığı
dövizlerin 6.1 milyar dolarlık kısmını alış ya da iptal işlemleri sonucu geri
almıştır. Ancak, aradaki fark kadar azalan TL likiditesi, aşırı günlük likidite
ihtiyacı içinde olan kamu bankaları nedeniyle ödemeler sisteminin
kilitlenmesine neden olmuş, öte yandan mevcut döviz kuru sisteminin
sürdürülebilirliğine ilişkin ciddi güven sorunu daha da derinleşmiş, ve
sistemin sürdürülmesinin ekonomiye getireceği zararlar gözönüne alınarak döviz
kurları 22 Şubat tarihinde dalgalanmaya bırakılmıştır.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir konu,
Kasım ayında ve Şubat ayında ortaya çıkan krizlerin çıkış noktaları itibarı ile
farklı niteliklere sahip olduğudur. Kasım ayında ortaya çıkan kriz, biraz evvel
açıkladığım gibi, bankacılık sisteminde ödeme güçlüğü içine giren bankaların
ortaya çıkması, devamında likidite krizi ve sonra kura baskı ve yerli paraya
atak şeklinde gerçekleşmiş iken; Şubat ayındaki kriz, Kasım ayından sonra artan
mali kırılganlığın da etkisi ile doğrudan yerli paraya karşı atak şeklinde
kendisini göstermiştir.
2000 yılında uygulanan programın istenen sonuçlara
ulaşamamasının arkasındaki temel nedenlere bakıldığında, bankacılık sistemine
ilişkin sorunların program başlangıcından önce çözülememiş olması, bir başka
deyişle bankacılık sisteminin rehabilitasyonunun gecikmiş olması göze
çarpmaktadır. Ayrıca program çerçevesinde uygulanan para politikasının para
kurulu kurallarına benzerliği, Merkez Bankası’nın likidite yönetiminde finansal
piyasaların fon ihtiyacını geçmiş yıllara göre daha az dikkate alması sonucunu
doğal olarak beraberinde getirmiş, bunun yanısıra bu uygulama para
politikasının ekonomiye gelecek dışsal şoklar karşısındaki esnekliğini de azaltmıştır.
Bankacılık sektörünün rehabilitasyonunun gecikmesine bağlı olarak bankacılık
sistemindeki sorunların 2000 yılında da devam etmesi, kurala dayalı para
politikası uygulaması üzerinde baskı yaratmıştır. 2000 yılında uygulanan
program çerçevesinde karşılaşılan sorunlardan bir başkası da, programda
görülebilecek olumsuzluklar karşısında döviz rezervlerine destek olacak bir Ek
Rezerv Kolaylığı’nın programın ilk başından itibaren mevcut olmaması olmuştur.
Kasım ve Şubat aylarında meydana gelen olumsuz gelişmeler,
Merkez Bankası’nın kriz sonrasında mali piyasalarda istikrarı öngören
politikalar izlemesini zorunlu hale getirmiştir. Türk Lirasının dalgalanmaya
bırakılmasını takip eden günlerde Merkez Bankası piyasanın likidite ihtiyacını
karşılayarak ödemeler sisteminin yeniden işler hale getirilmesine öncelik
vermiştir. Bu bağlamda Merkez Bankası 26 Şubat’tan itibaren, bankalararası para
piyasasındaki alış ve satış kotasyonlarını düşürmüş, ve açık piyasa işlemleri
ise daha çok kamu bankalarına ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kapsamındaki
bankalara gecelik kotasyon yolu ile kaynak sağlanmasına yönelmiştir. Mart
ayının ortalarından itibaren, açık piyasa işlemleri yolu ile gecelik fonlamanın
yanısıra, piyasaya vadeli fonlama da sağlanmaya başlanmıştır. Bu dönemde,
Merkez Bankası gerekli durumlarda İMKB nezdindeki Repo ve Ters Repo Pazarı ve
kendi nezdindeki bankalararası para piyasası yolu ile piyasadaki fazla
likiditeyi çekme yoluna da gitmiştir. Döviz piyasalarında ise, Merkez Bankası
bankacılık sistemine yoğun döviz depoları ve çoğu zaman sınırlı döviz
müdahaleleri yolu ile kaynak sağlayarak, mali sistemin dış yükümlülüklerini
karşılamasını da sağlamıştır. Mart ayı sonunda ise, yeni istikrar programının
açıklanmasındaki gecikmeye paralel olarak, Merkez Bankası döviz kurlarının
piyasada belirlenmesi ve aşırı dalgalanmaların engellenmesi amacı çerçevesinde,
piyasadan döviz alış ve satışında çoklu fiyat ihalesi uygulamasına başlamıştır.
