TBMM
PLAN
VE BÜTÇE KOMİSYONU
MERKEZ
BANKASI SUNUŞU
KASIM 2001
Sayın Başkan, Plan ve Bütçe Komisyonunun
Değerli Üyeleri,
Bugün sizlere Merkez Bankamızın, 2001 yılı Şubat krizinden
itibaren uygulamakta olduğu para politikası ve 2001 yılının geri kalan
dönemiyle, 2002 yılında uygulayacağı para politikası konusunda bilgi vereceğim.
Bu amaçla; öncelikle Ülkemizde yaşanan Şubat krizinin nedenleri ve kriz
sonrasında Mart ve Nisan aylarında uyguladığımız para politikasından kısaca söz
edeceğim. Konuşmamın üçüncü kısmını Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ve bu
program doğrultusunda uyguladığımız para politikası oluşturacak. Daha sonra
Ülkemiz ekonomisinin genel durumu üzerinde duracak; gelecek döneme ilişkin
olası gelişmelerden söz ettikten sonra, konuşmamın son kısmında, Bankamızın
nihai olarak uygulamayı amaçladığı enflasyon hedeflemesi rejimi hakkında bilgi
vererek, konuşmamı bitireceğim.
Türkiye ekonomisi açısından 2000 yılı, geçmiş
yıllardan önemli ölçüde farklılık göstermiştir. İlk defa döviz kuruna dayalı
olan bir istikrar programı 1999 yılının Aralık ayında uygulamaya konulmuştur.
Programın orta vadeli amaçları; üç yıllık bir sürenin sonunda enflasyonu tek
haneli rakamlara indirmek, reel faiz oranlarını makul bir düzeye düşürmek,
ekonomideki kaynakların daha etkin olarak kullanımını sağlamak ve ekonominin
büyüme potansiyelini artırmak olarak belirlenmişti. Programda, sıkı maliye
politikası ile faiz dışı fazlanın artırılması, yapısal reformlar ve
özelleştirmenin hızlandırılması, enflasyon hedefi ile uyumlu gelirler
politikası ve kur sepeti artış oranının enflasyon hedefine bağlı olarak önceden
belirlenmesi, temel dayanak noktaları olmuştur.
2000 yılında programda öngörülen enflasyon
hedeflerine ulaşılamamakla birlikte, enflasyonla mücadelede önemli bir aşama
kaydedilmiş ve enflasyon son 14 yılın en düşük seviyesine gerilemiştir. Buna ek
olarak, 2000 yılında kamu finansman dengesinde iyileşme sağlanmış ve önemli
yapısal reformlar uygulamaya konulmuştur. Kur riskinin azalması ve ekonomik
birimlerin öngörü imkanlarının artması sonucunda, faiz oranları hızlı bir
şekilde düşmüştür. Bu ekonomik ortam, bir yandan yurt içine sermaye girişini
özendirmiş ve bankaların daha fazla kredi arz eder duruma gelmelerine yol
açmış, öte yandan da yurt içi talebi uyarmıştır. Böylelikle, ekonomi tekrar
büyüme sürecine girmiştir. Faiz düşüşüne ek olarak döviz kurlarındaki
belirginlik, özel sektör firmalarının verimliliği artırmaya yönelik yenileme
yatırımlarını da hızlandırmış ve bu olgu 2000 yılındaki büyüme sürecini
destekleyen bir başka unsur olmuştur.
Ancak, bir yandan, iç talepteki canlanma ve
başta ham petrol olmak üzere enerji fiyatlarındaki yükselme, öte yandan, döviz
kurundaki artışın hedef alınan enflasyona göre belirlenmesi, buna karşılık
enflasyon gerçekleşmelerinin hedef alınan enflasyonun üzerinde kalmasının Türk
lirasının reel olarak değerlenmesine yol açması nedenleriyle; ithalat hızlı bir
biçimde artmış ve cari işlemler dengesi bozulmuştur. Ayrıca, 2000 yılı içinde
euro’nun ABD doları karşısında değer kaybetmesi, hem Avrupa Birliği
ülkelerinden yapılan ithalatı artırmış, hem de bu ülkelere yönelik ihracatın
olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Böylelikle, 2000 yılında cari işlemler
açığının GSMH’ya oranı yüzde 4,8’e yükselmiştir. Bu, 2000 yılında uygulanan
programın istenen sonuçlara ulaşamamasının arkasındaki temel nedenlerin
ilkidir.
