1990 YILINA GİRERKEN TÜRK EKONOMİSİ
DR. RÜŞDÜ SARACOĞLU
BAŞKAN
TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI
1990 YILINA GİRERKEN TÜRK
EKONOMİSİ
İktisat
politikasının hedeflerini ortaya koyabilmek ve bu hedeflere varabilmek
için en uygun araçları belirleyebilmek amacıyla, ekonominin içinde bulunduğu
durumun ve bu duruma ulaşılmasına yol açan sürecin iyi anlaşılması gerekir.
Bu
notun amacı Türk ekonomisinin 1990 yılı
başındaki görünümünü, 1986-1989 yılları arasındaki gelişmelerin ışığı
altında vermektir. Ancak bu yapılırken, Türk ekonomisinin para politikası
açısından, üzerinde önemle durulması gereken özelliklerine ağırlık verildiğini
vurgulamak gerekir.
I.
1986-1989 MAKRO EKONOMİK GELİŞMELER
1986-1989
döneminin ilk yarısında ekonomide canlılık, ikinci yarısında ise durgunluk
görülmektedir. 1990 başında ekonominin durumunu anlayabilmek için canlılıktan
durgunluğa geçiş sürecinden söz etmek yararlı olacaktır.
I.l.
1986-1987 Dönemi
1986
yılında iç talepteki hızlı artış, petrol fiyatlarındaki düşmenin yarattığı
uygun uluslararası koşulların da katkısıyla, ekonominin hedeflenen uzun dönem
büyüme hızının üzerinde büyümesine yol açmıştır. Bu süreç 1987 yılında da devam
etmiş, 1986'da yüzde 8.1'i bulan büyüme hızı bu yılda yüzde 7.4 olmuştur.
Ancak,
kamu kesimi harcamalarıyla uyarılmış bu hızlı büyüme ve kamu tarafından
üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarının 1987 yılında ayarlanmasındaki önemli
gecikmeler, kamu kesiminin borçlanma gereğinin önemli ölçüde artmasına yol
açmıştır. 1986 yılında milli gelirin yaklaşık yüzde 5'i olan bu oran, 1987
yılında yaklaşık yüzde 8'e yükselmiştir.
1986
yılında fiyat artış hızı yıllık ortalama bazında yaklaşık yüzde 30 iken,
1987’de yıllık yüzde 32 olmuştur. Bu iki yıldaki fiyat artış oranları,
birbirine yakın olmalarına rağmen farklı eğilimler göstermektedirler. Nitekim,
bu fiyat hareketleri daha yakından izlendiğinde üzerinde durulması gereken iki
önemli özellik ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki, 1986 yılında gözlenen fiyat
artış hızlarının düşmesi eğiliminin 1987 yılında ters dönmesidir. İkincisi ise,
1987 yılında kamu kesimi fiyat artışlarının özel kesimin altında kalma
olgusunun iyice belirginleşmesidir.
1987’de
kamu açıklarının büyümeye, enflasyonun yükselmeye başlaması, yılın sonlarına
doğru mali piyasalardaki dengesizliklerin artmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler
sonucunda Türk parasından kaçma eğilimi güçlenmeye başlamıştır.
I.2.
1988-1989 Dönemi
Ekonomideki dengesizlikleri giderebilmek üzere 1987 yılı
sonunda kamu tarafından üretilen mal ve hizmetlerin fiyatları önemli ölçüde
arttırılmış, mali piyasalardaki dengesizlikleri gidermek ve Türk parasından
kaçışı engellemek üzere 1988 Şubat ayında bir dizi önlem alınmıştır. Bu
önlemlerin amacı, Türk lirası cinsinden tutulan tasarrufların çekiciliğini ve
dolayısıyla Türk lirasına olan talebi arttırmak, ithalatı frenlemek, ihracatı
tekrar canlandırmak ve kamu harcamalarını kısarak ekonomideki aşırı ısınmayı
soğutmak biçiminde özetlenebilir.
