BAŞKAN SÜREYYA SERDENGEÇTİ’NİN 26 - 27 AĞUSTOS 2002 TARİHLERİNDE BASINDA YER ALAN MÜLAKATI
- IMF desteği ile uygulanan istikrar programının seçim
politikalarından etkilenmesi söz konusu mu?
Benim gördüğüm kadarıyla geçmişte olduğu gibi seçim ekonomisi uygulamak mümkün değil. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi kamu bankaları artık eski konumlarında değil. Bu bankalarda yönetişim sağlandı, rasyonel şekilde yönetilir hale geldiler. İkincisi, Hazine bugün yeni ve şeffaf bir yasal çerçeveye kavuşmuştur. Zaten nakit yönetiminde ilkeli ve istikrar programına bağlı bir politika izliyorlar. Bu nedenle bana göre Hazine üzerinden de seçim ekonomisi uygulamak mümkün değil. Kaldı ki bono/tahvil faizleri ne zaman yükselse iç borcun sürdürülebilirliğinin tartışıldığı bir ekonomide kamu harcamalarını programın izin verdiğinin ötesinde artırmak mümkün değil. Geriye bir tek Merkez Bankası kalıyor. O da bildiğiniz gibi özerk, hükümete ya da kamu kurumlarına her ne surette olursa olsun kredi açması mümkün değil ve zaten fiyat istikrarı görevine uygun bir politika izliyor.
- Türkiye'de şu anda seçim kaosu ile birlikte seçimlerin
ertelenmesi tartışılıyor. Bu durumda Türkiye'nin ekonomik programı uygulama
şansı ve riskleri nedir?
Biz programımıza aynen devam ediyoruz. Çünkü bize
göre bu program özlenen ekonomik istikrarı getireceği için doğru bir program.
Geçmişte alternatiflerini tükettiğimiz için de bugün için bir başka alternatifi
de yok ve programda oldukça mesafe alındı. Geçen yıl hiperenflasyondan söz ediliyordu
kamu oyunda. Şimdi ise kamu oyunun enflasyon bekleyişlerinin Hükümet ve Merkez
Bankasının enflasyon hedefi ile aynı seviyeye geldiğini görüyoruz. Ve bu,25-30
yıldır ilk defa oluyor.
Büyüme
olur mu olmaz mı diye, bana göre bilgiye dayanmayan tartışmalar yaşandı. Büyüme
olmazsa program yürümez dendi. Oysa bizim elimizdeki verilere ve tahminlere
göre büyüme konusunda hiç bir şüphemiz yoktu. Yılın ikinci yarısı itibarıyla
pozitif büyümeye geçmek mümkün ve yıl sonu itibarıyla yüzde 3'ün üzerinde bir büyümeye
ulaşacağımız anlaşılıyor.
Merkez
Bankası'nın hedefi Türkiye'de 25 - 30
yıldır olmayan fiyat istikrarını yeniden tesis etmeye yönelik ve siyasi gelişmeler ne olursa olsun bunu
değiştirmek mümkün değil, bütün sorunlarımızın kaynağında enflasyon var çünkü.
Ve
nihayet vazgeçemeyeceğimiz diğer bir istikrarda,finansal istikrar: Bankacılık
sisteminin sağlığına kavuşması sürecinin aksamadan sürmesi lazım.
Seçimden sonra program devam etmez ise...
Bunu
düşünmek dahi istemem. Birincisi 25-30 yıllık enflasyon süreci sadece ekonomik
alanda istikrarı yoketmemiş, sosyal ve siyasal alanlarda da ciddi tahribat
yapmıştır. Gelir dağılımının bozulması veya siyasetin kısa vadeli bakış açısı
ve neredeyse tüm seçimlerin erken seçim olması örneklerden sadece iki tanesidir.
Program devam etmez ise daha beter olunacağını söylemeye gerek var mı ?
İkincisi
programa devam etmeyip ne yapacaksınız ? Gevşek maliye politikası uygulayıp
olmayan kaynakları mı dağıtacaksınız veya para politikasını gevşetip
hiperenflasyona mı gideceksiniz ? Alternatifleri geçmişte tükettik diye boşuna
söylemiyorum.
- Merkez Bankası'nın uyguladığı politikalar açısından büyüme mi
enflasyon mu öncelikli?