İkinci temel neden, özelleştirme ve yapısal
reformlara ilişkin gecikmelerdir. Özellikle, bankacılık sistemine ilişkin
sorunların program başlangıcından önce çözülememiş olması önemli bir engel
oluşturmuştur. Kamu bankalarının kısa vadeli yüksek borçlanma ihtiyacı içinde
olmaları durumuna son verilememiştir. Yapısal reformlara ilişkin gecikmeler,
Ağustos ayı sonlarından itibaren iç ve dış piyasalarda programın
sürdürülebilirliğinin giderek daha fazla sorgulanmasına yol açmıştır. Bu ortam,
tedirginliği artırarak sermaye hareketlerini ve faiz oranlarını olumsuz
etkilemiştir. Para kurulu benzeri para politikasının faiz oranlarında yaşanan
yükseliş karşısında hareket alanının sınırlı olması, portföylerinde yoğun
şekilde devlet iç borçlanma senedi tutan bazı bankaların mali durumlarının
bozulmasına yol açmış, ve bu süreç sonunda, Kasım ayının ikinci yarısında, mali
piyasalarda güvensizlik had safhaya çıkmıştır. Sonuçta, doğal olarak, diğer
sabit veya öngörülebilir döviz kuru sistemi uygulayan ülkelerde olduğu gibi,
likidite krizine dönüşen bir bankacılık krizi boy göstermiştir.
Programın istenilen sonuçları vermemesinin
üçüncü nedeni, programda görülebilecek olumsuzluklar karşısında döviz
rezervlerine destek olacak bir “Ek Rezerv Kolaylığı”nın programın başından
itibaren mevcut olmamasıdır.
Kasım krizi, döviz kuruna dayalı istikrar
programlarının zayıf noktalarını göstermesi açısından da önemlidir. Diğer
benzeri istikrar programlarında da görüldüğü gibi, bankacılık sistemindeki
kırılganlıklar, dışsal şoklar ve olumsuz beklentilere sebebiyet veren
gelişmeler döviz kuru rejiminin sürdürülebilirliğini ortadan kaldırmaktadır.
Bankacılık ve döviz krizleri arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar, sabit
döviz kuru rejimi çerçevesinde, bankacılık sektöründeki problemlerin genellikle
döviz krizi öncesi ortaya çıktığını ve birbirini besleyen bir süreç yaratarak
krizin şiddetini artırdığını göstermektedir. Diğer bir deyişle, sabit ya da
artış hızı sabit döviz kuru politikası uygulayan bir merkez bankası, bankacılık
sistemindeki zayıflıklardan kaynaklanan likidite ihtiyacı nedeniyle
birbirleriyle çelişen iki amaçla karşı karşıya kalmaktadır. Bu merkez bankası,
ya mevcut iktisadi programın temel dayanaklarından birisi olan sabit artış
hızlı döviz kuru politikasını sürdürebilmek için rezervlerinin erimesi ve yurt
içi faiz hadlerinin kontrolsüz yükselmesi pahasına kuru savunmayı tercih
edecek, ya da finansal sistemdeki istikrarın sağlanmasına öncelik verip kuru
savunmaktan vazgeçerek sisteme likidite bırakacak ve uygulanan programın bir
anlamda sona erdiğini ilan etmiş olacaktır.
Sayın Başkan, değerli üyeler, bu vesile ile
bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Nasıl bir döviz kuru rejimi
uygulanacağına, genellikle merkez bankalarıyla hükümetler birlikte karar
vermektedirler. Bu rejim çerçevesinde uygulanacak döviz kuru politikası ise
merkez bankalarının sorumluluğunda olmaktadır. Nitekim, hem bir önceki yasal
çerçevede, hem de Bankamız Kanunu’nun yeni biçiminde bu anlayış hakimdir. Hal
böyle olunca, Kasım krizi sırasında giderek artan döviz talebine rağmen, Merkez
Bankası’nın bu talebin daha da şiddetlenmesine yol açacak ve uygulanan döviz
kuru rejimini sona erdirecek olağanüstü bir likidite genişlemesine gitmesi
düşünülemezdi. Zira, bu tür bir davranış, uygulanan döviz kuru rejiminin ve dolayısıyla
programın sona erdiğini ilan etmekle eş anlamlı olurdu.