Bu bağlamda alınan faizlerin yükseltilmesi kararı,
finansman maliyetlerini arttırıcı ve sonuçta üretimi yavaşlatıcı etki
yaratmıştır. Üretimin yavaşlamasının yanı sıra, ithalat maliyetlerinin
artmasına yol açan düzenlemelerin yürürlüğe konulması da ithalatın artış hızını
düşürmüştür. Buna karşılık, ihracatı teşvik edici önlemler, kısılan iç talebin
de etkisiyle, ihracatın artmasını sağlamıştır. Ancak, kamu fiyatlarındaki
ayarlamaların büyük ölçekli ve şok biçiminde olması, ekonomide enflasyonist
bekleyişler üzerinde olumsuz etki yaratmıştır. Nitekim, 1987 sonunda kamu
fiyatlarının bir ay içinde yüzde 20 gibi çok yüksek düzeyde arttırılması, özel
kesimin de fiyatlama kararlarını büyük ölçüde etkilemiş ve ekonomi çok kısa
süre içinde, hızlı fiyat artışları dönemine girmiştir. Bunun yanında, kamu
açıklarının azaltılmasının neredeyse tümüyle kamu yatırımlarının kısılması
yoluyla sağlanmaya çalışılması, özel kesimin üretim ve yatırım kararlarını da
olumsuz yönde etkilemiştir. Böylece ekonomi 1988 yılının ikinci yarısından
itibaren, özellikle imalat sanayiinde belirginleşen bir durgunluğa girmiş,
yılın son üç ayında ise bu durgunluk daralmaya dönüşmüştür. İthalatın reel
olarak düşüp, nominal olarak aynı kalması, ödemeler dengesinde görünmeyen
gelirlerdeki artışla birleşince cari işlemler dengesi yılın ikinci yarısından
itibaren fazla vermeğe başlamıştır. Başka bir deyişle, kısılan iç talebin
etkisiyle ortaya çıkan tasarruf fazlası cari işlemler dengesi fazlasına dönüşmüştür.
1988 yılının sonbaharında, gözlenen enflasyondaki
yükselme ve enflasyonist bekleyişlerdeki tırmanma sonucunda, mali piyasalarda
tekrar dengesizlikler ortaya çıkmış ve döviz talebinin hızla artmasıyla resmi
kur ile paralel piyasa kuru arasındaki farklar açılmaya başlamıştır. Bu
dengesizlikleri giderebilmek üzere, yeni bazı önlemler alınmış ve mevduat
faizleri serbest bırakılmıştır. Bu önlemler mali piyasalardaki dengesizlikleri
gidermekle birlikte, faizlerde beklenenin üstündeki yükselmenin finansman
maliyetlerini arttırması, 1988 yılının ikinci üç ayında başlayan ekonomik
daralmanın 1989 yılına uzamasına yol açan önemli bir etken olmuştur.
1989 yılının ilk yarısında ise, 1988'de görülen temel
eğilim devam etmiştir. Bu eğilim kuraklık nedeniyle tarımsal üretimde meydana
gelen düşüş ve Mart ayında yapılan yerel seçim sonuçlarının belirsizlikleri
arttırmasıyla daha da güçlenmiştir. Ancak yılın ikinci yarısından itibaren, yaz
aylarında yapılan yüksek oranlı maaş ve ücret ayarlamalarının iç talep ve iç
talep bekleyişleri üzerinde olumlu etki yapmasıyla, ekonomi sanayi kesiminden
başlayan bir canlanma sürecine girmiştir. Bunun sonucu olarak yılın ilk
yarısındaki "sıfır büyüme" öngörüsü doğrulanmamıştır. Bu gelişmeleri
gözönüne alan son tahminlere göre, 1989'da reel milli gelir artış hızı,
tarımdaki önemli gerilmeye rağmen, yüzde 2'ye yaklaşmıştır.
