Bir Krizin Anatomisi:

 

1930'dan Günümüze

ARJANTİN KALKINMASI

 

 

Ali Sina Önder

Orta Doğu Teknik Üniversitesi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

İktisat Bölümü

 

(Mayıs 2002)

 

Adres:  Ebi Konukevi oda:2204

06531 ODTÜ Ankara

e-mail: asonder79@hotmail.com

ÖZET: Son dönemlerde gerek ülkemizde gerek başka ülkelerde gözlenen ekonomik krizlerin tahlilinde parasal makroiktisat ön plana çıkmıştır. Fakat, kanımızca krizin özüne inebilmek için reel iktisat verilerini göz önüne almak ve söz konusu ülkenin büyüme ve kalkınma yolunu incelemek gerekmektedir. Bu çalışmada, 1930 tarihinden günümüze Arjantin'in kalkınma sürecini inceleyeceğiz. 19.yy'ın ilk yarısında bağımsızlığına kavuşan Arjantin, 1.Dünya Savaşı yıllarına kadar tutarlı bir kalkınma süreci yaşamış fakat 1916-1930 yılları arasında iktidarda bulunan Radikaller (UCR- Union Civita Radical), kalkınma sürecindeki her ekonomide kilit rol üstlenen sınıfsal dengeleri yeterince gözetememiş ve böylece özellikle 1930 sonrasında bozulan dengeler, 1946 yılında Juan Domingo Peron'u iktidara taşımıştı. Bu tarihten sonra sürekli olarak tarım ekonomisiyle sanayileşme arasında gel-gitler yaşayan Arjantin ekonomisi, finans serbestisi, sıcak para hareketleri ve IMF politikalarıyla bugünkü konumuna ulaşmıştır. Arjantin kalkınmasının incelenmesinde son yıllar itibariyle reel ekonomi-sermaye hareketleri ilişkisi de bu bağlamda mercek altına alınacak ve son olarak finans akımlarının kontrolü için Joseph Stiglitz'in kredi kısıtlaması üzerine çalışmalarından hareketle olasılık matematiği yardımıyla bir faiz çıpası tartışmasına girilecektir.

A.    GİRİŞ: KISA ARJANTİN TARİHİ

1516 yılında bugünkü Arjantin topraklarına ayak basan İspanyol kaşif Juan Diaz de Solis, anavatanına ve tüm Avrupa’ya Yeni Dünya’dan akacak değerli metallerin yol açacağı fiyat artışlarını ve tarihe “Fiyat Devrimi” olarak geçecek çalkantılı dönemi öngörmüş müydü acaba? O, bunları düşünmemiş bile olsa, torunları, yüzyıllar sonra sıcak para girişi ve spekülatif sermaye hareketlerinin büyüme dengelerini altüst edici etkilerini çok güzel bir şekilde  kavradılar ve finansal dengelerini bu etkilerden korumanın yollarını aramaya başladılar. Bu arayışlar sonucu, spekülatif sermaye kendini bu sefer, az gelişmiş ülkelerin dengelerini altüst ederken buldu. Gelişmiş pazarlarda sıkışan sermaye, marjinal getirisinin daha yüksek olduğu az gelişmiş ekonomilere yöneldi. Bu sayede az gelişmiş ülkeler döviz darboğazından çıkacak, sürdürülebilir bir kalkınma trendi yakalayacak ve emek başına artan sermaye ile yüksek  büyüme hızlarına ulaşarak neoklasik büyüme modellerinde de gösterildiği gibi (Jones, 1997) sanayileşmiş ileri ekonomilere yakınsayabilecekti. Fakat bütün bu pembe tabloda unutulan bir şey vardı, o da: sermayenin kısa vadeli ve yüksek faiz geliri ya da arbitraj amaçlı girişi.

Arjantin’in kalkınma sürecine baktığımızda yabancı sermayenin rolünü açıkça görebiliyoruz. 1816 yılından sonra bağımsız bir devlet olarak karşımıza çıkan Arjantin, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin etkisiyle, hızla büyüyen bir ülke olmuştu. (Bu konuda, Arjantin’in ekonomisinde çok önemli yeri olan petrol rezervlerinin de altını çizmek gerekiyor. Öyle ki yakın zamanda bile, petrol politikaları Arjantin’de hükümetlerin devrilmesine sebep olmuştur). Pampas bölgesinin verimli topraklarında yetişen mısır, buğday kısa zamanda Arjantin’in başlıca ihraç malı oldu ve Büyük Britanya ve diğer Avrupa piyasalarında kendine büyük bir yer edindi. Tarımsal gelişmeye bağlı olarak, karşımıza özellikle 1880 ve 1910 yılları arasında küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ve İngiltere’ye et ihracatı çıkıyor ( Alexander, 1969).

Arjantin ekonomisinin 1930 yılına kadar gelişimini özetleyecek olursak, tarım ürünleri ihraç eden ve bu ihracat gelirleriyle önemli yatırımlar ve ithalat yapabilen bir ekonomiyle karşılaşıyoruz. Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar bu dengeler bozulmadan gidiyor ve gelişiyor. Yine aynı dönemde  başta demiryolları olmak üzere çeşitli altyapı yatırımları ve küçük sanayi görmek mümkün. (Hakkında pek çok makale yazılagelmiş bu dönem, bizim araştırmamızın sınırları dışında kaldığından daha fazla üzerinde durmayı gerekli görmüyoruz). 1914 öncesinin büyümesine baktığımızda yerli finans yapısının olgunlaşmamış olduğunu  ve bu yüzden sanayinin yabancı sermaye tarafından finanse edildiğini, ekonominin dış ticarete ve yabancı sermaye girişlerine bağımlı olduğunu ve dolayısıyla dışarıdan gelecek şokların etkisine de sonuna kadar açık olduğunu görüyoruz.