Bu noktada kamu bankaları operasyonlarına değinmek
istiyorum. Mevcut durumda, daha evvelde kriz dönemlerindeki olumsuz rolüne
değindiğim kamu bankalarının yapısal sorunlarına bağlı yüksek gecelik borçlanma
ihtiyacı, para politikası üzerinde kısıtları beraberinde getirmekte ve mali
piyasalardaki kırılganlığı sürekli kılmaktadır. Bu önemli sorun karşısında,
kısa vadede kamu bankalarının, Hazine’den görev zararı alacakları karşısında
sağlayacağı menkul kıymetler ile Merkez Bankası’ndan repo veya satış karşılığı
temin edecekleri likidite ile, diğer bankalara ve bankadışı kesime olan gecelik
borçlanmalarını azaltmalarına başlanmıştır. Fon bankaları içinde benzer bir
süreç yaşanmakta olup, sözkonusu operasyona paralel olarak, Merkez Bankası ve
Hazine, artan likiditeyi piyasadan ters repo ve bono/tahvil satışları ile
çekmektedirler.
Saygıdeğer Hissedarlar, Değerli Konuklar ve Değerli Basın
Mensupları,
Ekonominin içinde bulunduğu mevcut duruma ilişkin ekonomi
literatürünün işaret ettiği konulardan birisi de, krizlerin hemen sonrasında
döviz kuruna istikrar kazandırmak için sıkı para politikasının kullanımına
ilişkin kısıtlardır. Kriz sonrasında sıkı para politikası her ne kadar
dövizdeki aşırı dalgalanmaları azaltsa da, bu uygulama sonrasında faizlerin
yükselmesinin ülkede, gerek kamu iç borç stokunu, gerekse reel kesimi
olumsuz etkilemesi sözkonusu olmaktadır.
Öte yandan, orta dönemde krizin hemen ardından
karşılaşılan aksaklıkların giderilmesi ve Merkez Bankası Kanunu’ndaki
değişikliklerin uygulamaya konulması
ile birlikte kısa vadeli faizlerin para politikasında aktif bir araç olarak kullanılmasına
uygun bir ortam yaratılmış olacaktır. Kamu sektörünün mali piyasalar üzerindeki
baskısının azaltılması ve bankacılık sektörünün güçlendirilmesi, para
politikasının daha etkin kullanımına imkan verecek ve enflasyonun doğrudan hedeflenmesine yönelik para
politikası uygulamasına temel oluşturacaktır. Ancak, önümüzdeki dönemde
enflasyon hedeflemesi ile ilgili olarak, fiyat endeksinin seçimi, para
politikası araçlarının nihai olarak fiyatları nasıl etkilediği ve ekonomide
fiyatlar üzerinde baskıların nasıl ortaya çıktığını gösteren bir aktarım
mekanizmasının belirlenmesi, hedefleme aralığının ve süresinin belirlenmesi
gibi teknik konular üzerinde çalışmalar sürdürülecektir. Kısaca belirtmek
gerekirse, Merkez Bankası, ortaya çıkan mali krizden sonra kısa vadede finansal
istikrarı gözeten bir politikadan, gerekli koşulların oluşması ile birlikte
fiyat istikrarının sağlanmasına yönelik politika stratejisi uygulamasına
yönelecektir.
Kasım
ve Şubat aylarındaki gelişmeler, ekonominin orta ve uzun vadede istikrar
hedefine ulaşmasının temel köşe taşlarından birisi olan yapısal reformların,
özellikle finans sektörünü ilgilendiren yapısal reformların öneminin geçmişe
göre daha fazla hissedilmesini sağlamıştır. Bu noktada, bir ekonomide sağlıklı
bir biçimde işleyen mali piyasaların önemli pozitif dışsallıklara sahip bir
kamu malı olduğunu hatırlatmakta büyük fayda görüyorum. Kamu bankalarının
sistemdeki yükünün azaltılması gerek borçlanma maliyetlerinin düşürülmesine
gerekse Merkez Bankası’nın para politikası uygulamasındaki esnekliğinin
artmasına daha fazla imkan tanıyacaktır. Yine orta ve uzun dönemde uygulanacak
olan enflasyon hedeflemesi rejiminin başarısı için gerekli koşullardan birisi,
mali sektörün sağlıklı bir biçimde işlemesi ve buna bağlı olarak Merkez Bankası’nın
para politikası araçlarını daha serbestçe kullanması imkanına sahip olmasıdır.
