70. HİSSEDARLAR GENEL
KURUL OLAĞAN TOPLANTISI
AÇIŞ KONUŞMASI
Bankamızın Sayın Hissedarları,
Değerli Konuklar, Değerli Basın Mensupları,
Türkiye Cumhuriyet
Merkez Bankası’nın 70. Olağan Genel Kurul Toplantısına hoşgeldiniz.
Bu toplantı vesilesi
ile bugün yapacağım konuşmamın genel çerçevesini, geçtiğimiz yıl uygulanan
program, program kapsamında yapılan tartışmalar, gerçekleşmeler ve önümüzdeki
dönemde açık bir biçimde geçmeyi düşündüğümüz enflasyon hedeflemesi rejimi
oluşturacaktır.
Bildiğiniz üzere, 2000 yılı
başında uygulanmaya başlanan ve ekonomide yapısal bir dönüşümü hedefleyen döviz
kuruna dayalı istikrar programı, 2000 yılı Kasım ve 2001 yılı Şubat aylarında
yaşanan krizler nedeniyle sürdürülemez hale gelmiş ve programın temel
ayaklarından olan öngörülebilir artışlı sabit kur sisteminin Şubat krizi
sonrasında terk edilmesi ile birlikte sona ermiştir.
Krizden bugüne,
krizi başlatan nedenlere, programın eksikliklerine, yapısal sorunlara, krizin
zamanlamasına ve benzeri bir çok konuya ilişkin, pek çok görüş ortaya
konulmuştur.
Bugün itibarı ile
geriye baktığımızda, krizin nedenlerine ilişkin olarak; reformlardaki
gecikmeler, bankacılık sektörünün aşırı kırılgan yapısı, bu sektöre ilişkin
reformların programla birlikte değil, program uygulaması öncesinde yapılması
gerekliliği ve ek rezerv kolaylığının bulunmaması gibi hususlar ön plana
çıkmaktadır. Bunlara ilaveten, 25 yıllık enflasyon sürecinde politika oluşturan
ve uygulayan kurumların kredibilitelerini yitirmiş olmaları ve reformlardaki
gecikmelerin kötümserleştirdiği bekleyişler de programdan istenilen sonuçların
istenilen sürede alınmasını engellemiştir.
Yaşanan kriz
sonrasında, 2001 yılı Mayıs ayında, “Güçlü Ekonomiye Geçiş” adı altında, mevcut
programın yeniden gözden geçirilmesi ve özellikle yapısal unsurlarının
kuvvetlendirilmesi esasına dayanan yeni bir program uygulamaya konulmuştur. Bu
program çerçevesinde hedeflenen, bir önceki programda olduğu gibi, ekonomik
istikrarı sağlamak ve enflasyon sorununu çözerek ekonomiyi sürdürülebilir bir
büyüme sürecine sokmaktır.
Ancak, bu programın
tasarlanması ve uygulanması öncesinde veri olarak alınan koşullar diğer
programlar için söz konusu olanlardan farklıdır. Bu noktada iki husus ön plana
çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, Merkez Bankası’nın yeni Yasası ile tam bir
özerkliğe kavuşmuş olması, ikincisi ise serbest dalgalı kur rejimi uygulamasıdır.
Programın merkezinde ise, bankacılık ve kamu finansmanı reformları ile sıkı
para ve maliye politikası uygulamaları yer almaktadır.
Tüm bu programlar
kapsamında temelde yapılmak istenen, Ülkemizde, yıllardır ekonomik akılcılıkla uyuşmayan politika uygulamaları
sonucu oluşmuş bulunan ve artık sürdürülemez bir noktaya gelen yapının
tasfiyesidir. Bu yapının tasfiyesi oldukça sancılı bir süreç olup, kabul
edersiniz ki sadece para politikası uygulamaları ile de sınırlı değildir.
Program çerçevesinde öngörülen hedeflere ulaşmak toplumsal hayatın tüm
alanlarında, hem kamuda hem de özel sektörde yapısal dönüşümler
gerektirmektedir.
“Güçlü
Ekonomiye Geçiş” programı ile birlikte, geçiş dönemi olarak adlandırılan bir
süre içinde, para politikasının, piyasalarda istikrarı sağlamaya ve yapısal
reformları desteklemeye yönelmesi, devamında ise temel hedefinin fiyat
istikrarını sağlamak olması esası benimsenmiştir.
Dolayısıyla, bu
program çerçevesinde ilk öncelik finans sisteminin düzeltilmesine verilmiştir.
Bu kapsamda, Bankamız, yeniden yapılandırma çerçevesinde finans sistemine
kaynak sağlanmasına yardımcı olmuş, sonrasında ise sağlanan bu kaynağın
yarattığı likidite genişlemesinin enflasyonist bir baskı yaratmaması için kendi
üzerine düşen görevleri başarılı bir biçimde yerine getirmiştir.