Sayısal olarak ifade etmek gerekirse, 1914 yılında Arjantin’in sermaye stoklarının %50’si yabancı kökenliydi ( Taylor, 1997). Ekonomiye dışsal bir şok olarak değerlendirilebilecek Birinci Dünya Savaşı sırasında reel GSYİH ve bazı sektörler gerilemiş fakat sonrasında 1929 Büyük Buhranı’na kadar yeniden toparlanmıştır.

       

Tablo 1: Arjantin Ekonomisi (1913-1929)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ortalama yıllık

 

 

Toplam%

Değişim

|Büyüme (%)

 

 

1913-17

1917-29

1913-29

1917-29

 

Reel GSYİH

-19.6

116.7

3.5

6.7

 

Tarım

-13.5

91.1

3.2

5.5

 

İmalat ve Maden

-16.9

146.7

4.6

7.8

 

Yapı Sektörü

-82.4

749.8

2.6

19.5

 

Hükümet Hizmetl.

14.7

52.7

3.6

3.6

 

Diğer Hizmetler

-15

104

3.5

6.1

 

Kaynak:

Alejandro, 1970, s.52.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arjantin iktisat tarihinin Birinci Dünya Savaşı öncesi “Belle Epoque” şeklinde tabir edilen dönemi tamamen İngiliz dış ticaretine ve İngiliz sermayesine bağlı olarak ortaya çıkmıştır ( Taylor, 1992). Arjantin’in burada kısaca vurguladığımız dışa bağımlı kalkınma ve büyüme süreci, ne var ki, 1930 sonrasındaki dengesizliklerinin de başlıca nedeni olmuştur. İthal ikamesinin başarısızlığı ve bir türlü gerçekleştirilemeyen ağır sanayiye geçiş bu dengesizlikleri perçinlemiş ve 1980 sonrası dünyada ortaya çıkan finans yapılanmalarıyla  ve kısa vadeli sermaye hareketleriyle Arjantin bugün içinde bulunduğu konuma gelmiştir.

Yirminci Yüzyıl’ın başında 1930 yılına kadar dünyanın en parlak ekonomik ve siyasal gelecek vaat eden ülkeleri arasında gösterilen Arjantin’in girdiği bu çıkmazdan çıkarılacak şüphesiz çok ders var. Bu çalışmanın bundan sonraki bölümlerinde Arjantin’de 1930’dan 1990’lı yılların sonuna kadar oluşan endüstriyel hareketler, ekonomik yapılanma ve bunların sonucu olan kalkınma trendi incelenecektir. Yerli sermayeyi üretime teşvik etmek ve yabancı sermayeyi makul bir düzeyde ülkeye çekerek sermaye giriş- çıkışlarını büyük dalgalanmalardan koruyabilmek için bir faiz hedeflemesi politikasının uygulanabilirliği tartışılacaktır.

 

B.   ARJANTİN EKONOMİSİNDE BÜYÜME VE KALKINMA

 

1930-1946 DÖNEMİ      

1930 yılından itibaren Arjantin ekonomisinde gözle görülür bir tıkanma ve gerileme vardır. 1930’lu yıllarda reel büyüme, nüfus artış hızının gerisinde kalmış, Büyük Buhran’ın da etkisiyle, Arjantin 1930 öncesi altın çağından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

Tablo 2: Nüfus Artışı ve Büyüme (1928-1960)

                     1928-29  1938-39   1945-46   1959-60

Kaynak: Alejandro,1970,s.111.

(Göstergeler 1928-29 dönemi baz=100 alınarak saptanan endekslerdir).

 

Bu tabloda da görülebileceği üzere, 1938-39 döneminde GSYİH, nüfusun gerisinde büyümüş, bu durum  1945-46 yıllarında toparlanabilmiş ve 1960 yılına kadar bu durum düzelmiştir. Büyümedeki bu gerilemenin nedenleri nelerdir? Esas olarak üç ana nedenden bahsedilebilir. Birincisi, Büyük Buhran sebebiyle dünya ticaretinin aksaması ve dolayısıyla Arjantin ihracatının ağır bir darbe almasıdır. Bir önceki bölümde de üzerinde durulduğu gibi, 1930 öncesi Arjantin kalkınması, büyük ölçüde yabancı sermaye girişine bağlıydı ve bu nedenle, uluslararası ticaretin sekteye uğraması sonucu Arjantin’e döviz ve yabancı sermaye girişi de sekteye uğramış oldu. Az gelişmiş ülkelerde sermaye birikimi ve büyüme göz önüne alındığında karşımıza ödemeler dengesi kısıtı ve döviz kısıtı çıkar. İki kısıtlı modeller (two-gap models) çerçevesinde ele alınan bu konu, şunu göstermiştir ki, bir ülkenin bu iki kısıttan herhangi birini uzun süre ihlal ederek uzun vadeli bir sürdürülebilir kalkınma yakalaması olanak dahilinde değildir. Ödemeler dengesi kısıtı, bize cari açık yoluyla elde edilecek reel kaynak transferinin, yurtiçi tasarruflarının izin verdiğinin ötesinde bir yatırım imkanı sağlayacağını gösterir. Dolayısıyla, hızlı sermaye birikiminin, artan açığı da beraberinde getirecektir (UNCTAD, 1999). Cari fazla, dışarıya kaynak transferi anlamına geleceğinden bu da pek hoş bir durum değildir. Nitekim Arjantin’in 1935-39 ithalat- ihracat verileri de ithalat ve ihracatın birlikte azaldığını ve ihracatın, ithalatın üzerinde kaldığı gözükmektedir (Alejandro, 1970). Yurtiçi tasarruflar yeterli düzeyde bile olsa, yabancı sermayeye bağlı olarak kalkınmaya çalışan bir ülke, döviz kısıtını aşamazsa yeterli yatırım malları ithalatını gerçekleştiremez. Bu durumda, gerileyen üretim kapasitesi, gelir ve tasarrufları da aşağı çekecektir. Bu darboğaz, ihracatın dışında, sermaye hareketleri ya da borçlanmayla da aşılmaya çalışılabilir. Döviz darboğazı, gerçekten de 1930’dan beri Arjantin ekonomisinin en önemli handikabı olarak ön plana çıkmıştır. Sanayi üretiminde ve büyümede gerekli yatırım malları ithalatı yapılamamış ve 1930 öncesinde  ortaya çıkmaya başlayan ufak çaplı sanayileşme büyük yara almıştır. Birinci Dünya Savaşı yılları, mecburi olarak bir içe kapanma dönemi ve dolayısıyla ister istemez koruma atında gelişen yerli sanayilerin dönemi olmuştu. Fakat 1930’lu yıllara gelindiğinde döviz darboğazından dolayı ithalat yoluyla elde edilemeyen yatırım mallarını, yerel sanayi ya üretemeyecek ya da çok pahalıya üretebilir durumdaydı. İkinci Dünya Savaşı ile daha da kötü bir ekonomik ortama girildi ve bundan Arjantin ticareti ve sanayisi de payını aldı. Böylece net sermaye stoku ( makine- teçhizat) 1938’den 1945’e yaklaşık %30 oranında azaldı (Alejandro, 1970).