Merkez Bankası, Kasım 2000 krizi sırasında bu
kısıtları dikkate alarak hareket etmiştir. Aksine bir karar oluşmadığı dikkate
alınarak, mevcut kur rejiminin sürdürülmesine çalışılmış ve 6 milyar dolar
civarında net döviz satışı yapılmıştır. Bu işlemler sonucu, piyasadan çekilen
Türk lirası likiditenin yeniden piyasaya döndürülebilmesi amacıyla, 22 Kasım ve
30 Kasım tarihleri arasında, açık piyasa işlemleri kanalıyla, piyasaya 3,9
katrilyon liralık likidite sağlanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda, programın
Merkez Bankası bilançosuna koyduğu kısıtlar dışına çıkılmış ve bu kısıtların
revize edilmesi zorunluluğu doğmuştur. Aralık ayında IMF’den sağlanan “Ek
Rezerv Kolaylığı” ve Hükümetçe açıklanan tedbirler, Kasım 2000 krizinin
atlatılmasını sağlamıştır.
Kasım krizi sonrası iki temel sorun boy
göstermiştir. Birincisi, krizle birlikte yükselen faiz oranları, IMF ile
varılan anlaşma sonrasındaki gerilemeye karşın, döviz kurundaki artış hedefinin
çok üzerinde seyretmeye başlamıştır. Başka bir ifadeyle, faiz oranları ve kur
artış hızı hedefi arasında önemli bir uyumsuzluk oluşmuştur. İkincisi, krizin
başta kamu bankaları olmak üzere bankacılık sisteminin mali yapısında
oluşturduğu hasar sistemin kırılganlığını artırmıştır.
Bu uyumsuzluk ve artan kırılganlık, Şubat
2001 sonlarındaki Hazine ihalesi öncesinde meydana gelen siyasi gerginlik ile
birleşince, sürekli tedirginlik içinde olan piyasalarda panik ortamı oluşmuş,
sisteme olan güven tamamen kaybolmuş ve 19 Şubat 2001 tarihinde Türk lirası
yeniden ciddi bir atakla karşı karşıya kalmıştır. Bu tarihte gerçekleşen bir
gün valörlü 7,6 milyar dolarlık döviz talebi, döviz kuruna önemli bir baskı
oluşturmuştur. Bu baskının kalkması için, Merkez Bankası ertesi gün vadesi
gelen repolarını yenilememiş ve bir gün evvel sattığı dövizlerin 6,1 milyar
dolarlık kısmını alış ya da iptal işlemleri sonucu geri almıştır. Ancak,
aradaki fark kadar dövizin satılması nedeniyle azalan Türk lirası likiditesi,
günlük aşırı likidite ihtiyacı içinde olan kamu bankalarının sorunlarının daha
da ağırlaşmasına yol açmıştır. Böylelikle, Ülkenin ödemeler sistemi
kilitlenmiş, öte yandan, mevcut döviz kuru sisteminin sürdürülebilirliğine
ilişkin ciddi güven sorunu daha da derinleşmiştir. Nitekim, döviz kuru
rejiminin sürdürülmesine imkan kalmamış ve döviz kurları 22 Şubat tarihinde
dalgalanmaya bırakılmıştır.