1989
yılında yatırımlarda daha önce görülen eğilim sürmüştür. Bir yandan kamu kesimi
yatırımları reel olarak azalmaya devam etmiş, öte yandan da özel yatırımlarda
bunu giderecek bir artış olmamıştır. Yatırımlar konusunda vurgulanması gereken
önemli bir nokta, 1989 yılında da özel yatırımların konut kesiminde
yoğunlaşması eğiliminin değişmemiş olmasıdır. 1986'da toplam özel kesim sabit
sermaye yatırımları içinde yaklaşık yüzde 35 olan konut yatırımlarının payı,
1989 yılında yüzde 51'e yükselmiştir. Bu gelişmeye paralel olarak da imalat
sanayiine yönelik özel kesim yatırımlarının toplam içindeki payı 1986'da yüzde
33 iken, 1989'da yüzde 22'ye düşmüştür. Bu gelişme Türkiye'nin uzun dönemli
büyüme ve sanayi ihracatını artan oranlarda sürdürme stratejileri açısından
kaygı verici olarak nitelendirilebilir.
Yukarıda
da değinildiği üzere, 1987 yılı sonunda kamu kesimi fiyatlarında yapılan
ayarlamaların da etkisiyle 1988 yılının ilk dört ayında fiyat artışları
hızlanmaya başlamıştır. Bu eğilim Mayıs ayından itibaren yerini göreli bir
istikrara bırakmış, yani fiyat artış hızı yılın sonuna kadar yüzde 70'ler
civarında seyretmiştir. 1989 yılı bu açıdan 1988'in Mayıs-Aralık dönemine
benzerlik göstermektedir.
1989
yılı fiyat artışlarının üzerinde durulması gereken birkaç önemli yönü vardır.
Bunlardan ilki, tarım fiyatlarındaki artışın, kuraklıktan kaynaklanan üretim
düşmesinin etkisiyle, yüksek olmasıdır. Nitekim, Devlet İstatistik Enstitüsü
tarafından hesaplanan toptan eşya fiyat endeksinin 1989 yılı sonu itibariyle 12
aylık artışı yüzde 68 olurken, tarımsal fiyatlar yüzde 88 artmıştır. Üzerinde
durulması gereken ikinci nokta, 1985 yılından bu yana ilk defa imalat
sanayiinde kamu fiyat artışının özel kesimin üstüne çıkmasıdır. Bu, bir
taraftan kamu kesiminde yapılan fiyat ayarlamalarının önemli boyutlara ulaşması,
öte yandan da yılın ikinci yarısında özel kesim fiyat artış hızında
belirgin bir düşme olmasından kaynaklanmaktadır. Özel kesim imalat sanayii
fiyat artış hızında görülen bu düşme, kredi faizlerindeki azalma, döviz
kurlarının enflasyon oranının altında seyretmesi ve yılın ikinci yarısındaki
talep artışının kapasite kullanımını arttırmak yoluyla birim maliyetler
üzerinde azaltıcı etki yapması gibi çeşitli makroekonomik gelişmelerden
kaynaklanmaktadır. Buna karşılık, kamu kesiminde fiyat ayarlamaları, geçmiş
yıllarda olduğu gibi, bu ekonomik değişkenlerden bağımsız olarak yapılmıştır.