Büyümedeki gerilemenin ikinci nedeni, Arjantin’in Yirminci Yüzyıl’ın ilk yıllarında gerek iç gerekse dış piyasalarda ulaşabileceği pek çok piyasaya zaten ulaşmış olması, dolayısıyla ihracatını arttırarak daha fazla büyümesinin artık teknik olarak da mümkün olmamasıdır ( Alejandro, 1970). İhracatın yavaşlaması, sadece döviz kazanımı açısından değil, aynı zamanda yurtiçinde istihdam ve dolayısıyla milli gelir düzeyi ve paylaşım açısından da çok büyük önem arz etmektedir (UNCTAD, 1999). “Komşum fakirleşsin” (Beggar-thy-neighbour) döneminde, özellikle Arjantin gibi göç alarak iş gücünü şişirmiş bir ülkenin, kendi istihdam ve işsizlik sorunlarını da ihraç etme şansı, azalan ihracatla birlikte azalmıştır.

Üçüncü neden ise daha çok sosyal ve siyasal bir nedendir. 1860- 1930 dönemi genişlemesinde ortaya bir takım sosyal-sınıfsal farklılıklar çıktı. Fakat refah ortamında bu farklılıklar su üzerine çıkmadan gizlenebiliyordu. 1929 Buhranı ve 1930’ların iktidarının baskıcı rejimi, toplumda  liberal iktisat politikalarına karşı bir tepkiye dönüştü ve bu yıllarda yabancı sermayeyi engelleyici politikalar geliştirilmeye başlandı. Bu tepkinin köklerini de Arjantin toplumunun tarihsel ve sosyal derinliklerinde aramak gerekir (Alejandro, 1970). Böylelikle yabancı sermaye, Arjantin’e yatırım yapmaktan çekinir hale geldi ve bunun sonucu olarak yabancı yatırımlarıyla ayakta duran ağır sanayi üretimi (petrol ürünleri gibi) ve ulaşım hizmetleri (demiryolları) makroekonomik dengeleri altüst ederek geriledi (Lewis, 1990).

1930 tarihinden Peron’un iktidara geldiği 1946 yılına kadar, şunu söyleyebiliriz ki, yerli sermaye, yabancı sermayenin yerini almaya çalışmış fakat olumsuz dünya ekonomisi koşulları altında bu başarılı bir girişim olamamış ve Arjantin ekonomisi büyüme hızından çok şey yitirmiştir. Bunda hiç şüphesiz, otoritelerin belli başlı bir kalkınma planından yoksun olmasının da payı büyüktür. Fakat işler korkulduğu kadar da kötü gitmemiştir (Alejandro, 1970). Sanayi, bütün olumsuzluklara rağmen az da olsa gelişme imkanı bulabilmiştir (Alexander, 1969). Ne var ki, bu, kanımızca sadece esas krizi Peron dönemine ertelemiş ve maalesef ortaya gerçek anlamda bir ithal ikameci kalkınma örneği çıkartamamıştır. Bütün bu gelişmelerde şüphesiz tarım sektörüne hakim olan toprak sahibi oligarşinin tutumunun da etkisi vardır. Oligarşi, 1940 yılında hazırlanan fakat askeri darbe nedeniyle pek uygulama şansı bulunamayan sanayileşme planının kabul etmişse de (Lewis, 1991) yine de mukayeseli üstünlük kuramına sırtlarını dayayarak sanayileşmeye burun kıvırıyordu. Bu durum ilk kez ciddi bir sanayileşme politikasıyla ortaya çıkacak Peron’un iktidarında da değişmeyecekti. Birinci Dünya Savaşı sonrası iktidarda bulunan sol tarafından hayal kırıklığına uğratılan, 1929 Buhranı’yla daralan, 1930’ların baskıcı rejimiyle ezilen işçiler ve orta sınıf, 1946 yılında, sendikaların oluşumuna ön ayak olan, sosyal güvenlik sistemini savunan ve sanayileşmeden yana politikalar öneren Juan Domingo Peron’u iktidara taşıdı.