Dünyada
ya da Türkiye'de herhangi bir hükümetin hedefi büyüme ve istihdam artışı
sağlamaktır. Dünyada ya da Türkiye'de modern merkez bankalarının hedefi ise
fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir. Bunlar biribiri ile çelişir mi ?
Hayır uzun vadede çelişmez. Fiyat istikrarını sağlamaya yönelen Merkez Bankası
mutlaka Hükümetin desteğini almalıdır. Nitekim bizde de bugün yasal çerçeve bu
şekildedir. Öte yandan fiyat istikrarı görevi ile çelişmez ise, Merkez Bankası
Hükümetin büyüme ve istihdam politikalarını destekleyecektir. Dolayısıyla her
iki alanda da Hükümet ve Merkez Bankası'nın beraber çalışması gerekiyor. Neden
böyle diye sorarsanız nedeni çok açık. Lazım olan sürdürülebilir büyümedir.
Bizde geçmişte hep olduğu gibi çok yüksek büyüme ardından kriz ve küçülme
değil.Sürdürülebilir büyümeye ulaşmanın ön şartı da fiyat istikrarıdır. Fiyat
istikrarı ön şart olduğu için de bu programda başından beri sıkı maliye ve sıkı
para politikaları uygulanıyor.
Burada
şunu da belirtmek istiyorum. Bu yıl sonunda yüzde 35 hedefine varınca biz
enflasyon problemini çözmüş olmayacağız. Hala Türkiye'deki enflasyon dünyadaki
en yüksek enflasyonlardan biri olacak. Bu konuda daha gideceğimiz çok yol var,
herkesin sabırlı, kararlı ve uzun soluklu olması gerekiyor.
- Yıl sonunda enflasyon hedeflemesine geçilecek mi?
Niyet
mektubunda ilan ettiğimiz gibi hazırlıklarımızın yılsonu itibarıyla tamam
olması ve bu rejime geçilmesi düşünülüyor. Bunun için bizim Araştırma ve
İstatistik bölümlerimizde çok yoğun çalışmalar yapılıyor ve bunlar tamamlanmış
olacak. Bunun yanı sıra Merkez Bankası iletişim stratejisini geliştirdi ve
bunun da sonuçlarını görmeye başladık. Dolayısıyla biz enflasyon hedeflemesine
geçebilecek durumda olacağız. Öte yandan, Merkez Bankası dışında, kamu
maliyesindeki disiplinin sürmesi ve 2003'de de süreceğinin gösterilmesi
gerekiyor. Bizim dışımızda olağandışı, beklenmedik bir gelişme olmazsa,
enflasyon hedeflemesi rejimine geçilecek. Ve ekonomi sağlam bir çapaya
kavuşacak: Enflasyon çapasına.
- Temmuz rakamları enflasyonunun yönünü yukarı çevirdiğini
gösteriyor. Kurda son bir ayda fazla bir artış olmadı ama hala kurun enflasyon
üzerinde güçlü bir etkisi var. Bu durumda önümüzdeki dönem siyasi gelişmelerin
de neden olabileceği ani kur dalgalanmalarının enflasyon üzerindeki bu
etkisinin önlenmesi için ne tür tedbirler düşünüyorsunuz?
Söylediğiniz
gibi yakın geçmişte, siyasi belirsizlik algılaması sürecinde, Türk Lirası'nın
aşırı değer kaybetmesi ve bunun yanı sıra bu yılın kamu zamlarının önemli
ölçüde son iki üç aya sıkışmış olmasının enflasyon üzerinde olumsuz etkisi
oldu. Kamu zamlarının ve Türk Lirası'nın değer kaybetmesinin bir süre daha
etkisi olacak ama öte yandan enflasyon ile ilgili bekleyişlere baktığımız zaman
bunların kısa vade için olumsuz etkilendiğini fakat uzun vade için olumsuz
etkilenmediğini görüyoruz. Dolayısıyla bize göre yıl sonu enflasyon hedefi konusunda
endişe etmek için bir neden yok.
Kurun enflasyon üzerindeki etkisi tabii ki çok önemli: Ama, dalgalı kur rejiminde, biz bu etkinin artık zayıflamaya başladığını görüyoruz.
- Önümüzdeki aylar için beklentiniz nedir?
Kamu
zamları ve TL'nin aşırı değer kaybetmesinin haziran ve temmuzda olduğu gibi
ağustos ve eylül de bir ölçüde etkisini görürürüz.