Burada altını çizmek istediğim husus, diğer
sabit ya da artış hızı sabit döviz kuruna dayalı istikrar programlarında da
gördüğümüz gibi, az önce belirttiğim koşullar altında döviz kurunu savunmaya
çalışmanın, tüm rezervlerimizin kaybına yol açacağı ve o andaki iktisadi
temellerle bağdaşmayan bir politika olacağı idi. Bu tartışmalara ilişkin olarak
iki önemli husus üzerinde durmak istiyorum: Birincisi, güven bunalımı ile
çökmüş bir sabit ya da artış hızı sabit kur rejiminin yerine aynısını koyarak
kaybolan güveni sağlamak imkansızdır. Ekonomik birimlerin bir önceki kur
rejimine güvenleri kalmamışsa, hemen sonra benzer bir kur rejimine güvenmeleri
için de bir nedenleri yoktur. İkincisi, uluslararası finansal piyasaların
giderek artan bütünleşmesi, sabit döviz kuru rejiminin uygulanmasını
zorlaştıran bir faktördür. (Slayt 6) Son yıllarda bir
çok gelişmekte olan ülkenin sabit döviz kuru rejimini terk ederek dalgalı döviz
kuru rejimine geçmesi bir tesadüf değildir. 1990 yılında gelişen piyasalar
tanımına dahil olan ülkelerin sadece yüzde 22’si dalgalı döviz kuru rejimi
uygularken, bu oran 2001 yılında yüzde 50’ye ulaşmıştır.
Sayın Başkan, değerli üyeler, şimdi kısaca
Şubat 2001 krizi sonrasında Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın açıklanmasına
kadar olan dönemde yürütülen para politikasına değinmek istiyorum.
Dalgalı kur rejimine geçilmesiyle birlikte,
Kasım 2000 krizinden sonra oluşan iki temel sorundan ilki olan faiz oranı-kur
artış hızı uyumsuzluğu sorunu ortadan kalkmıştır. Merkez Bankası, bu dönemde
ikinci temel sorunun çözümüne odaklanmıştır. Diğer bir deyişle, Şubat 2001
krizini takip eden iki ay boyunca, Merkez Bankası piyasanın likidite ihtiyacını
karşılayarak ödemeler sisteminin yeniden işler hale getirilmesine öncelik
vermiştir.
Bu vesile ile, Merkez Bankası’nın sisteme
likidite vermesinin önündeki engelleri ortadan kaldıran iki temel unsuru
vurgulamak isterim. Bu iki unsur, Merkez Bankası’nın Kasım krizi sırasında
izlediği politikaları eleştirenler tarafından tümüyle gözden kaçırılmaktadır.
Birincisi, dalgalı kura geçilmesi ile birlikte savunulacak bir döviz kuru
düzeyi kalmamıştır. Konuşmamın ilk bölümünde bu noktanın ayrıntılarına
girmiştim. İkincisi, Aralık ayından başlayarak bazı bankalar Tasarruf Mevduatı
Sigorta Fonu’na (TMSF) alınmış, böylelikle, bankacılık sisteminde Kasım
krizinin öncesinde oluşan “iyi banka-kötü banka” ayrımını ortadan kaldırmayı
amaçlayan süreç başlamıştır.
Merkez Bankası 26 Şubat’tan itibaren, bankalararası para
piyasasındaki alış ve satış kotasyonlarını düşürmüş; açık piyasa işlemleri ile
daha çok kamu bankalarına ve TMSF kapsamındaki bankalara gecelik kotasyon yolu
ile kaynak sağlanmasına yönelmiştir. (Slayt 9) Mart ayının ortalarından itibaren,
açık piyasa işlemleri yolu ile gecelik fonlamanın yanı sıra, piyasaya vadeli
fonlama da sağlanmaya başlanmıştır. Bu dönemde, Merkez Bankası gerekli
durumlarda İMKB nezdindeki Repo ve Ters Repo Pazarı ve kendi nezdindeki
bankalararası para piyasası yolu ile piyasadaki fazla likiditeyi çekme yoluna
da gitmiş, ayrıca daha sonra detaylı olarak sunacağım döviz müdahaleleri ile de
yine fazla likiditeyi çekmiştir.
Ayrıca, Merkez Bankası, bankacılık sistemine
yoğun döviz depoları vererek ve (Slayt
11) döviz müdahaleleri yolu ile döviz kaynağı sağlayarak, mali
sistemin dış yükümlülüklerini karşılamasını sağlamıştır. Mart ayı sonunda ise,
yeni istikrar programının açıklanmasındaki gecikmeye paralel olarak, Merkez
Bankası döviz kurlarının piyasada belirlenmesi ve aşırı dalgalanmaların
engellenmesi amacı çerçevesinde, piyasadan döviz alış ve satışında çoklu fiyat
ihalesi uygulamasına başlamıştır.