 

PERON DÖNEMİ (1946-1955)

Peron, daha önce de değinildiği gibi, Arjantin’de ciddi bir kalkınma ve sanayileşme planıyla ortaya çıkan ilk siyasiydi. Arjantin’de Peron dönemi gerek ekonomik gerek sosyal gerek siyasal açılardan başlı başına bir inceleme konusudur ve kapsamlı çalışmalar için zengin bir kaynak ihtiva etmektedir. Biz bu çalışmada Peron’un belli başlı ve tarihsel akış içinde daha çok ön plana çıkmış iktisadi politikaları üzerinde kısaca duracağız.

Peron dönemini iktisadi açıdan ikiye ayırabiliriz. Birinci kademe, genel anlamda bir iyimserliğin hakim olduğu ithal ikameci bir kalkınma dönemi; ikincisi ise 1950’lerin başında Arjantin’de yaşanan krize paralel olarak sıkı ekonomi politikalarının uygulandığı ve siyasal ortamın da baskıcı olmaya başladığı dönemdir. İlk dönemde korumacı politikalar uygulandı ve devlet eliyle bir takım sanayi kuruluşları kuruldu. Bu kuruluşlar, otomobil, çelik, uçak yapımı gibi alanlarda üretim yapıyorlardı. Aynı zamanda tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşük düzeyde tutulması sonucu pek çok toprak sahibi de tarımsal işletmelerini kapatarak, imalat sanayisine geçtiler (Alexander, 1969). Bu arada, 1930’lu ve 40’lı yıllarda hakim olan yabancı sermaye düşmanlığı bu dönemde de devam ediyordu. Yabancı sermayenin yerini devlet eliyle işletilen sermaye ve yerli sermayenin dolduracağı umuluyordu.

Devletin bu kadar yoğun bir şekilde ekonomiye dahil olmasının ülke içindeki gelir dağılımı bakımında anlaşılır bir sebebi vardı, o da toplum içindeki bölüşüm ilişkilerini etkileyerek Keynesyen politikalara sağlam bir zemin hazırlamak. Az gelişmiş ülkelerde, gelir dağılımını vergilendirme yoluyla düzeltmek mümkün değildir (Buzaglo, 1999), çünkü bu ülkelerin vergi sistemlerinde zaten çok büyük gedikler bulunmaktadır. Nitekim, Arjantin ekonomisinde de manzara şudur ki, vergi kaçırmak çok sık bir şekilde rastlanılan bir durumdur ve kaçırılan vergi, firmaların karında gayet yüklüce bir meblağa tekabül etmektedir. Tarım ihracatından zengin olmuş oligarşi, her fırsatta vergi kaçırmakta ve hatta böylece artan karını ülke içinde yeniden yatırıma dönüştürmeden ülke dışına yollamaktaydı (Lewis, 1990). Böyle bir ortamda hükümet, kurduğu sanayi kollarıyla ekonomide mikroekonomik anlamda kaynak kullanımı dengelerini zengin tarım kesiminin gerisinde kalmış kesimler lehine değiştirmek istemektedir. Keynesyen politikalar ışığında, özellikle yarı-sanayileşmiş ekonomilerde yurtiçi tasarruf, yatırım ve büyümeyi sürdürülebilir bir kalkınma doğrultusunda kontrol ve teşvik etmenin yolu önce gelir dağılımını düzelmektir (Buzaglo, 1999). Böylece gelir politikalarında çarpan etkisinin de yardımıyla oluşacak tüketim ve tasarruf eğilimleri, gelir dağılımı bozuk bir toplumdan daha tutarlı olacak ve böylece sağlıklı bir iç talep oluşturulacaktır (Keynes, 1936). Amaçlanan hedef sadece iç talebi canlı tutmak değil, tarım ekonomisinden ağır sanayiye geçebilmektir aynı zamanda, çünkü o yıllar itibariyle nüfus artışı, reel GSYİH artışının çok üzerinde seyretmektedir zaten, dolayısıyla iç talep yönünden en azından kısa vadede sorun çekilmeyecekti. Fakat dışa bağımlı olmadan kalkınabilmek ve zenginleşebilmek için ağır sanayiden başka çare yoktu. Mukayeseli üstünlüğe dayanarak zenginleşmenin sağlam pabuç olmadığını dünya savaşları ve Büyük Buhran, sadece Arjantin’e değil bütün dünyaya öğretmişti. Fakat ne yazık ki, 1930’lu ve 40’lı yılların döviz darboğazı aşılamamış, Peron’un kalkınma programı da fayda etmemişti. Zaten düşük seyreden ihracat, Peron’un tarımı ihmal eden politikaları ve artan nüfusla tarımın ihraç mallarının iç pazara yönelmesi sonucu 1950’lerin başında döviz darboğazı oluşturdu. Böylece yeterli oranda yatırım malı ithalatı bu dönemde de gerçekleştirilemedi. Ayrıca, diğer bir yandan, ithal ikamesi ve ihracatın teşviki sonucu gelişme imkanı bulan sanayi yapısı artık daha fazla ithalat ve daha fazla ve pahalı yatırım malı ihtiyacı içindeydi. Toplam yatırımlar, 1945-49 yıllarında %67 artmışken 1950-54 yılları arasında sadece %1.8 artış gösterebildi. Böylece ortaya çıkan kriz sonrasında Arjantin yeniden yabancı yatırımcılara açıldı. Peron yönetimi 1950 yılında sermaye darlığını aşmak için yabancı sermayeye kapılarını açtı ve 1953 yılından itibaren yabancı yatırımcılara uygulanan yasa ve kurallar serbestleştirilmeye başlandı. Tarım üretimi 1950’lerin başında o kadar yetersiz olmuştu ki, Arjantin Romanya’dan tahıl ithal edecek hale gelmişti (Alexander, 1969). Böylece Peron 1952 yılında tarımı teçvik amaçlı bir dizi tedbir aldı fakat bu da darboğazın aşılmasında pek etkili olamadı. 1955 yılında Peron’un iktidardan devrilmesiyle Arjantin tarihinde de önemli bir kilometre taşı aşılmış oldu.