1986
yılındaki ekonomik canlılık, yatırım harcamalarının ve dolayısıyla yatırım malı
ithalatının artmasına yol açmıştır. Böylece dünya petrol fiyatlarında gözlenen
düşüşten sağlanan 1 milyar dolar civarındaki ithalat gideri azalması, petrol
dışı ithalatın artmasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak petrol
fiyatlarındaki düşme nedeniyle, ödemeler dengesinde olması beklenen olumlu
gelişme gerçekleşmemiştir. Doların değer kaybetmesi ve petrol fiyatlarının
düşmesiyle Orta Doğu pazarının daralması gibi dış etmenlerle birlikte, iç
pazarın da canlanması ihracatı olumsuz yönde etkilemiş ve ihracatın bir yıl
öncesine oranla yüzde 8 dolayında azalmasına yol açmıştır. Tüm bu gelişmelerin
yanı sıra, görünmeyen kalem net gelirlerinin de azalması, cari açığın 1.5 milyar
ABD dolarına yükselmesine yol açmıştır. Diğer taraftan, dış borç
ertelemelerinin ödemesiz döneminin 1985 yılında sona ermesiyle birlikte,
1986'da dış borç servis oranı yükselmiştir. ABD dolarının değer kaybetmesiyle
ortaya çıkan ilave borç yükünün de etkisiyle, dış borç stoku yüzde 23 oranında
artmış ve 31 milyar ABD dolarına ulaşmıştır.
1987
yılında ise ekonomideki canlanmanın devam etmesi ve alınan teşvik önlemlerinin
de etkisiyle ihracat yaklaşık yüzde 37 oranında artmıştır. İhracattaki bu
önemli gelişme, ithalatın aynı dönemde yaklaşık yüzde 26 artmasına rağmen, cari
açığı önemli ölçüde azaltmıştır. 1987 yılında, bir önceki yıla oranla dış borç
kullanımı artarken, kısa vadeli dış borçların toplam içindeki payı hemen hemen
sabit kalmıştır.
1987
yılı sonlarına doğru iç mali piyasalarda ortaya çıkan dengesizlikler, Türk
parası ile ifade edilen mali kıymetlerden bir kaçışa yol açmış, bu da döviz
talebini hızlı bir biçimde arttırmaya başlamıştır. Türk parası yerine döviz
tutulması, teknik deyimiyle "Para İkamesi" olgusu resmi döviz kurları
ile paralel piyasa kurları arasında yüzde 20'lere varan farklılıkların ortaya
çıkmasına yol açmıştır.
1988
yılı Şubat ayında alınan önlemlerle Türk parasına olan talebin canlandırılması
hedeflenmiştir. Bu önlemler etkilerini Nisan ayından itibaren göstermiş ve
resmi kur ile paralel piyasa kuru arasındaki fark kapanmıştır. Para ve döviz
piyasalarında bu dengenin oluşturulmasından sonra, 1988 yılı Ağustos ayında
döviz kurlarının bankalararası piyasa biçiminde örgütlenen döviz piyasasında
belirlenmesi uygulamasına geçilmiştir.
1988
yılında, ekonomideki durgunluk ve alınan bazı önlemler sonucunda ithalatta bir
duraklama ortaya çıkmıştır. Buna karşılık ihracat, özellikle yıl sonundan önce
ihracat teşviklerinden yararlanmak isteyen ihracatçıların çabaları sonunda,
artmıştır. Bu gelişmeye, ödemeler dengesindeki görünmeyen kalem gelirlerinde
meydana gelen hızlı artışın da eklenmesiyle cari işlemler hesabı 1.5 milyar ABD
doları fazla vermiştir. 1988 yılında çapraz kurlardan gelen olumlu etkiyle dış
borç stoku bir miktar azalırken, kısa vadeli dış borcun toplam içindeki payı da
azalmıştır.
1988 yılında Irak'a açılan kredilerin dondurulmasının
ihracat üzerindeki etkisi 1989 yılında görünmüştür. Bu yılda Türkiye'nin
rekabetçi bir pazar oluşturan Ortak Pazar ülkelerine olan ihracatı yüzde 10
dolaylarında artarken, toplam ihracatı düşmüştür. Bu düşmeye yol açan temel
etkenler ise, Irak'a yapılan ihracattaki önemli azalma ile kuraklık nedeniyle
tarım ürünleri ihracatında gözlenen düşmedir. 1989 yılında, başta SSCB olmak
üzere Doğu Avrupa ülkelerine olan ihracat olanaklarının önemli boyutlara
varabileceği yönünde gelişmeler olmuştur. Böylelikle Türkiye açısından, görece
istikrarsız kabul edilebilecek Orta Doğu pazarlarındaki hareketleri dengeleyebilecek
bir pazar çeşitlendirmesi olanağı ortaya çıkmıştır.