Söz konusu
operasyonlar çerçevesinde, kamu ve fon bankalarına kesin alım ve repo işlemleri
ile yaklaşık 21.7 katrilyon Türk lirası tutarında kaynak aktarılmış ve bu
bankaların gecelik borçlanma piyasalarından çekilmeleri sağlanmıştır. Bu
operasyonlar ve diğer uygulamalar sonrasında Merkez Bankası Bilançosu üzerinden
tanımlı ve sisteme sağlanan kaynağı ifade eden “Net İç Varlıklar” kaleminin,
program kapsamında, Mayıs ayı sonundan yıl sonuna kadar % 130 oranında artması
öngörülmüş, buna karşın yine aynı dönemde para tabanının ise sadece yaklaşık %
31 oranında artması hedeflenmiştir. Öngörülen % 130’luk artış sonrasında ulaşılması beklenen rakam 22.4
katrilyon Türk lirası olup, gerçekleşen rakam 19.4 katrilyon Türk lirası olmuştur
ki bu büyüklük 2001 yılı Gayri Safi Milli Hasılası’nın % 10.8’ine karşılık
gelmektedir. Parasal taban artışı ile Net İç Varlık artışı arasındaki farka ve
bu rakamın mutlak büyüklüğüne baktığımızda, Bankamızın likidite yönetiminde ne
denli büyük bir sorumluluk ve risk aldığı kolaylıkla görülmektedir. Bu kadar
büyük çaplı operasyonlar sonrasında yıl sonu rakamlarına bakıldığında,
gerçekleşmelerin hedeflerin de altında kaldığını görmekte ve Bankamızın bu
operasyonları son derece başarılı bir biçimde yürüttüğünü rahatlıkla ifade
edebilmekteyiz.
Bu kapsamda, bir
taraftan hem bu operasyonlar çerçevesinde hem de daha sonra kamu ve fon
bankalarına yönelik olarak gerçekleştirilen yeniden yapılandırma, bağımsız
yönetim ve verimlilik uygulamalarının; diğer taraftan tüm bankacılık kesimine
ilişkin, sistemin daha güçlü ve sağlıklı bir yapıya kavuşması amacı ile
denetim, sermaye yeterliliği, uluslararası standartların ve şeffaflığın
sağlanması amacına yönelik uygulamaların, bizim için hem mevcut hem de
gelecekteki politikalarımızın başarısı açısından son derece önemli olduğunu ve
aksatılmaması gerektiğini vurgulamak istiyorum.
“Güçlü Ekonomiye
Geçiş” programının para politikası tasarımında daha önceki programlardan temel
farkı, uygulamaların serbest dalgalı kur rejimi altında yapılıyor olmasıdır.
Serbest dalgalı kur rejimi uygulaması ile, döviz kuru, daha önceki pek çok
politika uygulamalarındaki merkezi rolünü terk etmiş ve bağımsız bir değişken
olarak ele alınmaya başlanmıştır. Dolayısıyla, program uygulaması altında, döviz
kuru, artık bir neden değil, sonuç haline gelmiştir.
Bu noktada bir
hatırlatma yapmak istiyorum. 2000 yılı programı başlangıçta öngörülebilir sabit
artışlı bir kur sistemi çerçevesinde yürütülürken, amaç, üç yıllık sürenin
ikinci yarısında ve sonunda, kademeli bir biçimde dalgalı kur sistemine
geçmekti. Dolayısıyla, bir kriz ile birlikte erken tarihte, ekonominin
temelleri sağlamlaşmadan ve istikrar henüz sağlanamamışken geçmek zorunda
kaldığımız ve şu anda uygulanmakta olan kur sistemi, 2000 yılı programı
öngörüldüğü gibi sürdürülebilse idi programın sonunda uygulanması söz konusu
olan kur sistemidir.
Bu tür bir kur
rejiminin, Ülkemizde, daha önce hiç uygulanmamış olması, diğer bir deyişle,
geçmişinin olmaması başlangıçta piyasa oyuncularının bir uyum sorunu yaşamasına
neden olmuştur. Böyle olması da diğer ülke örneklerine bakınca – ki son 4 yılda
beklenmedik bir zamanda bir kriz ile birlikte serbest dalgalı kur rejimine
geçen ülke sayısı oldukça fazladır - son derece doğaldır. Bu, o dönemde
piyasalarda yaşanan belirsizliklerin en büyük nedenlerinden birisidir.
Bu noktayı biraz
daha açmak istiyorum: Hem teoride, hem de pratikte piyasa oyuncuları merkez
bankalarının davranışlarını açıklamalarına ve geçmiş uygulamalarına bakarak
tahmin etmeye çalışırlar. Dolayısıyla, herhangi bir rejim uygulamasına yönelik
olarak merkez bankası açıklamalarının yanısıra, rejimin uygulamada nasıl
şekilleneceği de büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde de Bankamız tarafından,
serbest dalgalı kur rejimine geçişle birlikte, bu tür bir rejimin nasıl
uygulanacağına ilişkin çok net açıklamalar yapılmasına rağmen, özellikle ilk
aylarda, kurların belli bir istikrara kavuşamamasının temelinde bu rejimin
herhangi bir geçmişinin olmaması, dolayısıyla da bu tür bir rejim altında
Merkez Bankası’nın uygulamada nasıl davranacağının piyasa tarafından
öngörülememesi vardır.
Benzer şekilde,
Ülkemizdeki yüksek dolarizasyon, diğer bir deyişle, ekonomik birimlerin bir
taraftan enflasyondan korunmak amacı ile varlıklarını, diğer taraftan
öngörülebilir döviz kuru rejimleri nedeniyle, yerli paraya göre, rejim devam
ettirildiği sürece, daha az maliyetli olduğu için yabancı para cinsinden
yükümlülüklerini artırmaya yönelmiş olmaları ve bu eğilimlerin önemli boyutlara
ulaşması, serbest dalgalı kur uygulamasına direnci artırmış, uyumu güçleştirmiş
ve geciktirmiştir.
Bugün itibarı ile
baktığımızda memnuniyetle görmekteyiz ki, Merkez Bankası’nın döviz
piyasalarında nasıl davranacağı, dalgalı kurun geçmişinin oluşmaya başlaması
ile birlikte, piyasa oyuncuları tarafından çok daha iyi anlaşılmaya
başlanmıştır. Diğer tüm etkenlerle birlikte, piyasanın mevcut uygulamaya daha
iyi uyum sağlaması beraberinde kurlardaki değişkenliğin azalmasını da
getirmiştir.