 

PERON’DAN SONRA KALKINMA: 1955-1973

1955 tarihine kadar Arjantin iki önemli sanayileşme hamlesinden geçti, birincisi 1930-1943 hamlesi diğeri ise (Peron’un ilk zamanlarında kısmen hızlanmış olan) 1943-1955 hamlesi. İkinci dönemin birinciden en büyük farkı bu dönemde piyasaya ciddi şekilde müdahale edilmiş olmasıdır. Bu dönemde fiyat kontrolleri, kredi kısıtlaması, döviz politikası ve korumacı politikalar dönemin başlıca ayırdedici unsurları olmuştur (Alejandro, 1970). Bunların yanında, 1943-1955 hamlesi, çok ciddi enflasyona yol açmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan enflasyonun başlıca nedeni olarak Peron’un izlediği ücret politikaları, sendika hareketleri, dışarıya kapalılıktan dolayı dünya fiyatlarından sapma ve özellikle ticarete konu olmayan mallarda aşırı pahalanma gibi unsurlar üzerinde durulmaktadır. Şunu belirtmeliyiz ki, bu dönemin enflasyonu hakkında geniş bir literatür ve bu literatür ışığında etraflı bir tartışma vardır, fakat biz bu konuya sadece yukarıdaki kadarıyla değinmekle yetineceğiz. Önemli olan nokta şu ki, bu enflasyon, bir ekonomik büyümeyle birlikte oluşmamış, aksine durgun bir ekonomik ortamda ortaya çıkmıştır.

Peron’dan sonra Arjantin ekonomisinin mukayeseli üstünlük kuramına dayanarak tarım ağırlıklı hale getirmek isteyenlerle milliyetçi bir anlayışla dışa kapanarak sanayileşmeyi öneren iki fraksiyon arasındaki dalgalanması daha da belirgin bir hale geldi. Bu fraksiyonlar (liberaller ve milliyetçiler) aşağı yukarı 1970’lerin sonuna kadar olan süreçte sırayla iktidara geldiler. Bu iki fraksiyonun çatışması esas itibariyle Peron’u geri getirmek isteyenlerle, Peron’u ve Peron’un politikalarını iktidardan uzak tutmak isteyenlerin iktidar mücadelesiydi.

Peronun devrilmesinin ardından enflasyonu kontrol altına alabilmek için programlar hazırlandı. Ünlü iktisatçı Raul Prebisch’in hazırladığı “Prebisch Raporu” serbest ticareti, bir takım kamu hizmetlerinin kısılması ve fiyatların aşağıya çekilmesi, Peso’nun devalüe edilmesi gibi önerileri içeriyordu ve ağır sanayinin geliştirilmesini, diğer bir yandan da tarıma dayalı ihracatın teşvik edilmesini öneriyordu (Lewis, 1990). Bu doğrultuda demiryollarının bakımı, onarımı ve yenilenmesi gerçekleştirildi. Ayrıca, petrol sanayisi kısmen de olsa yabancı sermayeye açıldı. İleri teknoloji gerektiren bu alan, yabancı yatırımlarıyla üretimini büyütebilmiştir. Bu durum, sanayi dallarının büyüme istatistiklerine de yansımıştır. Petrol üretimi, 1937-39 yıllarından 1948-50 yıllarına yıllık ortalama %4.2, 1948-50’den 1959-61’e %6.4, 1959-61’den 1963-65’e ise %7.8 oranında büyümüştür.

Arjantin sanayisinde 1960’lardaki durum aşağı yukarı şöyledir: Tarım kilit unsur olarak karşımıza çıkıyor ve temel imalat sektörleri de tarımla yakından ilişkili bir haldeler bu yıllarda. Bunun yanında araba, çelik ve makine üretimi sürüyor.

Durağan ekonomi ve enflasyonla mücadelede liberallerin ve milliyetçilerin ekonomi politikaları da farklıydı. Liberaller esas olarak enflasyonu kontrol etmenin üzerinde duruyor ve bu amaca ulaşabilmek için para arzının kısıtlanması, ücretlerin düşürülmesi ve kamu giderlerinin düşürülüp gelirlerin arttırılması yoluyla bütçeye denge getirilmesini planlıyorlardı. Milliyetçiler ise tam istihdam düzeyine ulaşmayı ve bu düzeyi korumayı amaçlıyorlardı. Bunu hükümet harcamaları, kolay kredi ve yüksek ücret yoluyla sağlamayı planlıyorlardı. Böylece iç talebi ve üretimi sürekli canlı tutacaklardı. Bu politikaların bir yan ürünü olarak enflasyon oluşursa da bunun fiyat kontrolleriyle aşağı çekilebileceğini söylüyorlardı (Lewis, 1990).

Peron’un düşürülmesinin ardından 1958’de enflasyon %100’e ulaştı (Lewis, 1990). Sonrasında enflasyonu düşürmek ve sürdürülebilir kalkınmayı yakalamak için yukarıda kısaca bahsi geçen politikalar uygulandı. (Bu sırada liberaller iktidardaydı). Bu programların bir uzantısı olarak, 1968 yılında Peso’nun iki sıfırı silindi ve böylece “Yeni Peso”ya geçildi.