Bu saydığım noktalar, içinde bulunduğumuz dönemde mali sektörün yeniden
yapılandırılması gerçeğinin arkasındaki önemli faktörlerden sadece ilk akla
gelenlerdir. Mali piyasalarda yapılan düzenlemeler ile artan etkinlik, para
politikasının fiyat istikrarı hedefine yönelmesine daha fazla olanak
verecektir.
Bu noktada, orta ve uzun dönemde amacımızı
enflasyonun doğrudan hedeflenmesi politikasına geçiş olarak açıkça belirttiğimiz
bu dönemde uygulanacak para politikasına ilişkin bir takım bilgiler sunmak
isterim. Önümüzdeki dönemde Merkez Bankası, dalgalı kur rejiminin gerektirdiği
bir biçimde döviz piyasalarına sınırlı müdahalede bulunacak, ancak döviz
kurunda aşırı dalgalanmalar durumunda bu dalgalanmaları azaltmaya yönelik
hareket edecektir. Bu dönemde, parasal büyüklüklerin kontrol edilmesi yolu ile
enflasyonla mücadele süreci desteklenecek, buna ek olarak, finansal istikrarın
sağlanması, para politikası uygulamasında önemli bir unsur olacaktır. Uygulama
dahilinde, Merkez Bankası’nın iki temel bilanço büyüklüğü olan “Net
Uluslararası Rezervler” ve “Net İç Varlıklar” hedef olarak izlenmeye devam
edilecektir. Bu hedefler, finansal sistemde istikrarın sağlanması hedefi de gözönünde
bulundurularak belirlenecektir. Merkez Bankası’nın para tabanı talebindeki
artışlar gözönünde bulundurularak para yaratması, Net İç Varlıklar için
belirlenecek olan gösterge değerler doğrultusunda sağlanacaktır. Öte yandan,
finansal sistemde meydana gelecek beklenmedik olumsuz gelişmeler halinde,
Merkez Bankası Net İç Varlıkların gösterge değerlere göre farklılık
göstermesine izin verecektir. Ayrıca yeni uygulama ile, döviz kurundaki
hareketlerin enflasyonla mücadele sürecini olumsuz etkilemesi durumunda Merkez
Bankası, Net İç Varlıkları azaltma yolu ile, kısa vadeli faizleri etkin bir
para politikası aracı olarak kullanabilecektir.
Saygıdeğer Hissedarlar, Değerli Konuklar ve Değerli Basın
Mensupları,
Konuşmamın bu bölümünde, ülkede orta ve uzun dönemli
makroekonomik politikaların şekillenmesinde çok önemli bir yere sahip olacak
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
Tasarısı’ndan bahsetmek istiyorum. Bilindiği üzere, Tasarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda
kabul edilmiş olup, muhtemelen bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Kurulu’nda görüşülecektir. Kanun Tasarısı, 14.01.1970 tarih ve 1211 sayılı
Merkez Bankası Kanunu’nun uygulamaya konulduğu tarihten bu yana geçen 31 yılda
meydana gelen ekonomik gelişmelerin yarattığı gereksinimler gözönünde
bulundurularak, ve Avrupa Birliği normlarına uygun merkez bankacılığının gerektirdiği unsurlar gözetilerek
şekillendirilmiştir. Değişiklik Tasarısı, fiyat istikrarını Merkez Bankası’nın
temel amacı olarak belirlemektedir. Bu doğrultuda Tasarı, Merkez Bankası’nı
ülkede para politikasının belirlenmesi ve uygulanması konularında tek yetkili
ve sorumlu tayin etmekte, Banka’nın uygulayacağı para politikasını ve
araçlarını bağımsız bir biçimde belirlemesine ve kullanmasına imkan
tanımaktadır. Değişiklik Tasarısının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
Komisyonda benimsendiği şekli ile kabul edilmesi halinde, Merkez Bankası
Başkanı, Başkan Yardımcıları, Banka Meclisi Üyeleri arasından seçilecek bir üye
ve Başkanın önerisi üzerine müşterek kararla belirlenecek bir üyeden oluşan
Para Politikası Kurulu oluşturulacaktır. Bu Kurul, Hükümet ile Merkez
Bankası’nın beraber belirleyeceği hedef ve düzenlemelerin saptanmasında önemli
bir rol oynayacaktır. Bununla birlikte, Merkez Bankası, fiyat istikrarını
sağlama amacı ile çelişmemek koşuluyla, hükümetlerin büyüme ve istihdam
politikalarını destekleyecektir.