Sayın Başkan, değerli üyeler,
İzninizle, konuşmamın bu bölümünde Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı ve bu program çerçevesinde para politikası
uygulamasından bahsetmek istiyorum.
Yeni programın ana amacı ekonomik istikrarı
sağlayarak Ülkemizi sürdürülebilir bir büyüme sürecine sokmaktır. Sıkı para ve
maliye politikalarının uygulanması, iktisadi etkinliği artırmaya ve bankacılık
ile kamu finansmanı alanlarındaki yapısal problemleri çözmeye yönelik yapısal
reformların gerçekleştirilmesi ve sosyal diyaloğun güçlendirilmesi; programın
temel taşlarıdır.
Kamu bankalarına ilişkin bir çok tedbir
alınmıştır. Bu bankaların yeniden yapılandırılma süreçleri başarıyla
tamamlanmış, bankalardaki yönetişim yapısı iyileştirilmiş, karar alma sürecinin
etkinleştirilmesi için deneyimli banka yöneticilerinden oluşan bağımsız bir
ortak yönetim kurulu oluşturulmuş, fon yönetimleri daha etkin hale getirilmiş,
bu bankalara görev zararları karşılığı menkul kıymet verilmiş, yeni görev
zararlarına neden olunmaması için gerekli yapı kurulmuş ve mevduatlara ortak
faiz uygulamasına başlanmıştır.
Hiç şüphesiz, TMSF bünyesindeki bankaların
sorunlarının en kısa sürede çözüme kavuşturulması, mali sistemin istikrarı ve
kamu maliyesine getirdikleri yükün azaltılması bakımından, önem taşımaktadır.
Bundan dolayı, TMSF bünyesindeki bankalara ilişkin olarak da birçok tedbir
alınmıştır. Bu bankalar için, Demirbank dışındaki bankaları kapsayacak şekilde
bir ortak yönetim kurulu oluşturulmuş, sermaye ihtiyaçlarının karşılanması
amacıyla Hazine tarafından TMSF’ye, TMSF tarafından bu bankalara menkul kıymet
verilmiş, birleştirme ve satış prosedürlerine ilişkin eylem planı ve takvim
ortaya konulmuştur. Programın TMSF bünyesindeki bankalar konusundaki genel
yaklaşımı, bu bankaları yeniden yapılandırarak satılmalarını sağlamak, satışın
gerçekleşememesi halinde ise bu bankaları mevduat ve diğer yükümlülükleri için
ilan edilen tam garanti kapsamında tasfiye etmektir. Bu bankaların mudi ve
alacaklılarına verilen tam garantinin ortaya çıkaracağı finansman ihtiyacı
için, TMSF’ye verilen Hazine kağıtları karşılığında oluşan borcun silinmesine
imkan veren Bankalar Kanunu’ndaki yeni düzenleme ile söz konusu garanti daha da
sağlamlaştırılmıştır.
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı özel bankalara
yönelik olarak da birçok düzenleme içermektedir. Bu düzenlemelerin temel amacı,
bankaların bir an önce sağlıklı bir yapıya kavuşmalarını sağlamaktır. Bunun
için bankalardan sermaye yapılarını güçlendirmeleri istenmiş, banka
birleşmelerini kolaylaştırıcı ve teşvik edici hukuki altyapı sağlanmış,
bankaların maliyetlerini düşürerek daha verimli çalışması ve alacakların
yeniden yapılandırılması ile bağlı iştirak ve gayrimenkul satışı konularında
düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.
Ekonomik etkinliğin artırılması için de bir çok yapısal reform yapılmıştır. Bunlara örnek olarak, Türk Telekom Yasası, Türk Telekom yönetim kurulunun profesyonelleştirilmesi, Şeker Yasası’nın TBMM’de kabulü, Tütün Yasası’nın TBMM’de kabulü (Cumhurbaşkanınca veto edildi, parlamentoya yeniden sunulacak), Uluslararası Tahkim’e ilişkin anayasal değişiklik, Doğalgaz Piyasası Yasası, Elektrik Piyasası Yasası ve Sivil Havacılık Yasası verilebilir.