- Siyasi belirsizllik ortamında serbest dalgalı kur rejiminin
faydasını gördünüz mü?
Büyük
ölçüde faydasını gördük, çünkü geçmiş tecrübelerimizle biliyoruz ki bu yakın
dönemdeki siyasi belirsizlik algılamasına sabit ya da öngörülebilir kur
rejimindeyken yakalansaydık kur seviyesini savunmak için rezervlerimizi
kaybedecektik ve bono/tahvil faizleri çok daha yüksek seviyelere çıkacaktı.
1998 ve 1999'da Rusya, Brezilya krizlerinden etkilendiğimiz dönemlere
baktığınız zaman bunları görebilirsiniz. Dalgalı kur rejiminde kur bir politika
aracı değil fakat uygulanan tüm politikaların ve bekleyişlerin bir sonucu
olarak karşımıza çıkıyor. Bu da çok önemli bir farktır. Olumsuz gelişmelerin
baskısı şimdi döviz rezervlerinin dolayısı ile TL likiditesinin üzerinde değil,
kurun üzerinde.
- Merkez Bankası kanunla bağımsız bir kurum haline getirildi.
Merkez Bankası, belli sınırlamalar getiren IMF'ye karşı da bağımsız mı?
Programda
yer alan sözünü ettiğiniz sınırlamalar Türkiye'de makroekonomik istikrara
yönelmek için getirilen sınırlamalar. Bu bizim programımız ve bu sınırlamaları
biz getirdik. Eğer IMF ile bir anlaşmamız olmasaydı dahi böyle bir programı
uygulamamız bana göre yine gerekiyordu ve içinde de sınırlamalar olacaktı. İç
borç sorununu halletmek için sıkı maliye politikası yine olacaktı. Merkez
Bankası parasal hedefleme yapıyorsa bununla ilgili bir takım hedefler
sınırlamalar olacaktı. Enflasyon hedeflemesine geçiyorsa bu defa başka bir
takım sınırlamalar olacaktı ve Merkez Bankası yine hükümete kredi vermeyecekti.
- Bankaların bankası olarak tanımlanan Merkez Bankası, krizlerden
büyük darbe alan ve reel sektöre kredi vermekte zorlanan bankaları fonlayacak
mı?
Söylediğiniz
doğru çünkü 2000 ve 2001 yıllarında yaşadığımız krizler özünde bir bankacılık
kriziydi. Bankacılık sistemini yeniden sağlığına kavuşturma çabaları Bankacılık
Üst Kurulu tarafından ve diğer kurumların desteği ile bildiğiniz gibi sürüyor.
Bankacılık kesimi yeniden reel kesimi finanse edecek hale gelecek. O arada
bizim Merkez Bankası olarak reel kesim için yapabileceğimiz şey; makro ekonomik
istikrarı ve bunun için de en önemli bileşen olan fiyat istikrarını sağlamak.
Bunun yanı sıra finansal istikrarın sağlanması gerekiyor.
Bugüne
baktığımız zaman ise piyasalarda şunu görüyoruz, olağanüstü haller dışında
bizim bir fon sağlamamıza çok fazla gerek yok. Zaten piyasada likidite fazlası
var.
- 2001 yılında Türkiye ekonomisi rekor bir oranda yüzde 9.5 küçülürken şirketlerin hemen hemen
tamamı da zarar açıkladı. Merkez Bankası ise ciddi bir kar açıkladı. Ve bu
durum önemli eleştirilere yol açtı. Sizin bu değerlendirmeler konusundaki
görüşünüz nedir?
Dünyadaki
bütün merkez bankaları kar ederler. Kar etmelerinin başlıca nedeni de tedavüle
banknot sürerek sıfır faizli kaynak elde etmeleridir, bunun üzerinden kar
ederler. Dünyadaki örneklerinin aksine kronik enflasyon ortamında Türkiye'de
emisyon (tedavüldeki banknotlar) çok yüksek olmadığı için bizim Merkez Bankamız
o kadar kar etmez. O zaman geçen yıl ne oldu da yüksek bir kar gördük ? Bunun
kriz sonrası operasyonlar ile doğrudan bir ilgisi var. Karımız büyük ölçüde,
kriz sonrası yaptığımız operasyonlarla aldığımız devlet iç borçlanma
senetlerinin faiz gelirleri üzerinden ve bankacılık reformu çerçevesinde kamu
ve fon bankaları ile yaptığımız likidite operasyonları sonucu onlara verdiğimiz
repolar üzerinden elde ettiğimiz gelirlerden oluştu. Bu yıl ise tam tersi bir
durum var. Bu yıl Merkez Bankası zarar ediyor, çünkü piyasalarda fazla likidite
var. Ve bunu çekerken Merkez Bankası'nın faiz gideri oluşuyor.