1989
yılının ilk yarısında ekonomideki durgunluğun devam etmesi ithalatın da
istikrarlı bir düzeyde seyretmesine yol açmıştır. Yılın ikinci yarısında
ithalat artmaya başlamıştır. Bunda ithalatı kolaylaştırıcı ve ucuzlatıcı yönde
önlemler alınması ile 1989'un ikinci yarısında ekonomide başlayan canlanmanın
katkısı olmuştur.
Altın
fiyatının, sürekli ve düzenli bir biçimde altın arzının sağlandığı bir piyasada
belirlenmesini sağlamak üzere T.C. Merkez Bankası (TCMB) tarafından altın
piyasası açılmıştır. Bu piyasanın kendisini kabul ettirmesinden itibaren de
resmi kanallardan döviz girişi hem artmış, hem de daha istikrar kazanmıştır.
1989 yılında gerek cari, gerekse sermaye girişleri
ile artış gösteren rezervler, dış borç vade yapısının uzatılmasında ve
borçlanma maliyetlerinin düşürülmesinde etkin bir araç olarak kullanılmıştır.
Yıl içinde bir yıl vadeli 490 milyon ABD doları tutarındaki kredi geri ödenmiş
ve yeni orta ve uzun vadeli krediler sağlanmıştır. Böylece yılın üçüncü üç ayı
itibariyle kısa vadeli dış borçların toplam içindeki payı yüzde 18.5'e
düşmüştür. Ödemeler dengesinin cari işlemlerindeki gelişmeler, ve bütçe
açığının finansmanı amacıyla sağlanan orta ve uzun vadeli kredi girişlerindeki
artışlar nedeniyle döviz rezervleri beklenenin üzerinde yükselerek, geçici
rakamlara göre brüt olarak, yaklaşık 9 milyar ABD dolarına ulaşmıştır. Döviz
arzındaki bu artışa karşılık, yılın son aylarına kadar canlanmayan döviz
talebi, döviz kurlarının enflasyonun altında seyretmesine neden olmuştur.
1989
yılı Ağustos ayında çıkarılan 32 sayılı Karar ile dış ticaret ödemeleri ve
sermaye hareketleri için serbestleştirme yönünde önemli adımlar atılmıştır. Tüm
bu gelişmeler bir yandan piyasa mekanizmasının iktisadi kararlar üzerindeki
rolünü arttırırken, öte yandan Türk ekonomisini giderek daha çok dış alemden
gelen etkilere karşı duyarlı hale getirmiştir. Bunun sonucu olarak, Türkiye'de
iktisadi karar alan birimlerin dünyadaki gelişmeleri çok daha yakından izlemek
ve değerlendirmek durumunda oldukları yeni bir ortam doğmaya başlamıştır.
III. MALİ
PİYASALARDAKİ GELİŞMELER VE
PARA POLİTİKASI
1986-1989 döneminde Türkiye'de mali piyasalarda
önemli değişmeler olmuştur. Bu dönem içinde bir yandan bankacılık kesiminin
sunduğu hizmetler yaygınlaşmış, öte yandan da yeni piyasalar ortaya çıkmıştır.
Mali piyasalardaki bu yapı değişikliği, bir yandan para politikasının
yürütülmesi için bir yandan yeni olanaklar sunarken, öte yandan da yeni
koşullara uygun politika araç ve yöntemlerinin geliştirilmesini zorunlu
kılmıştır.
III.l.