Yapısal reformlar hakkında son olarak maliye
politikası ve şeffaflık konularında gerçekleştirilen düzenlemeler hakkında
bilgi vereceğim. Maliye politikasının güçlendirilmesi ve şeffaflığının
sağlanması için, 2001 yılı içerisinde 36 bütçe içi ve 6 bütçe dışı fonun 2002
yılı itibarıyla tasfiyesine ilişkin yasal düzenlemelerin tamamlanması, yeni
vergi önlemlerinin alınması, vergi numarası sisteminin uygulamaya konularak
vergi denetiminin güçlendirilmesi, Kamu Borçlanma Kanunu’nun Meclis’e sunulması
gibi düzenlemeler hedeflenmiştir. Kamuda kaynak tahsisi sürecinde şeffaflık ve
hesap verebilirliğin sağlanması, rasyonel olmayan müdahalelerin bir daha geri
dönüş olmayacak şekilde önlenmesi, iyi yönetişimin ve yolsuzlukla mücadelenin
güçlendirilmesi ve bütün bunları etkin, esnek ve şeffaf bir şekilde hayata
geçirecek yapısal unsurların yasal altyapısının oluşturulması da, diğer bir
önemli amaç olmaktadır.
2001 yılı sonu için programın koyduğu faiz
dışı bütçe fazlası hedefi uluslararası ölçütler açısından son derece iddialı
bir hedeftir. Merkez Bankası açısından, memnuniyetle ifade etmek isterim ki, bu
hedefin tutturulacağı, hatta aşılacağı belli olmuştur. Gerçekleştirilen yapısal
reformlar sayesinde, kamu kesimi dengesini bozucu ve iktisadi gerekçelerden
yoksun politikaların uygulanma olasılığı da azaltılmıştır.
Ancak, bu bağlamda maliye politikası hakkında
çok önemli gördüğümüz bir hususun altını çizmek istiyorum: mali uyumun
kalitesi. Diğer ülkelerin tecrübelerine baktığımızda, kalıcı ve beklentiler
üzerinde olumlu etki yaratan mali uyumların özellikle cari harcamalardaki
(ücret, transfer ve sübvansiyon harcamaları) düşüşe dayalı uyumlar olduğunu
görmekteyiz. Buna karşın, vergi artışları ve yatırım harcamalarındaki azalışa
dayanan mali uyum programlarının genellikle kalıcı olmayıp, beklentiler
üzerinde de olumlu etki yaratamadığı gözlenmektedir. Bu tecrübenin ışığı
altında, mali disiplinin gerçekleştirilmesinde vergi artışları ve kamu yatırım
harcamalarındaki kesintiye ağırlık vermek yerine cari harcamaları azaltıcı
tedbirler üzerine yoğunlaşmamız gerektiğinin altını çizmek istiyorum.
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı çerçevesinde
para politikasının temel amacı enflasyonu kontrol altına almak ve gerekli
önkoşullar gerçekleştiğinde enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçerek fiyat
istikrarının sağlanması olarak belirlenmiştir. Dalgalı döviz kuru rejimine
geçilen 22 Şubat 2001 tarihinden itibaren, döviz kuru, artık enflasyonist
beklentileri hedeflenen enflasyon oranına yönelten bir politika aracı olma
işlevini yitirmiştir. Bu durum, Merkez Bankası vaziyeti para tabanı kaleminin
nominal çapa görevini üstlenmesine neden olmuştur.
Para politikası uygulamalarında nominal
çapalar temel olarak iki sebepten dolayı kullanılmaktadır. Bunlar, ekonomik
birimlerin karar verme süreçlerinde kolay anlaşılabilir ve gözlemlenebilir
büyüklüklere ihtiyaç duymaları ve nominal çapaya yönelik hedeflere
ulaşılmasının beklentileri arzulanan yönde etkilemesi ve koordine etmesidir.