Ancak, bu adaptasyon
sürecine, bankalar kendi yapısal özelliklerinden dolayı farklı uyum hızları
göstermişlerdir. Uyum hızındaki farklılık, yine o dönemde, eleştiri konusu
olmuş ve bazı piyasa oyuncularının kurları istedikleri doğrultuda
yönlendirdikleri ifade edilmiştir. Özellikle de yerli–yabancı banka ayrımından
söz edilmeye başlanmıştır. Bu noktada şunu ifade etmek isterim ki Merkez
Bankası, döviz kuruna Ağustos ayından itibaren pek müdahale etmemekle birlikte,
piyasaları çok yakından izlemiş ve yerli veya yabancı bankaların farklı uyum
hızlarının diğer bazı oyuncular için sıkıntı yarattığını görmüştür. 10 yıldan
fazla bir süredir sermaye hareketlerinin serbest olduğu, kambiyo kontrollerinin
kaldırıldığı ve kronik tasarruf açığının dışarıdan gelecek sermaye ile
kapatılmaya çalışıldığı bir ülkede böyle bir ayrımın söz konusu bile edilmemesi
gerektiğini, sermayenin, menşeine göre ayrıma tabii tutulmasının vahim bir hata
olduğunu tekrar belirtmek gerekir.
Yine, programla
birlikte, finans sisteminin yeniden yapılandırılması çerçevesinde, bankaların
açık pozisyonlarının kapatılmasına yönelik uygulamalar eleştiri konusu olmuş ve
serbest dalgalı kur rejimi uygulaması altında, bu tür bir politikanın, kurdaki
değer kaybını hızlandıracağı ifade edilmiştir. Ancak, herkes tarafından açıkça
görüldüğü üzere, bu pozisyonların kapatılması, iddia edilenlerin tam aksine,
kurda istikrarın sağlanmasına büyük oranda yardımcı olmuştur.
Bu noktada bir
hususa dikkat çekmek istiyorum, serbest dalgalı kur rejimi uygulamasına geçişle
birlikte, biraz önce bahsettiklerim çerçevesinde, kur rejimi, bir dönem pek çok
tartışmanın odak noktasını oluşturmuştur. Ancak, unutulan şudur; istikrarlı bir
ekonomik ortam için temel şart iktisadi temellerin düzgün olmasıdır. Böyle bir
ortam söz konusu değilse, sadece kur veya para politikası uygulamaları ile istikrarlı
bir ortam yaratmak mümkün değildir.
Dolayısıyla, mevcut
program kapsamında yapılmaya çalışılanları tek boyuta indirgemek ve
uygulamalarımızda bizim de veri kabul ettiğimiz, ve yine program çerçevesinde
doğrudan herhangi bir yön belirlemediğimiz serbest dalgalı kur rejimi
uygulamasını programın başarısı veya başarısızlığı için temel bir ölçü olarak
kullanmak veya başka politikaların desteklenmesi amacı ile sürekli gündemde
tutup, farklı yönlere çekmeye çalışmak gerçekçi değildir.
Kur politikamız açık
ve nettir. Kurun uzun dönemli denge değerine karışılmayacak, ancak gerekirse
geçici ve aşırı oynaklıklara, piyasanın bilgisi dahilinde müdahale edilecektir.
Geriye dönüp bakıldığında da bugüne kadarki tüm uygulamalarımızın bu şekilde
olduğu son derece net bir biçimde görülmektedir.
Sözünü ettiğim
oynaklıklara yönelik müdahalelerin haricinde, geçen yıl, yine program
kapsamında, Hazine operasyonları çerçevesinde piyasaya çıkan fazla likiditenin
çekilmesi amacı ile, programlı döviz satış ihaleleri gerçekleştirilmiş, bu yıl
ise, uygulanan programdan olumlu sonuçların alınmaya başlanması sonrasında,
güçlü ödemeler dengesi gelişmeleri ve ters para ikamesi ile birlikte, ortaya
çıkan döviz arz fazlasının, kurun uzun dönemli eğilimini ve doğal denge
değerini bozmayacak bir şekilde, rezerv biriktirme amacı ile piyasadan
çekilmesi için döviz alım ihalelerinin yapılması kararlaştırılmıştır. Görüldüğü
üzere, gerek alım gerek satım olsun döviz piyasalarında gerçekleştirdiğimiz tüm
işlemler kamuoyuna önceden açıklanan bir program kapsamında, serbest dalgalı
kur rejiminin işleyiş esasları çerçevesinde ve son derece şeffaf bir biçimde
gerçekleştirilmektedir.
Ancak, kur rejiminin
değiştirilmesi, diğer bir deyişle daha önceki pek çok programda çapa görevini
üstlenen bir değişkenin, yeni programla birlikte bu fonksiyonunu kaybetmesi
karşımıza yeni bir sorun çıkarmıştır. O da ekonomideki yeni çapanın ne
olacağıdır.
Bu noktada çapa
kavramının önemi ile ilgili bazı hususları, gelecekteki para politikamızı da
yakından ilgilendirmesi nedeni ile, belirtmek istiyorum.