1960’ların sonlarından geriye dönüp imalat sektörünün durumuna bir göz atmakta fayda var:

 

Tablo 3: İmalat Sektöründe Büyüme (1937-1965)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1937-39

1948-50

1959-61

 

 

 

 

1948-50

1959-61

1963-65

 

 

 

Toplam İmalat

3.9

3.6

3.3

 

 

 

Yiyecekler

0.4

1

2.6

 

 

 

Tütün

4.3

1.6

3.4

 

 

 

Tekstil

8.3

0.6

1.4

 

 

 

Giyim

4.7

-1.4

-1

 

 

 

Ağaç Ürünleri

4.3

2.3

0.9

 

 

 

Kağıt

5.9

4.4

4

 

 

 

Matbaacılık

-0.2

2.7

1.3

 

 

 

Kimyasal Ürünler

6.6

5.4

6.5

 

 

 

Petrol (işleme)

4.7

6.4

7.8

 

 

 

Deri

5.1

2.3

-7.7

 

 

 

Cam ve Seramik

5.7

2.5

1.8

 

 

 

Metal

4.1

6.5

6.9

 

 

 

Makina (elekt.siz)

9.1

7.3

7.4

 

 

 

Elekt. Makinalar

9.3

15.5

0.1

 

 

 

Diğer İmalat

4.8

2

-1.2

 

 

 

Kaynak:

Alejandro, 1970, s.223

 

 

 

(Veriler yıllık ortalama (%) büyüme oranlarıdır)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu tabloda 1937-39, 1948-50, 1959-61 ve 1963-65 yılları esas alınmış, sektörlerin bu dönemlerdeki ortalama yıllık büyüme hızları gösterilmiştir. Bu tablodan çıkarılacak temel sonuç şudur: zaman içinde ihracat sektörlerinin büyümesi yavaşlarken, ithal ikamesine konu olan sektörler (petrol ürünleri, kimyasal ürünler gibi) hızla büyümüştür.

 

SANCILI 1970’LER

1973 yılında Arjantin’de Peron yeniden iktidara geldi. (Peron yasaklı olduğundan devlet başkanı Hector Campora oldu fakat asıl iktidarda olan Peron’du). Bu iktidar, temel olarak sanayileşme ve yatırımları teşvik ederken, arka planda da enflasyonla mücadeleye girişti. 1973’te çıkartılan Yabancı Yatırımlar Yasası, yabancı yatırımcıların herhangi bir yerli kuruluşun %50’den fazlasını satın almasına izin vermiyor ve milli güvenliği doğrudan ilgilendiren sektörlere (çelik, kimyasal ürünler, bankacılık gibi) yabancıların girmesini yasaklıyordu. Lewis’in verdiği bilgilere göre bu şartlar altında 1973-76 döneminde Arjantin’de önemli miktarda yabancı yatırım gözlenememiştir (1990).

İhracat yapabilme kapasitesine sahip olan ulusal sanayileri teşvik etmek ve özellikle KİT’lerin girdi malı olarak yerli mal kullanmasını sağlamak amacıyla yine 1973’te Sanayiyi Teşvik Yasası kabul edildi. Ayrıca, kurulan Fiyat, Gelir ve Yaşam Standardı Komisyonu aracılığıyla 70’lerin başında arttırılan ücretler, sonradan fiyatlarla birlikte sabit tutuluyordu. Bütün bu çabaların sonucunda enflasyon bir süre için de olsa kontrol altına alınabildi ve işsizlik büyük çapta azaltılırken büyüme de sağlandı. Aşağıda 1973-76 yılları arasında belli başlı ekonomik göstergelere yer verilmektedir.

  Tablo 4: Ekonomik Göstergeler (1973-76)         

 

1973

1974

1975

1976

Toptan eşya fiyatları 1990=10milyar

1

1

3

19

Tüketici Fiyatları 1990=10milyar

1

1

2

13

İhracat (milyon$)

3266

3930.7

2961.3

3916.1

İthalat fob

(milyon$)

1985

3242

3512

2743

İmalat Sektöründe Üretim (1985=100)

111.4

118

115

111.5

GSYİH (1990 fiyatlarıyla, milyon Peso)

64145

68154

67653

67486

Nüfus (milyon)

24.82

25.22

26.05

26.48

 Kaynak: International Financial Statistics, IMF, 1994.

 

Bu dönemde patlak veren petrol krizi, Arjantin’i de etkiledi. Bu durum gerileyen büyüme, artan enflasyon ve ithalat-ihracat rakamlarında da kendini belli etmektedir. Yatırım mallarının fiyatları da yine petrol krizinden dolayı yükselmiştir (Lewis, 1990). Buradan hareketle 1974 ve 1975 yıllarının ithalat giderlerindeki artışın daha fazla mal ithalatından değil de, ithalatın artan birim maliyetlerinden kaynaklandığını belirtmek kanımızca yerinde bir tespit olacaktır. Nitekim, sanayi de artan yatırım malı girdi fiyatlarından etkilenmiştir. Lewis’in çalışması (1990) göstermiştir ki, 1973-74 döneminde imalat sektöründe yatırımlar %30 azalmış ve 1974-75 döneminde %28 oranında azalmaya devam etmiştir; ayrıca 1977 sonlarına doğru şiddetlenen resesyonda, artan fiyatlar ve dondurulmuş ücretler alım-satım işlemlerini büyük ölçüde azaltmış ve bu önemli sayıda iflasların yaşanmasına yol açmıştır.