Para politikası uygulamalarında kullanılabilen nominal çapalar döviz kuru, enflasyon ve parasal büyüklükler
olmaktadır. Kur çapası 2000 yılı programında kullanılmış ve kriz döneminde
bahsedilen nedenlerle terk edilmiştir. Enflasyon hedeflemesi rejiminde,
hedeflenen enflasyon oranı, temel amacı fiyat istikrarı olan bir merkez bankası
için en ideal nominal çapa olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat Ülkemizde bu
çapanın kullanılabilmesi için önkoşulların bir kısmı henüz sağlanamamıştır.
Bu gerçekler ışığında, kullanabileceğimiz tek
nominal çapa, bir tür parasal büyüklük çapası olan parasal tabanın artış
hızının belli bir düzeyde hedeflenmesidir. 15 Mayıs 2001 tarihinde genel
çerçevesi kamuoyuna açıklanan para politikası bu saptamadan yola çıkmaktadır. (Slayt 19) Para tabanı,
Merkez Bankası bilançosundan alınan iki kalemin, net iç varlıklar ve net dış
varlıkların toplamıdır. Uygulanan program, enflasyonist bir parasal genişlemeye
yol açmamak için, net iç varlıklara üst sınır getirmekte, net dış varlıkların
esasını oluşturan net uluslararası rezervlerin de dönemsel değişimler için
alabileceği taban değerleri belirlemektedir.
Sayın Başkan, değerli üyeler,
Yasasının yeni biçimi çerçevesinde Merkez
Bankası’nın temel amacı fiyat istikrarının sağlanmasıdır. Bu hedefe yönelik
olarak kullanılacak temel araç, kısa vadeli faiz oranlarıdır. Para
politikasının uygulanmasında, para tabanının düzeyindeki gelişmeler para tabanı
için belirlenen hedeflerle karşılaştırılmakta, buna ilave olarak, enflasyonun
öncü göstergelerindeki daha sonra değineceğim gelişmeler dikkatle incelenmekte
ve bu inceleme sonucunda enflasyonu artırıcı bir gelişme öngörülüyorsa, kısa
vadeli faiz oranlarında gerekli görülen değişikler yapılmaktadır.
Bu bağlamda altını çizmek istediğim nokta, iç
borcun sürdürülebilirliğine ilişkin kaygıların Merkez Bankası’nın kısa vadeli
faizleri etkin bir şekilde kullanmasını güçleştirdiği gerçeğidir. Merkez
Bankası’nın ileriye dönük enflasyonist gelişmelerin ışığında faiz oranlarında
yaptığı değişiklikler, iç borcun sürdürülebilirliğine ait endişelerin varlığı
nedeniyle beklenen etkileri gösteremeyebilmektedir. Bu durum ise, para politikasının
ekonomideki nominal çapa görevini etkin bir şekilde yerine getirememesine
sebebiyet verdiği için, Merkez Bankası’nın enflasyona karşı sürdürdüğü
mücadeleyi baltalamaktadır.
Bu bilgilerin ışığı altında, kısaca, Merkez
Bankası’nın 2001 yılının Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında faiz oranlarında
yapmış olduğu değişiklikler hakkında bilgi vermek istiyorum. Merkez Bankası,
Temmuz ayında Arjantin ekonomisinde gözlenen ve diğer yükselen piyasa
ekonomilerini olumsuz etkileyecek gelişmeler ile, yine aynı dönemde Türkiye
ekonomisinde yaşanan, beklentileri olumsuz yönde etkileyen gelişmelerin,
enflasyon eğilimini döviz kurları yoluyla yukarıya doğru değiştirme tehlikesini
gözönüne alarak, kısa vadeli faiz oranlarını yükseltmiştir.
Daha sonra, Merkez Bankası müdahalesinin yok denecek kadar azaldığı bir
dönemde döviz piyasasının kendi iç dinamikleri doğrultusunda dengeye gelmesi,
cari işlemler fazlasının artması, bankaların dış kredi anlaşmaları imzalamaları
gibi döviz kurlarının belirli bir düzeyde istikrara kavuşmasını sağlayan
gelişmeler ile, iç talep baskısının olmaması, iç ve dış piyasalarda
ekonomimizin gerçekleştirilen yapısal reformlar, kur rejimi, uygulanmakta olan
para ve maliye politikaları açısından Arjantin ekonomisine kıyasla önemli farklılıklara
sahip olduğunun giderek daha anlaşılır hale gelmesi gibi enflasyonist eğilimi
olumlu yönde etkileyecek gelişmeler ışığında, Merkez Bankası, Ağustos ayının
başında, sonunda ve Eylül ayının başında olmak üzere üç defa kısa vadeli faiz
oranlarını düşürmüştür.