Çapa,
ekonomik karar alma süreçlerinde referans olarak alınan büyüklükleri ifade eder
ve her ekonominin bu tür bir referans noktasına mutlaka ihtiyacı vardır. Bu
kavram, politika uygulayıcısının bir büyüklük için belli öngörüleri sonrasında,
diğer ekonomik birimlerin de bu öngörüye güven duyması ile birlikte, alınan tüm
ekonomik kararlarda bu büyüklüğün ve bu büyüklükteki değişmenin esas
alınmasını, fiyat, ücret artışı, yatırım gibi kararların ve bekleyişlerin bu
politika çerçevesinde şekillendirilmesini ifade eder. Bu tür bir çapaya, diğer
bir deyişle politikaya, güvenin olmaması halinde, seçilen büyüklükler bu
özelliklerini kaybederler.
Herhangi
bir ekonomide kararların sağlıklı bir biçimde alınabilmesi için güvenilir bir
çapaya ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu noktada, o dönemde, karşımıza çapa olarak
kullanılabilecek büyüklüklerle ilgili olarak şu şekilde bir görüntü çıkmıştır.
Kriz
sonrasında bir güven bunalımı sonucu terk edilen, serbest dalgalanmaya
bırakılan, dolayısıyla çapa özelliğini kaybeden bir büyüklüğün, döviz kurunun,
hemen bir sonraki dönemde çapa olarak kullanımı mümkün değildir. Dolayısıyla,
döviz kuru bu dönemde böyle bir alternatif olarak karşımızda değildir.
Enflasyon
hedeflemesinin, diğer bir deyişle enflasyonun kendisinin, programda da ifade
edildiği üzere, geçiş dönemi olarak adlandırılan bir sürecin nominal çapası
olması mümkün değildir. Konuşmamın daha sonraki bölümlerinde geniş bir biçimde
değineceğim üzere, bu tür bir rejim uygulamasının başarısı bazı ön koşullara ve
teknik hazırlıklara bağlıdır. Bu ön koşullar oluşmadan bu tür bir rejimin
başarı şansı yoktur.
Sonuç
olarak, “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programı çerçevesinde parasal büyüklüklerin,
nominal çapa işlevi görmesi öngörülmüştür. Bu seçim bir zorunluluktur ve o
dönemde finans kesimine aktarılan kaynağın parasal bir genişleme
yaratmayacağının, dolayısıyla enflasyonist bir sürece müsaade edilmeyeceğininin
önemli bir işareti olarak kullanılmıştır.
Başlangıçta
gösterge olarak takip edilen para tabanı büyüklüğü, bugün için, programın
kuvvetlendirilmesi amacı ile, performans kriterine çevrilmiş bulunmaktadır.
Öngörümüz, bu büyüklükte 2002 yılı için, reel büyüme ve enflasyon hedefine
paralel % 40’lık bir artıştır. Para tabanının bu çerçevede artışı, mali disiplin
ve diğer yapısal reform önlemleri ile birlikte ekonomik birimlerin enflasyon
bekleyişlerini hedefe uygun hale getirecektir. Bu büyüklük, ancak ters para
ikamesinin devam etmesi durumunda gözden geçirilecektir. Böyle bir durumda,
para tabanındaki artışın nedeni, enflasyona yönelik olumlu bekleyişler
sonrasında Türk lirasına olan talebin artması olacağından, enflasyonist bir
etki yaratmayacaktır.
Bugün için gündemde
olmayan, ancak bir dönem program uygulamalarından istenilen sonuçların
alınmasını engelleyen ve bekleyişlerin kötümserleşmesinde önemli rol oynayan
bir diğer husus ise, iç borcun sürdürülebilirliğidir. Özellikle, “Güçlü
Ekonomiye Geçiş” programının uygulanmaya başlandığı ilk aylarda, reform
süreçlerinde ortaya çıkan, ancak bugün itibarı ile giderilmiş bulunan bazı
aksaklıklar bu konunun sürekli olarak gündemde tutulmasına neden olmuştur. Bu
tür tartışmalar, para politikası uygulamalarını da etkisizleştirmiş ve tüm
sistemin kırılganlığını artırmıştır. Ancak, disiplinli maliye politikası uygulamaları,
borcun yapısının iyi anlatılması ve dış finansal destek zaman içinde bu konunun
gündemden düşmesine neden olmuştur.
Bu noktada şu ana
kadar bahsettiklerimle ilgili olarak bir noktaya, bekleyişlerin bir ekonomi
için taşıdığı öneme dikkatinizi çekmek istiyorum. Bekleyişler sadece soyut bir
kavram değildir, temelinde gerçekleşmeler vardır. Olumsuz bekleyişler, olumsuz
gerçekleşmeler yaratır, olumsuz gerçekleşmeler ise, geçmiş döneme ait olumsuz
bekleyişleri haklı çıkardığı için, içinde bulunulan dönemin bekleyişlerini
olumsuz hale getirir. Dolayısıyla, süreç kısır bir döngü içermektedir ve
politika uygulamalarından istenilen sonuçların alınabilmesi için mutlaka
kırılması gerekir. Bu yapının kırılması için ise olumlu gerçekleşmelere ihtiyaç
vardır. Olumlu gerçekleşmeler olumlu bekleyişlere yol açacak ve politika
uygulamalarından reel anlamda olumlu sonuçlar alınmasını hızlandıracaktır.
Ancak, bekleyişler
son derece kırılgan bir yapıya sahiptir, özellikle Ülkemizde pek çok alanda
yıllardır yaşanan istikrarsızlıklar, bekleyişlerin, genellikle de hiç bir
sağlam temele dayanmayan veya o an için geçerli olmayan nedenlerle, kolaylıkla,
iyimser veya kötümser, aşırı uçlarda şekillenmelerine yol açmaktadır.
Bekleyişlerdeki bu değişkenlik, politika uygulamalarımızda karşılaştığımız
önemli güçlüklerden birisidir.