Bizim
Yıllık Raporumuzda bütün bu konular detayları ile yer aldı. Ve Yıllık Rapor
kamuoyuna açık olmasına karşın, bilgiye dayanmayan yanlış fikirlerle bu konunun
ele alınmış olmasını ben sizin takdirlerinize bırakıyorum.
- Merkez Bankası'nın dış denetime tabi olması da bazı çevrelerce
eleştiriliyor. Bu konudaki görüşleriniz nedir?
Merkez
Bankası'nda evvelden beri hem iç hem de dış denetim vardır. İç denetim Genel
Kurul, Denetleme Kurulu ya da Teftiş Kurulu ile yapılır. Dış denetim de ise
Merkez Bankası Başbakanlığın denetimine tabidir veya vergi mükellefi olduğu
için Maliye Bakanlığı'nın denetimine de tabi olabilir. 2000 yılından beri
Merkez Bankamızda bir de muhasebenin dış denetimi var. Bu tür dış denetim işlem
denetimi değil, muhasebe bilgilerinin doğru ve uluslararası standartlarda olup
olmadığının saptanmasından ibarettir. Dünyada neredeyse bütün merkez
bankalarında var. Öyle ki Avrupa Merkez Bankası'nın Kanununda var, sisteme üye
ulusal merkez bankaları ile ilgili olarak. Nihayet merkez bankalarının merkez
bankası olan Uluslararası Ödemeler Bankası'nın kamu oyuna açık risk yönetim
ilkelerine bakmak yeterli, bu konuda doğru fikir edinmek için. Bütün bu
bilgilere ulaşmak için birazcık gayret gerekiyor, sadece. Merkez Bankası'nın
Genel Sekreterliğini telefonla aramak gibi.
- Merkez Bankası'nda sizinle beraber yönetim anlayışı değişti mi?
İçeriden yetişmiş olmanın ve kurumu iyi tanıyor
olmanın avantajlarını gördüm. Belki bu sayede de gerçek merkez bankacı
anlayışını dışarıya yansıtmak mümkün oldu. Bana göre işlerinin doğası gereği
merkez bankası başkanlarının sempatik olması gerekmez. Örneğin ekonomi büyür ve
ısınırken, ve herkes bu yüzden mutlu iken, faizleri yükselten bir başkandan
çoğu hoşlanmaz ama gerçek merkez bankası başkanının bunu yapması gerekir. Bu
bütün dünyada da böyledir. Biz sanırım meselelere dürüstlük ve ciddiyet ile
yaklaştığımız ve gerçekleri açık bir şekilde kamuoyuna anlattığımız için
oldukça mesafe aldık. Bu yeni dönemde artık herkese mavi boncuk dağıtmak ya da
nabza göre şerbet vermek yok. Bunun faydasını da görüyoruz.
- Peki efendim, tansiyonun çok yüksek olduğu dönemlerde bankacılarla
Merkez Bankası arasında nasıl bir iletişim vardı?
Doğal
olarak Merkez Bankası'nın bankacılarla her düzeyde sürekli bir iletişimi olması
gerekir. Kriz sırasında kamu ve özel
kesim bankaları ile sürekli iletişim halinde olduğumuzu söyleyebilirim.
Likidite verme imkanı tanımayan para kurulu benzeri rejim ve onun ayrılmaz
parçası olan kur taahhüdünün terkedilmesinden sonra 26 Şubat 2001'den itibaren
yaptığımız bir çok operasyon, milli gelirin sekizde biri kadar likidite
verilmesi dahil, kamu bankalarının toparlanmalarına ve ağır bir krize girmiş
olan özel bankaların likidite ve döviz durumlarının yeniden düzelmesine
yönelikti. Sadece bir örnek vereyim; geçen yıl dalgalı kur rejimine geçtikten
sonra bankalara 7 milyar doların üzerinde döviz sattık. Dikkat edin mahkemelik olan 5 milyar dolardan
sözetmiyorum. Yeni dönemde bir kur taahhüdümüz
olmadığı halde bunu yaptık. Hala çok iyi anlaşılmış değildir ama sadece
bu dahi bankaların durumunun yeniden düzelmesi için çok önemli bir katkıydı.