Döviz kuru politikasına gelince, Mayıs ayı başında, Merkez Bankası,
dalgalı kur rejimi çerçevesinde, döviz kurlarının piyasada arz ve talep
koşullarına göre oluşacağını ve ancak aşırı dalgalanmalarda döviz kurlarına
müdahale edeceğini açıklamıştı. Ayrıca, program çerçevesinde IMF tarafından
sağlanan ek dış kaynaktan Hazine’ye aktarılan kısımdan iç finansman amaçlı
kullanımların Türk lirası likiditeyi artırıcı etkisini gidermek için programlı
döviz satış ihaleleri başlatılmıştır.
Kasım 2000 -Şubat 2001 krizlerine yol açan
temel nedenlerden bir tanesi de, daha önce değinildiği gibi, bankacılık
sistemindeki bozukluklardır. Bu bozuklukların başında, sistemin taşıdığı yüklü
miktarda açık pozisyon gelmekteydi. Bu olgu, dalgalı kur rejiminin ilk
aylarında döviz kuru üzerinde baskı yaratmıştır. Bankacılık sisteminin açık
pozisyonu, Merkez Bankası’nca kriz sonrasındaki ilk beş ayda 7 milyar dolarlık
döviz satışı ile, kamu ve TMSF bankalarına 8.1 milyar dolarlık görev zararı karşılığı
döviz cinsinden ya da dövize endeksli Hazine kağıtları verilmesi yollarıyla
büyük ölçüde kapanmış ve kur üzerindeki baskı göreli olarak azalmıştır. Ayrıca,
Haziran ayı içinde gerçekleştirilen 6.6 milyar dolarlık borç takası da
bankaların açık pozisyonlarının kapatılmasına yardımcı olmuştur. Ülke
deneyimlerine bakıldığında, dalgalı kur rejimine geçiş ile birlikte ilk
aşamalarda yapılan bu müdahalelerin döviz kurunun istikrar kazanması için
kaçınılmaz olduğu, ancak uzun dönemde, söz konusu müdahalelerin yoğun bir
şekilde sürmesi durumunda, ekonomik birimlerin kurun denge değerini bulduğuna
inanmadığı görülmektedir. Bu nedenle, Merkez Bankası, açık pozisyonların
yarattığı baskının hafifletilmesinin ertesinde, çok az müdahale edeceğini
açıklamış olup, halen bu uygulamaya devam etmektedir. Slayt 21, bankaların açık
pozisyonlarının kapatılması ile döviz kurunun daha az oynak hale geldiğini
göstermektedir.
Sayın Başkan, değerli üyeler, bu noktada
döviz kuru rejimi ve dolarizasyonla ilgili çok önemli bir hususa dikkatinizi
çekmek istiyorum. Birçok sivil toplum örgütü, iktisadi temellerin çok uzun
yıllardır bozuk olmasının, bu bozukluğu gidermeye yönelik bir çok programın
başarısızlığa uğramasının ve yaşanan krizlerin uygulanan politikalara olan
güveni temelinden sarsmasının doğal bir sonucu olarak oluşan dolarizasyon
sürecini durdurmak için üç ay evvel “Türk Lirasına İtibar Kampanyasına” katılım
göstermiştir. Basında geniş yankı bulan, olması gerektiği gibi sivil toplum
örgütlerinin inisiyatifinde gelişen Türk Lirasına İtibar Kampanyası, şimdilik
arkası gelmemekle beraber, Türkiye’de bugüne kadar dolarizasyona karşı ortaya
çıkan en önemli tepkidir. Hiç şüphesiz, temel nedenleri ortadan kaldırmadan
sadece kampanya ile sonuç almak mümkün değildir. Ancak tepkinin neden bu
dönemde ve hangi ortamda çıktığına bakarsak, geleceğe yönelik önemli ipuçları
görebiliriz.