Mali Piyasalarda Gelişmeler
1986-1989
döneminde Türkiye'de mali sistemdeki gelişme, tümüyle bir yapısal değişiklik
olarak tanımlanabilir. Nitekim, geniş anlamda para arzının (nakit + vadesiz ve
vadeli TL ve döviz mevduatı) milli gelir içindeki payı ile ölçülen mali
sistemin göreli büyüklüğü bu dönem içinde önemli bir değişiklik göstermemiştir.
Buna karşılık, toplam kredilerin milli gelir içindeki payı 1986 ve 1987
yıllarında yükselmiş, 1988'de önemli ölçüde düşmüş, 1989 yılında ise, geçici
verilerden elde edilen tahminlere göre 1988 yılındaki düzeyinde kalmıştır.
Dolayısıyla, 1988 yılından itibaren mali sistem, topladığı kaynakları, kredi
dışı mali araçlara daha çok yöneltmeye başlamıştır.
Bu
gelişmenin vurgulanması gereken yönü, mali sistemdeki yapısal değişikliklerin
mali tasarrufların yönlendirilmesi için yeni olanaklar getirmiş olmasıdır.
Nitekim, bu yıllarda menkul kıymetler ve para piyasalarındaki gelişmeler, büyük
ölçüde bankaların hakim olduğu, mali kesime kaynaklarını kullanabileceği
seçenekler yaratmıştır. Öte yandan, bu dönemdeki iktisadi gelişmeler bankaları
kredi piyasasında çok daha ihtiyatlı hareket etmeye ve bu yeni olanaklardan
yararlanmaya itmiştir.
Menkul
kıymetler piyasasındaki gelişmelere bakıldığında bu dönemin tümü itibariyle
kamu kesimi menkul kıymetlerinin gerek birincil ve gerekse ikincil pazardaki
toplam işlem hacminin büyük bir kısmını oluşturduğu ortaya çıkmaktadır.
Nitekim, 1986 yılında milli gelirin yüzde 6'sı dolaylarında olan pazarlanabilir
kamu iç borç stoku, 1989 yılında milli gelirin yaklaşık yüzde 8.5'ine
yükselmiştir.
Bu
dönem içinde mali piyasalardaki önemli gelişme para piyasalarında olmuştur.
TCMB'nin bankalararası para piyasasını açması ve açık piyasa işlemlerine
başlaması kısa vadeli para piyasalarında işlem hacmini, menkul kıymet
piyasalarıyla karşılaştırılamayacak derecede yükseltmiştir. Para piyasalarının
Türkiye ölçüsünde belli bir derinliğe ulaşması, TCMB'yi para politikasını
yürütmek için bu piyasalara yönelik araçları geliştirmeye ve kullanmaya
yöneltmiştir.
Bu
dönem içinde parasal büyüklüklerin seyrine bakıldığında aşağıdaki temel
noktaları saptamak olanaklıdır:
1) 1986-1989
dönemi içinde Merkez Bankası Parası'nın
milli gelire oranı sabit kalmıştır.
2) TCMB'nin
toplam iç yükümlülüklerinin milli gelir içindeki payı 1986'da yüzde 16 iken
1988'de yüzde 20'ye yükselmiştir. 1989 yılında ise TCMB toplam iç
yükümlülüklerini göreli olarak azaltmış ve büyüklüğün milli gelir içindeki
oranını yüzde 17'ye çekmiştir.
Mali
sistemin göreli büyüklüğünün ele alınan dönemde büyük ölçüde değişmediği
gözönüne alındığında bu sonuçlar, TCMB'nin kredilerine, dolayısıyla da Merkez
Bankası Parası'na olan talebin arttığını göstermektedir. 1986 yılından
1988'in ortalarına kadar, TCMB bu varlık artışını, yerleşik kişilere olan döviz
cinsinden ifade edilen yükümlülüklerini arttırmak yoluyla karşılamıştır. Bu
ise, sistemin likiditesini denetlemede 1989 yılına kadar karşılaşılan
güçlüklerin önemli bir nedeni olmuştur. 1989 yılında Merkez Bankası Parası'nın
TCMB'nin toplam iç yükümlülükleri içindeki payının tekrar yükselmeye
başlamasıyla, TCMB'nin yükümlülükleri daha likit ve denetlenebilir türlere
dönüşmeye başlamıştır. Bunun sonucunda da para politikasının yürütülebilmesi
için TCMB'nin kullanabileceği olanaklar artmıştır.