Bu Değişiklik Tasarısı para politikası uygulamaları üzerinde halen
yürürlükteki Kanun’da yeralan bir çok
kısıtı da kaldırmış ve yeni imkanlar getirmiştir.
Değişiklik Tasarısı ile para politikası
uygulamasında şeffaflık ve hesapverilebilirlik gibi kavramlar ön plana
çıkmaktadır. Örneğin, Merkez Bankası Başkanı’nın, Bakanlar Kurulu’na Merkez
Bankası’nın faaliyetleri ve para politikası uygulaması ile ilgili yılda 2 kere
rapor ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Bütçe Plan Komisyonu’na yine yılda 2 kere
bilgi vermesi, ayrıca Merkez Bankası’nın hazırlanacak raporlar ile kamuoyunu
para politikası uygulaması konusunda aydınlatması ile, politika uygulamasında
şeffaflık ve hesapverilebilirlik sağlanmış olacaktır. Buna ek olarak, Tasarı
ile, belirlenen enflasyon hedeflerine
ulaşılamaması veya ulaşılamama olasılığının ortaya çıkması durumunda
Hükümet’in ve kamuoyunun nedenleri hakkında bilgilendirilmesi prensibi kabul
edilmektedir. Ayrıca, Değişiklik Tasarısı ile bankanın bilanço ve kar ve zarar
hesaplarının bağımsız kuruluşlarca denetim imkanının da açıkca hükme
bağlanması, şeffaflığı artıran bir başka unsurdur.
Yeni dönemde, temel hedefini gerçekleştirmede
etkinliğinin artırılması amacı doğrultusunda ve finansal sistemde istikrarı
sağlama görev ve yetkisi çerçevesinde Merkez Bankası, mali sistemin alt
yapısının güçlendirilmesi ve sistemdeki risklerin belirlenmesi amacı ile çalışmalar
yapma ve gerekli tedbirler alma ile yetkili kılınmıştır. Kamu bankalarının mali
sistem üzerindeki yükünün giderilmesi ve bankacılık sisteminin yeniden
yapılandırılmasının yanısıra, kamu
kesimi finansman ihtiyacının azaltılması ve yeniden yapılandırılmasını
sağlayacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi, ekonomide etkinliğin artmasını ve
fiyat istikrarının sağlanmasını da beraberinde getirecektir. Değişiklik
Tasarısı ile, devlet iç borçlanma senetlerinin doğrudan alımı da dahil olmak
üzere herhangi bir şekilde, Merkez Bankası’nın Hazine’ye ve kamu sektörüne
doğrudan borç vermemesi ilkesi de – ki Maastricht kriterlerinin en
önemlilerinden biridir- kabul edilmiş
olacaktır. Ancak bu ilke, içinde bulunduğumuz dönemin operasyonlarımıza ilişkin
özellikleri gözönüne alınarak, altı ay sonra yürürlüğe girecektir.
Konuşmamı bitirmeden önce vurgulamak isterim ki,
Türkiye’nin son zamanlarda geçirdiği olağandışı günler Türk ekonomisinin orta
vadede hak ettiği yere gelmesinin ve Avrupa’nın bir parçası olmasının önünde
bir engel teşkil etmemelidir. Bilakis, içinde bulunulan günler Türkiye’nin
hedeflerine ulaşmakta attığı adımların daha da sağlamlaştırılmasına zemin
hazırlamalıdır.
Bu dönem, enflasyonla mücadele ve ekonominin büyüme
potansiyelinin artırılması yolunda gerekli yapısal önlemlerin alındığı ve bilgi
çağının gerektirdiği donanımlara sahip olmak için kararlı adımların atıldığı
bir dönem olmalıdır. Türkiye’nin yakın bir gelecekte ekonomik ve sosyal yönden
hak ettiği seviyelere ulaşması, toplumsal uzlaşma ile bugün alınacak ekonomik
kararlara ve atılacak tutarlı adımlara bağlı olacaktır.
Hepinizi saygı ile selamlıyorum.