Program uygulanması
boyunca geriye dönüp baktığımızda, pek çok olumlu iş yapılmış olmasına rağmen,
özellikle gereksiz bazı tartışmaların yapıldığı dönemlerde, programın ileriye
dönük uygulamalarının ve sürdürülebilirliğinin piyasa tarafından sorgulanmaya
başlaması ile birlikte bekleyişlerin kötümserleştiğini ve bu tür bekleyişlerin,
programdan istediğimiz sonuçların istediğimiz sürede alınmasını engellediğini,
neticesinde de sürecin kendi kendini besleyen bir hale geldiğini hep birlikte
gördük. Bu süreçte, benzer makro iktisadi temellere rağmen farklılaşan
bekleyişlerin ekonomiyi nasıl farklı noktalarda dengeye taşıyabildiğine şahit
olduk. Bu yüzden bekleyişlere özellikle dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bugün itibarı ile,
bekleyişler ile ilgili olarak yapılan en son anketlere baktığımızda ise,
memnuniyetle görüyoruz ki, çok uzun bir süreden, yaklaşık bir yıllık bir
süreden sonra, ilk defa 2001 yılı Kasım ayında, genel gidişata ilişkin
bekleyişler olumluya dönmüş, enflasyonist bekleyişler hem finans kesimi hem de
şirketler kesiminde kırılmaya başlamıştır. Takip eden aylarda ise süreç
hızlanarak devam etmiş ve olumlu görünümünü korumuştur. İstihdam, satış
hasılatı, yatırım harcamaları gibi reel büyüklüklere ilişkin olarak kamuoyuna
açık “İktisadi Yönelim Anketimiz”deki en son eğilimlere baktığımızda da olumsuz
gidişatın sona erdiğini ve serilerde bir iyileşme başladığını görmekteyiz.
Mevcut program çerçevesinde önemli bir değişken olan ihracat kalemine yönelik
bekleyişler ise ileriye yönelik olumlu görünümünü devam ettirmektedir. Benzer
şekilde iki haftada bir yapılan bekleyiş anketlerinin sonuçları da enflasyon
bekleyişlerinin gerilediğini ve hedeflediğimiz oranlara yaklaştığını
göstermektedir. Bu tür eğilimler mevcut politikalarımızın şekillendirilmesinde
ve geleceğe yönelik kararlar alınmasında bize son derece yardımcı olmakta ve
cesaretlendirmektedir.
Ekonomimizin
geleceğe yönelik olarak bu görünümü, öngörülen büyüme hedefine ulaşılması
konusunda da umut vermektedir. Düşme eğilimine giren enflasyona bağlı olarak
kısa vadeli faiz oranlarında gerçekleştirilen indirimler enflasyonist bir etki
yaratmadan büyümeyi olumlu etkileyecektir. Ayrıca, dünya ekonomilerindeki
durgunluğun sona ermesi ve bir canlanmanın başlamış olması, geçen yılın olumsuz
konjonktürüne rağmen önemli bir artış göstermiş olan ihracatımızın aynı
performansını devam ettirmesine yardımcı olacak ve dolayısıyla büyüme üzerinde
önemli bir etki yaratacaktır. Yeniden sermayelendirme, bankacılık sektörünün
güçlü bir yapıya kavuşturulması sürecinin son aşamasıdır. Böylelikle bankalar
ekonomiye daha çok kaynak aktarabilir bir hale geleceklerdir. Sağlıklı büyüme
için bu kaçınılmazdır. Ayrıca, ters para ikamesinin başlamasına yol açan
ekonomik nedenlerin tüketim talebi üzerine de olumlu etkisi olacağı
düşünülmektedir. Ancak, bu sürecin bu şekilde devam etmesi, ekonomik birimlerin
fiyatlama politikalarında geçmiş alışkanlıklarından vazgeçmelerini ve iktisadi
temeller ile bağdaşmayan fiyatlama davranışlarına yönelmemelerini
gerektirmektedir.
Biraz önce
değindiğim gibi, olumluya dönüşen bu bekleyişlerin arkasında olumlu
gerçekleşmeler vardır. Kamu kesiminin yeniden yapılandırılmasında ciddi adımlar
atılmıştır, bankacılık reformu kapsamında çok önemli işler yapılmıştır, sıkı
para ve maliye politikaları taviz verilmeden uygulanmıştır, dış finansal destek
sağlanmıştır. Bütün bunlar sonrasında, iktisadi temeller kuvvetlenmeye
başlamış, dalgalı kur rejiminde kur istikrarı sağlanmış, iç borcun
sürdürülebilirliği tartışmaları sona ermiştir. Ancak, süreç dinamik bir
süreçtir, rehavete kapılınmaması gerekir. Amaca ulaşabilmek için daha pek çok
şeyin yapılması şarttır. Geçmişte, faizlerin düştüğü ve kur istikrarının
sağlanmış olduğu dönemlerde, bu tür eğilimlerin kolaylıkla ortaya çıkabildiğini
ve nelere mal olduğunu hep birlikte gördük. Bu eğilimlerden şiddetle kaçınmamız
ve bunlara tepki göstermemiz gerekmektedir. Bu konuda kamuoyuna önemli görevler
düşmektedir.
Tüm bu yapılanlar
çerçevesinde oluşturulmak istenen, orta vadede enflasyonist olmayan
sürdürülebilir bir büyümeyi sağlamak, ekonomiyi olası krizlere karşı güvenceye
almak ve ekonominin üretken bir yapıya kavuşmasına zemin hazırlamaktır.