III.2.
Para Politikası
1986-1989
dönemi içinde para politikasını biçimlendiren en önemli gelişmeler, yukarıda da
deginildiği üzere, kurumsal düzenlemeler yoluyla para piyasalarının mali
sistemle bütünleştirilmesi olmuştur. Para piyasalarında olan bu gelişmeler para
politikası araçlarının da değişmesine yol açmıştır. Şimdiye kadar para
politikası büyük ölçüde zorunlu karşılık oranlarının değiştirilmesi ile
yürütülmekteydi. Bu ise, özünde, TCMB'nin bankaların serbestçe kullanabilecekleri
kaynakları tayınlaması anlamına gelmektedir. Oysa, TCMB'nin para
piyasalarındaki gelişmelerden yararlanarak açık piyasa işlemlerine başlaması,
bu türlü tayınlamalar yerine bankalara kaynaklarını kullanmak için bir seçenek
sunması anlamına gelmektedir. Bu seçeneğin çekiciliğini arttırıp azaltmak
suretiyle TCMB, mali sistemin ekonominin kalan birimlerine açacağı kredi
miktarını veya faizini etkileyebilmektedir.
Bu
bağlamda, 1988 yılı Ekim ayında alınan kararlarla bankaların mevduat faiz
oranlarını serbestçe belirlemeleri ilkesi getirilmiştir. Bu uygulamanın ilk
döneminde mevduat faiz oranları bankalar arasında önemli farklılıklar
göstermiş, bunun sonucunda da bankalar arasında büyük mevduat kayışları ortaya
çıkmıştır. Bankalar bu tür mevduat kaymalarını önleyebilmek için faizleri
yükseltmeye başlamışlar ve kısa süre içinde, mevduat faizleri, beklenenin
üzerine çıkarak yüzde 85'e ulaşmıştır. Ancak, gerek TCMB'nin faiz oynamalarının
aşırı olmamasını sağlayacak düzenlemeler getirmesi ve gerekse fiyat
artışlarının istikrarı bu sürecin devamını engellemiştir.
1989
yılında para politikasının sağlıklı yürütülebilmesi açısından en önemli gelişme
kamu finansman açıklarının göreli olarak azaltılması çabalarının yanında, Mart
1989'da Hazine ile TCMB arasında yapılan protokoldür. Bu protokol, kamu
açıklarının finansmanı amacıyla TCMB kaynaklarına başvurmaya bir disiplin
getirmiştir. Söz konusu protokolün yapılmasından sonraki dönemde, bu kararlara
titizlikle uyulmuştur. Nitekim, 1989 yılında bir yandan kamu kesimi borçlanma
gereği milli gelirin yüzde 5.6'sına çekilirken, öte yandan da Hazine'nin TCMB
kaynaklarından kullandığı miktar yıl boyunca, makro ekonomik dengeleri
bozmayacak düzeylerde seyretmiştir. Bu tutumun sonucu olarak, 1989 yılındaki
parasal genişlemenin tamamı, TCMB'nin dış varlıklarındaki artmadan
kaynaklanmış, başka bir deyişle “TCMB ancak kendisine gelen döviz karşılığında
Merkez Bankası Parası yaratmıştır”.
Hazine'nin
borçlanma stratejisini değiştirerek, TCMB kaynaklarına başvurma yerine piyasadan
kaynak temin etmeye yönelmesi, TCMB'nin bilanço büyüklüğünü denetleyip, artış
hızını düşürebilmesini sağlamıştır. 1989 yılında Merkez Bankası Parası'nda
gözlenen genişleme ise TCMB'nin kendi bilanço büyüklüğünü göreli olarak
düşürebilmesinin bir sonucudur. Başka bir deyişle TCMB bilançosu bir yandan
küçülürken, öte yandan da daha likit hale gelmiş; sonuçta, TCMB'ye para
politikasını uygulamada bir miktar esneklik kazandırmıştır.