Nihayet 11 Eylül olaylarından bir saat sonra kriz masası kurarak likidite
operasyonları düzenlemiş olmamızı da burada hatırlamak gerekir.
- Bankacılık sektörünün artık bir Üst Kurulu var ama denetim
açısından Merkez Bankası'nın sektördeki varlığını inkar etmek mümkün değil. Bu
alanda BDDK ile aranızda nasıl bir işbirliği var?
İki
kurumun yöneticileri ve diğer çalışanları arasındaki ilişkiler sürekli
gelişiyor, ama daha mesafe almamız lazım. Bilgi alış verişi bir protokol ile
düzenlendi. BDDK denetimden sorumlu fakat Merkez Bankası'nın da Yasasına göre
önemli bilgi toplama fonksiyonları var. Bilgilerin karşılaştırılması ve fikir
teatisinden her iki kuruma büyük yarar var.
Avrupa
Birliği sürecinde de bu zaten giderek daha fazla önem kazanacaktır.
- Bu süreç oturana kadar herhangi bir uygulamada çatışma söz konusu
mu?
Uyumlu
çalışılıyor, çatışma yoktur. Ama bir konuyu açmama izin verin. Her iki kurumun
objektif fonksiyonları birbirinden farklıdır. Para politikası belli bir anda
bankacılık sistemine yönelik politika ile çelişebilir. Merkez Bankası'nın ve
BDDK'nın özerk kurumlar olmasının bir nedeni de budur. Bu, uyum içinde
çalışılamayacağı ve çelişkileri uzlaştıran bir program etrafında biraraya
gelinemeyeceği anlamına gelmez. Tıpkı gelişmiş dünyada hükümetler ve merkez
bankaları için geçerli olduğu gibi. Ülkemizde maalesef ne zaman iki kişi bir
konuda farklı fikirde olurlarsa, beraber nasıl çalışıyorlar, bunların arasında
uyum yok deniyor. Tek sesli geleneğin etkisi herhalde.
- Hazine'nin şu anki en büyük problemi borçlanmasının döviz
cinsinden çok büyük rakamlara ulaşması. Ülkemizde serbest kur uygulandığına
göre bu konuda Hazine ile ortak bir politikanız var mı?
Hazine
ile para politikası ve borçlanma politikasının eşgüdümü için sürekli olarak, neredeyse
günlük bazda beraber çalışıyoruz. Bize göre Hazine borçlanmasında borçlanmanın
çeşitliliği ve vade yapısı açısından zaten önemli mesafeler alınmıştır. Borcun
kimlerin elinde olduğuna bakıldığı zaman da bize göre borcun sürdürülebilmesi
açısından bir sorun yoktur. Bu birincisi. İkincisi, geçen yıl bankaların açık
pozisyon sorununun halledilmesi sürecinde Hazine'nin döviz borçlanmasının
katkısı olmuştur. Dalgalı kur rejiminde kur istikrarı için bu önemli idi.
Enflasyon hedeflemesi için çok önemli olan dalgalı kur rejiminde mümkün olduğu
kadar az merkez bankası müdahalesi ile kur istikrarını sağladıkça- ki bunun
pekala olabileceğini Kasım 2001- Mayıs 2002 döneminde gördük- Hazine'nin
üstlendiği kur riskini daha iyi değerlendirebileceğiz.
- Piyasalar Merkez Bankası'nın ne zaman faiz indirimine gideceğini
merak ediyor. Yeni bir faiz indirimi ne zaman olacak?
Merkez Bankası olarak gelecekteki enflasyona bakarak
faiz kararlarımızı veriyoruz. Gelecekteki enflasyona bakarak her an herhangi
bir yönde bir karar verebiliriz. Zaten bunu da her defasında yaptığımız kısa
uzun duyurularla kamu oyuna ve piyasalara açıklıyoruz. Dürüstlükle kaleme
alınan ve içeriği açık olan bu duyuruların ve diğerlerinin çok iyi okunup
anlaşılması, ardlarında başka düşünce aranmaması gerekiyor.