Bugün itibarı ile
geldiğimiz noktaya baktığımızda, bir dönem bir taraftan kurda yaşanan değer
kaybının ve kamu fiyatlarındaki yüksek oranlı artışların yarattığı maliyet
baskısı, diğer taraftan da tarım kesimindeki olumsuz performansın etkisi ile
yükseliş eğilimine giren enflasyonun, son aylar itibarı ile düşme eğilimine girdiğini
ve Şubat 2002 enflasyonunun bu süreçte bir dönüm noktası olduğunu görmekteyiz.
Şubat ayı tüketici fiyatları bekleyişlerin büyük oranda altında gerçekleşmiş ve
enflasyon, 2001 yılı Mart ayından bu yana ilk kez, yıllık bazda düşüş
göstermiştir. Fiyat endeksinden gıda çıkarıldığında ise düşüş çok daha belirgin
bir biçimde görülmektedir. Bu gelişmenin altında yatan temel faktörler, talep
baskısının olmaması, Türk lirasının
istikrara kavuşması ve bir miktar değer kazanması ve bizim çok önemli
bulduğumuz, mevcut programın kredibilitesinin artması ile olumluya dönen
bekleyişler ve bekleyişlerin fiyatlama politikaları üzerinde yarattığı
etkilerdir. Mart ayında da aynı eğilim devam etmiştir. Söz konusu ayda, Şubat
ayındaki faktörlere ek olarak, gıda fiyatlarındaki düşüş ile tarım
fiyatlarındaki artışın son yedi yılın ortalamasının önemli oranda altında
kalmış olması, gerçekleşmenin bekleyişlerin oldukça altında kalmasında etkili
olmuştur. Mart ayındaki toptan eşya fiyatları enflasyonu son 21 yılın, tüketici
fiyatları enflasyonu ise son 15 yılın en düşük Mart ayı enflasyonudur.
Bu aşamada değinmek
istediğim bir diğer husus ise, döviz kuru ile rekabet gücü arasındaki ilişki ve
bu noktada Bankamızın rolüdür. Pek çok defa ifade ettiğimiz üzere Bankamızın
temel hedefi fiyat istikrarını sağlamaktır. Doğrudan rekabet gücünün korunması
ve bu amaçla da döviz kurunun belli bir seviyesinin hedeflenmesi Bankamız görev
tanımları arasında değildir. Dolayısıyla da bizden bu tür bir yaklaşım
beklenmemelidir. Ayrıca, rekabet gücünün reel kur dışında fiyat rekabeti
başlığı altında; birim ücretler, ihracat kar marjları, nisbi pozisyon
gelişmeleri, yapısal unsurlar başlığı altında; makroekonomik performans ve
niteliksel unsurlar ile bağlantılı olarak ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyi,
verimlilik, nitelikli iş gücü, araştırma–geliştirme yatırımları, satış sonrası
hizmet, üründe standartlaştırma, garanti kapsam ve süresi gibi pek çok unsuru
vardır. Döviz kuru bunlardan sadece birisidir ve diğerleri ile aynı öneme
sahiptir. Ancak, şu da unutulmamalıdır: Fiyat istikrarının sağlandığı,
belirsizliklerin azaldığı ve güvenin tesis edildiği bir ortam, ülkenin rekabet
gücüne en büyük destektir. Dolayısıyla, Bankamızın Ülkemizin rekabet gücüne
desteği bu şekilde olacaktır ve bu destek döviz kuru desteğinden çok daha
önemli ve kapsamlıdır.
Bugün içinde
bulunduğumuz ortamda geçmişten gelen önemli sorunlar vardır. Türkiye ekonomisi yaklaşık 25 yıldır, yüksek ve kalıcı bir
enflasyonla yüz yüze kalmıştır. Bu süreç boyunca, enflasyonu düşürme iddiası
ile pek çok program uygulanmış, ancak dönemsel başarılar dışında, kalıcı bir
yapı sağlanamamıştır. Bu uzun süreç, enflasyonda çok kuvvetli bir atalet
oluşturmuş, ekonomik birimlerin davranışlarını, haklı olarak, geçmiş
tecrübeleri doğrultusunda şekillendirmelerine neden olmuştur. Tüm bu
yapı, gerek para gerekse diğer politikaların arzu edildiği gibi uygulanmasını
ve sonuç alınmasını engellemiş, yapısal reformlar yapılmadığı sürece, mevcut
uygulamaların, sadece, karşı karşıya bulunulan yapının daha büyük sorunlar
yaratmadan sürdürülmesini sağlamaya çalışmasına yol açmıştır.
Neticesinde,
enflasyona karşı bir bilinç tam olarak oluşmamıştır ve enflasyonla yaşamak bir
hayat biçimine dönüşmüştür. Bunun temelinde de Ülkemizde enflasyonun hiç bir
zaman hiperenflasyona dönüşmemiş olması vardır. Kronik enflasyon ve getirdiği
alışkanlıklar, yapısal reformlara karşı bir direnç oluşturmuştur. Bu tür bir
ortam toplumsal hayatı tahrip etmektedir ve istikrarlı bir büyümenin önündeki
en büyük engeldir. Dolayısıyla düşük bir enflasyon tüm diğer politika
uygulamalarının başarısı için bir ön koşul haline gelmiştir. Enflasyonla
mücadele süreci, aynı zamanda, hükümetler ve kurumlar düzeyinde kaybedilmiş
bulunan kredibilitenin yeniden kazanılma sürecidir ve son derece önemlidir.
Taşıdığı önem
itibarı ile, konuşmamın bundan sonraki bölümünü enflasyonla mücadele ve bu
çerçevede Bankamızın politikalarına ayırmak istiyorum.