1988
sonunda mevduat faizlerinin yüzde 85 gibi yüksek bir düzeye sıçramasıyla,
mevduatlarda çok hızlı bir artış olmuştur. Piyasaların kendilerini yeni
koşullara uyarlamalarıyla birlikte, 1989 yılının ilk yarısında mevduat
faizlerinde düşme eğilimi belirmiş, fakat mevduat artışı yavaşlamamıştır. Ancak
yılın ikinci yarısından itibaren, mevduatların kısa vadelilere doğru yöneldiği
ve mevduat artış hızında bir azalma olduğu gözlenmektedir.
1989
yılının en çarpıcı noktalarından birisi ise döviz kurlarındaki harekettir. 1981
yılından beri günlük olarak TCMB tarafından ayarlanan döviz kurları, 1988
Ağustos ayından bu yana döviz piyasasında belirlenmeye başlamıştır. 1989
yılında sözkonusu piyasada belirlenen kurların Türk lirasının reel olarak
değerlenmesine yol açmasına ragmen, paralel piyasa kurlarında bir farklılaşma
oluşmamıştır. Bu dönem içinde TCMB'nin sürekli piyasadan net döviz alıcısı
durumunda olması, döviz kurlarının enflasyonu düşürmek için, yapay
müdahelelerle düşük tutulmasına çalışılmadığını göstermektedir. Nitekim, bu
politikayı izleyen ülkelerde görülenin tersine, 1989 yılı boyunca TCMB'nin
döviz rezervlerinde sürekli ve önemli artışlar olmuştur. Bütün bu açıklamaların
ışığında, döviz kurlarının 1989 yılında enflasyonun altında seyretmesine yol
açan temel etmenin, ülkeye giren döviz miktarındaki sürekli artış, iktisadi durgunluk
ve TCMB'nin artan döviz rezervleri karşısında spekülasyon olanağının sınırlı
olması gibi nedenlerle, döviz talebindeki istikrar olduğu söylenebilir.
Yukarıda
özetlenen gelişmeler gözönüne alınarak yapılan çalışmalar 1989 yılının ikinci
yarısından itibaren ekonomide görülen eğilimlerin, ana çizgileriyle 1990
yılında da devam edeceğini göstermektedir. 1990 yılında, ekonominin büyüme
hızının önemli ölçüde artacağı, ve Türkiye'nin uzun dönem ortalama büyüme
hızına ulaşabileceği öngörülmektedir. Bu büyüme süreci içinde imalat sanayiinin
de en az 1989'un ikinci yarısında ulaştığı büyüme hızını sürdürebileceği
söylenebilir. 1989 yılının son aylarında başlayan fiyat artış hızındaki
yavaşlamanın 1990'da da devam etmesi, dolayısıyla enflasyon hızında yılın ilk aylarından
başlayarak göreli bir azalma olması beklenmektedir. Ancak, bunun gerçekleşmesi
fiyat istikrarına yönelik para politikası uygulanması, ve para ve maliye
politikalarının uyum içinde götürülmesine bağlıdır. Öte yandan, 1990 yılında
ekonomideki canlanmaya paralel olarak ihracatın, büyük ölçüde imalat sanayii
ihracatından gelen etki ile, hızlı sayılabilecek bir biçimde artacağı
öngörülmektedir. Aynı eğilim ithalatta da görülmekte, görünmeyen kalemlerdeki
gelişmenin de hesaba katılmasıyla ödemeler dengesinde cari işlemler fazlasının
yaklaşık 1989'daki düzeyini sürdürmesi beklenmektedir.