Arjantin ekonomisi, bu tarihlerden sonra derin bir borç, enflasyon ve finansal bunalım dönemine giriyor. Kaynağını önceki bölümlerde özetlemeye çalıştığımız 1930 sonrası kalkınma ya da kalkınamama dinamiklerinden alan bunalım, 1970’lerin sonunda ve 80’lerde bütün şiddetiyle kendini gösteriyor. Bundan sonraki bölümde Arjantin ekonomisinin 1980’lerden 2000’lerin krizine uzanan bunalımlı yılları dış borç, enflasyon ve finans serbestisi tartışmaları çerçevesinde ele alınmaktadır. Ayrıca, genel anlamda dış borç ve enflasyonun iktisat teorisinin derinlerinde yatan köklerini, 1980 öncesine referanslarla yine bu bölümde tartışacağız.

 

C. BAĞIMLILIK VE ARJANTİN KRİZİ

Geçen bölümlerde de değindiğimiz gibi Arjantin uzun yıllar boyunca ithal ikameci kalkınma politikaları uygulamış fakat 1970’lerin sonu ve 1980’ler itibariyle verimli çalışan ve dünya fiyatları düzeyinde bir üretim yapabilen bir sanayi geliştirememiştir. Yurtiçi girdi mallarının pahalı olmasının yanında ithal yatırım malları da gerek petrol krizinin etkisiyle gerekse Peso’nun devalüe edilmesiyle pahalı hale gelmiş ve bu pahalılık üzerine kar marjı da eklenerek fiyatlara yansımıştır. Dolayısıyla bir türlü verimli üretime geçemeyen Arjantin sanayisi, verimsizliğini ve geri kalmışlığını yüksek enflasyon biçiminde bütün ekonomiye yansıtmaktadır. IMF (1994) verilerine göre 1970’lerin ikinci yarısından itibaren enflasyon %100’ün üzerinde seyretmiş, 1984’te %688’e ulaşmış ve 1989’da %4923.6 olarak Arjantin tarihinin en yüksek enflasyonu ortaya çıkmıştır (Edwards, 1996). Aynı zamanda sürekli olarak açık vermekte olan kamu kesimi de bu enflasyonu olumsuz yönde etkilemekte ve enflasyondan olumsuz şekilde etkilenmektedir de.

   

TABLO 5: Enflasyon ve Kamu Açıkları (1975-1992)

 

 

Enflasyon

Kamu Açığı

 

Enflasyon

Kamu Açığı

1975

100

10.6

1984

688

5.5

1976

550

7.2

1985

385.4

8.1

1977

169.2

2.8

1986

81.9

4.1

1978

171

3.2

1987

174.8

6.5

1979

160

2.6

1988

387.7

7

1980

101

3.6

1989

4923.6

21.8

1981

104

8.5

1990

1343.9

3.3

1982

165

7.8

1991

84

1.8

1983

373.7

14

1992

18.6

n.a.

   *Bütün değerler, %’lik oranlardır

   ** Kamu açıkları verileri, cari yıl kamu açıklarının cari yıl GSMH’sına %’lik oranını belirtmektedir.    

Kaynak: enflasyon: 1975-1983 IMF,IFS,1994.

                                      (tüketici fiyatları endeksindeki artış hesaplanmıştır)

                                      1984-1992 Edwards, 1996.

                   Kamu açıkları: 1975-1985 IMF,IFS,1994

                                            (kamu açıklarının GSMH’ya bölünmesiyle bulunmuştur)

                                            1986-1991 Edwards, 1996.

       

Enflasyon ve kamu açığı birbirlerini çift yönlü olarak etkiler. Kamu açığını kapatmak için parasal finans yoluna gidilmesi halinde artacak para arzı enflasyona yol açacaktır. Nitekim, 1950’lerde para arzındaki artış (bu artış direkt olarak açıkları finanse etmekte kullanılmamış olsa da) o yıllarda enflasyonu körüklemiştir (Lewis, 1990). Diğer taraftan, enflasyonun varlığı, Oliviera-Tanzi etkisi yoluyla kamunun vergi gelirlerini azaltacağından, kamu açıklarına neden olacaktır. Dolayısıyla, bütçe açığının altında yatan, Arce’a göre (1999) uygulanan popülist politikalar ve ekonomiye büyük zarar veren dışsal şokların yanında en önemli neden olarak 1970’lerde kalkınmacı politikaların işlemez hale gelişi ve yerli sermayenin kendini sanayi üretiminde yetiştirememesi gerçeğidir. Bu durumda, enflasyon sadece fiyat artış düzeyini belirten sayısal bir veri olmaktan çok ötede, toplumda farklı gelir grupları arasında servet transfer aracı olarak karşımıza çıkıyor. Daha sonra gireceğimiz gelir dağılımı tartışmalarında enflasyon, bu yüzden farklı gelir sınıfları arasında uçurumun açılmasının başlıca sorumlusudur. Bunlardan başka, yatırımlara gerekli özen gösterilmediği için dışa bağımlı olan ve üretimini verimsiz ve pahalı olarak gerçekleştiren Arjantin sanayisi oluşturduğu enflasyonla kendi verimsizliğini kamu açıkları şekline sokarak kamuya yansıtmaktadır. Tam da bu noktada hemen şunu belirtelim ki, 1980’lerle birlikte Arjantin ekonomik hayatı üzerindeki etkisini giderek arttıran IMF, enflasyon sorununu çözmekten çok uzaktır, çünkü IMF reçetelerinde enflasyon kamu açıklarının bir nedeni olarak ele alınır ve dolayısıyla enflasyonun düşürülmesinin, kamu giderlerinin azaltılmasıyla sağlanacağı savunulur. Bütün bu tavsiyelerin ise yöneldiği tek amaç, borçlu ülkenin borcunu ödeyemeyecek duruma düşmesini önlemek ve geri ödemeyi garanti altında tutmaktır. Bu mantıkla, enflasyonun köklerinin dayandığı sanayi üretimi geliştirilmedikçe, enflasyon parasal ve mali yöntemlerle ancak belki kısa vadede kontrol altında tutulabilir. Bu yüzden uzun vadeli çözümler IMF reçetelerinden daha fazlasını gerektirmektedir.