Mayıs ayında
uygulamaya konulan programda öngörüldüğü, 2002 yılında bu programın devamı
niteliğindeki yeni programda da ifade edildiği üzere, Bankamızın bundan sonraki
politikalarının ve kararlarının temel çerçevesini, bugün için örtük olarak
ancak, koşulları oluştuğu takdirde açık bir biçimde uygulanacak olan enflasyon
hedeflemesi rejimi kapsamında yapılan ve yapılacak olan uygulamalar
belirleyecektir.
Enflasyon son 10
yılda global bazda dünyada bir sorun olmaktan çıkmıştır. Türkiye’nin de artık
bu sürecin dışında kalması düşünülemez. Dünya ile bütünleşme iddiasında olan,
Avrupa Birliği gibi politik ve ekonomik bir birliğe aday olan bir ülkenin,
yaklaşık 25 yıldır ekonomide ve toplumsal hayatın her alanında ağır tahribatlar
yaratmış bulunan yüksek ve kalıcı bir enflasyonla bu iddiasını gerçekleştirmesi
mümkün değildir.
Şu ana kadar mevcut
programlar kapsamında gerçekleştirilenler ile; yapısal reformlarla, mali
sistemin güçlendirilmesine yönelik alınan kararlarla, sıkı para ve maliye
politikası uygulamaları ile, enflasyonla mücadelenin alt yapısı oluşturulmaya
çalışılmıştır.
Yine bu kapsamda,
yasal hazırlıklar çerçevesinde, 2001 yılı içinde Bankamız Yasası
değiştirilmiştir. Bankamızın görev ve sorumluluk alanı, Yasasındaki
değişiklikler ile yeniden belirlenmiş, değişen Yasamız ile siyasi irade
Bankamıza fiyat istikrarının gerçekleştirilmesini ve sürdürülmesini tek hedef
olarak vermiştir. Dolayısıyla hem Yasası gereği, hem de enflasyon kavramının
kapsamının genişliği, toplumun tüm kesimlerini doğrudan ilgilendirmesi,
dolayısıyla, yüklediği sorumluluğun ağırlığı nedeniyle, Bankamızın bunun
dışında bir uygulamaya gitmesi ve görev üstlenmesi artık söz konusu değildir.
Dünya uygulamaları
incelendiğinde, enflasyonla mücadelede başarılı olmuş para politikası
tasarımlarında ve merkez bankalarının kurumsal yapılarında bazı hususlar ön
plana çıkmaktadır.
Para politikası
tasarımlarına bakıldığında; belli bir hedefin gözetildiğini, bu hedefin
kamuoyuna çok net bir biçimde açıklandığını ve sorumluluğun hedeflenen
değişkenin niteliğine göre değişen oranlarda hükümetler ile paylaşıldığını
görüyoruz.
Bu çerçevede,
enflasyon, giderek artan sayıda ülke tarafından para politikasının nihai hedefi
olarak benimsenmekte ve sorumluluk ağırlıklı olarak merkez bankaları ile
birlikte hükümetlere ait olmaktadır. Bu tür bir
uygulamada, hedeflenen enflasyonun, bu hedefe ulaşılması için yapılan kısa vadeli
faiz değişikliklerinin, enflasyona ve faiz oranlarındaki değişikliklere ilişkin
yapılan duyuruların ve enflasyon hedeflemesine ilişkin merkez bankaları
yasalarında yapılan değişikliklerin bekleyişleri etkilemesi ve nominal çapa
görevini üstlenmesi öngörülmektedir. Şüphesiz, araç bağımsızlığına sahip bir
merkez bankası, bekleyişlerin olumlu yönde değiştirilmesinin ön koşuludur.
Diğer bir deyişle, merkez bankaları, tüm politika araçlarını enflasyonu kontrol
altına almak amacı ile, kendilerini diğer başka hedefler ile bağımlı
hissetmeksizin, istedikleri biçimde kullanabilmelidirler.
Merkez bankalarının
politika uygulamaları için gerekli kurumsal tasarımlarına ilişkin olarak ise;
bağımsızlık, şeffaflık ve hesapverebilirlik gibi kavramların ön plana çıktığını
görüyoruz.
Bu hususları
gözeterek baktığımızda Bankamızın, bağımsızlık, şeffaflık ve hesapverebilirlik
kapsamında kurumsal tasarım açısından tüm gerekleri yerine getirdiğini ve hatta
pek çok ülke uygulamasının ilerisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Para politikası tasarımları çerçevesinde ise,
Bankamız, biraz evvel belirttiğim gibi, çok yakın bir gelecekte enflasyon
hedeflemesine yönelecektir. Enflasyon hedeflemesi türü bir politika
uygulamasıyla Bankamız, Hükümet ile birlikte belli bir dönem için bir enflasyon
hedefi tespit edecek ve bunu kamuoyuna açıklayacaktır. Sonrasında ise politika
ve uygulamalarımız sadece ve sadece bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik
olacaktır. Amacımız, üç yıllık bir dönem sonunda enflasyonu tek haneli
rakamlara indirmektir.
Ancak, bu tür bir uygulamanın başarısı bazı ön
koşulların varlığına bağlıdır. Bu ön koşullar olmaksızın, enflasyon gibi, hemen
hemen tüm politika uygulamaları ile doğrudan veya dolaylı ilişkisi olan ve
toplumun her kesimini ilgilendiren, dolayısıyla kapsamı son derece geniş olan
bir büyüklükte, öngörülen hedeflere ulaşılması mümkün değildir.
Bu yüzden bu tür bir uygulama öncesinde ve uygulama
sürecinde, maliye politikasındaki disiplinin sürmesi; dalgalı kur rejimi
altında, döviz kurunda mümkün olduğu kadar az merkez bankası müdahalesi ile
istikrarın oluşması ve kurun fiyat hareketleri üzerindeki etkisinin nispeten
azalması; faizlerin ekonomik karar alma süreçlerinde daha etkin hale gelmesi ve
enflasyon üzerindeki etkilerinin kuvvetlenmesi, dolayısıyla daha etkin bir
politika aracı olarak kullanımının mümkün olması; son olarak ise oldukça önemli
olan geçmişe endeksleme alışkanlıklarının terk edilmeye başlanarak
enflasyondaki ataletin kırılma sürecine girmiş olması gerekmektedir.
Bu ön koşullarla ilgili olarak mevcut duruma
baktığımızda, döviz kurunda belli bir istikrarın sağlandığı görülmektedir. Kısa
vadeli faizler Bankamız tarafından etkin bir politika aracı olarak kullanılmaya
başlanmıştır. Faiz oranlarına ilişkin aldığımız kararlar tamamen ileriye dönük
olarak alınmakta ve nedenleri ile birlikte kamuoyuna açıklanmaktadır. Bu karar
sürecinde, sadece tek bir unsur değil fakat, toplam arz ve talep, ücretler,
ödemeler dengesi gelişmeleri, kamu fiyatları, döviz kuru, uluslararası mal ve
finans piyasalarındaki gelişmeler ile enflasyonist bekleyişler gibi pek çok
değişken birlikte kullanılmakta ve faiz oranlarına ilişkin kararlar bu veri
setindeki olası gelişmelerin gelecek enflasyon üzerinde ne türden etkiler
yaratabileceğine bakılarak alınmaktadır.
Bu noktada bir hatırlatma yapmak istiyorum. Enflasyon
hedeflemesi politikası, genelde söylendiği gibi, büyüme ve istihdam gibi nihai
hedefleri uygulama aşamasında gözardı eden bir politika uygulaması olmayıp,
hedeflenen enflasyonla uyumlu olması gereken diğer makro ekonomik büyüklüklere
kayıtsız kalması, niteliği itibarı ile mümkün değildir. Esasen Merkez Bankası
Yasasının son hali de bu anlayışı yansıtmaktadır.
Bu çerçevede,
para politikasının hedefini gerçekleştirmeye yönelik olarak kullanacağı en
önemli araçlardan bir tanesi de
bekleyişler olacaktır. Diğer bir deyişle, tüm para politikası araçları,
temelde de kısa vadeli faiz oranları, bekleyişleri şekillendirmek amacı ile
aktif bir biçimde kullanılacaktır.
Tüm bu
uygulamalar aynı zamanda çok kuvvetli bir teknik altyapıyı ve öngörü
modellerini gerektirmektedir. Bu konuda Bankamızda yapılan çalışmalar oldukça
ileri bir seviyeye gelmiş bulunmaktadır. Enformasyon bazının genişletilmesi
amacı ile de finans piyasalarına yönelik iki haftada bir gerçekleştirilen yeni bir
bekleyiş anketi yapılmaya başlanmıştır.
Benzer şekilde, politika uygulamalarımızı, daha
işlevsel hale getirmek için Bankamız bünyesinde faaliyet gösteren bazı
piyasalardaki aracılık rolünden kademeli olarak çekilmekteyiz. Amacımız, piyasa
oyuncularının, piyasa koşulları altında, faiz, kur ve karşı taraf riskini
gözeterek işlem yapmalarını sağlamak ve piyasaların etkinliğini artırmaktır.
Yine bu piyasalardaki Bankamızın fonksiyonuna ilişkin, geç likidite penceresi
gibi, yeni düzenlemeler ile sistemin kesintisiz işlemesini sağlamaya yönelik
uygulamaları yürürlüğe koyma sürecindeyiz.
Enflasyon
hedeflemesi türü bir para politikası ile ilgili olarak, özellikle uygulama
aşamasındaki en önemli noktalardan birisi de kamuoyu ile olan iletişimi
artırmaktır. Bu amaçla enflasyon
analizlerimizi ve bekleyişlerimizi açıklayan bir raporu düzenli olarak
yayımlamaya başlamış bulunuyoruz. Yine, para politikası uygulamalarımıza
yönelik olarak kamuoyunu aydınlatıcı metinler internet sitemizde yer
almaktadır. Tüm kararlarımıza ilişkin açıklayıcı basın duyuruları, kararlarımız
ile birlikte aynı anda kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır.
Son olarak şunu
ifade etmek istiyorum; para politikası da dahil olmak üzere bugüne kadar
yapılanlar ve ileride yapmak istediklerimiz, Türkiye’nin yakın bir gelecekte,
ekonomik ve sosyal açıdan, hak ettiği yerlere gelmesini sağlamak içindir. Bu
süreçte toplumsal uzlaşı son derece önemlidir. Süreç uzun ve sancılıdır. Artık,
enflasyonu yenmek dışında başka bir alternatifimiz de kalmamıştır. Bu nedenle
enflasyonla mücadele geçmişte olduğu gibi başka bir önceliğe, örneğin büyüme ve
istihdama veya ihracata, feda edilmemelidir. Çünkü enflasyon sorunu
halledilemezse sonuçta istikrarlı bir büyüme ve istihdam ile ihracatta
istikrarlı bir artışın sağlanamadığı, 25 yıllık tecrübemizle görülmektedir.
Hepinizi saygı
ile selamlıyorum.