Bu çerçeveye bağlı olarak karşımıza bir de borç sorunu çıkıyor. Hem yukarıda bahsettiğimiz kamu açığını kapatmak hem de ( ve daha önemlisi) döviz kısıtını aşarak sanayiye ithal yatırım malı sağlayabilmek için devlet borçlanabilir. Nitekim Arjantin’de de özellikle yabancı sermaye hoş gözle bakılmadığı 1940’lardan ve 50’lerden beri dış borç alımı artarak devam etmektedir. Arjantin, Ondokuzuncu Yüzyıl’da da uluslararası finans piyasasından borçlanıyordu, dolayısıyla bu Arjantin için yeni bir şey değil, fakat borcun artan boyutu ve kullanım şekli gelecek için karamsar bir tablo çizdiriyordu. 1975 yılından 1980’e kadar %236 artan borç stoku, 8.1 milyar $’dan 28.2 milyar $’a yükseldi (Lewis, 1990). Dikkat edilmesi gereken mesele şu: bu borç nasıl değerlendirildi? Yine Lewis’in (1990) belirttiğine göre borcun büyük kısmı yatırıma dönüşmeden ya da ithal yatırım mallarına gidemeden, lüks tüketim malı ithalatına gitti. Ayrıca pekçok Arjantinli gelen borçla dolar alıp yurtdışında faize yatırdı.

“Borç krizinin başgösterdiği dönemde azgelişmiş ülkelerin ödemeler dengesizliğini ve borç ödeme güçlüklerini artıran bir etken de bu ülkelerin egemen sınıflarının yurtdışına sermaye kaçırmasıdır. (…) Arjantin’in Merkez Bankası’ndan kaynaklanan bir başka veri, Arjantin’den 1976-83 dönemindeki askeri yönetim sırasında 35 milyar $ sermaye kaçışı olduğunu göstermektedir. 1985 yılında, Arjantinliler’in yurtdışında tuttukları dövizlerin bu ülkenin dış borcundan daha fazla olduğu ileri sürülmektedir.” (Balkan, 1997, s.68).

Esas olarak Arjantin’in dış borç almasının altında sermaye yetersizliği sorunu yatar. Dış borç olgusuna daha geniş ve tarihsel bir açıdan baktığımızda ise gözden kaçırmamamız gereken nokta şudur:

“Azgelişmişlik, kapitalist toplumların kapitalistleşmemiş toplumlarla etkileşim süreci sonunda ortaya çıkmış özgül bir tarihsel durumdur. (…) Kapitalizmin dinamikleriyle doğrudan bağlantılı olan dış borçluluk ise azgelişmiş ülkelerin bağımlılığını derinleştiren ve artık aktarımını artıran bir mekanizma olarak ortaya çıkar.” (Balkan, 1997, s.65).

Nitekim Arjantin de 1980’lerin ilk yarısında diğer azgelişmiş ülkelerle birlikte borç krizine girdi. Bu dönemde iktidarda olan Alfonsin hükümetinin iki seçeneği vardı, ya borçları ödemeyi reddedecekti ya da kamu açıklarını büyük işsizlik yaratma pahasına kapatacaktı (Lewis, 1990). Alfonsin, birincisini seçti.

1985’te “Austral Planı” uygulanmaya başlandı. Buna göre:

·        ücretler ve fiyatlar kontro altında tutulacak,

·        kamu açıkları kapatılacak,

·        KİT’ler disiplin altına alınacak ve Merkez Bankası’nın KİT’lerin zararlarını para basarak kapatması engellenecek,

·         Gümrük oranları azaltılacak ve ihracat teşvik edilecek,

·        yabancı sermaye yatırımları teşvik edilecek,

·        yeni bir para “Austral” piyasaya sürülecek.

 

Yeni krediler için IMF, Austral Planı’nın başarıyla uygulanmasını şart koştu. Fakat bu plan da başarılı olamadı, hükümet ücret ve fiyatları hiçbir şekilde kontrol edemediği gibi yabancı sermaye girişi de yeterli düzeye getirilememiş ve ihracat arttırılamamıştır. 1980’li yılların sonunda ve 90’larda karşımıza enflasyon ve yavaş büyümeye karşı bir dizi önlem paketi çıkıyor. Bu dönemi yeterince sağlıklı analiz edebilmek için krizlerin parasal dinamiklerini bilmek ve tam bu noktadan itibaren parasal makroiktisat tartışmalarına girmek gerekir ki bunlar bizim çalışmamızın çerçevesi dışında kalmaktadır. Biz burada büyümenin ve istihdam, gelir dağılımı gibi verilerin bu yıllardan nasıl etkilendiğinin ve son yıllarda sanayinin nasıl şekillendiğinin üzerinde duracağız.

1991 yılında Peso, Amerikan Dolar’ına sabitlenmişti. Bu plan enflasyonu durdurmuş ve 1991-94 döneminde büyümeyi de canlandırmıştır. Bu planın en büyük handikabı şudur: Dolar’a eşitlenerek sabitlenen Peso’nun zamanla aşırı değerli hale gelmesi, ülkenin ihracat gücünü olumsuz etkilemiş ve böylece uzun vadede sürekli büyüme sürdürülemez bir hal almıştır. Kur nedeniyle 1990-95 döneminde ithalat da büyük artış gözlenmiştir. Kısaca, diyebiliriz ki, 1980’li yılların “hiperenflasyon”unun yerini Konvertibilite Planı’nın istemeden de olsa daralttığı ihraç ürünleri üretimi sonucu artan işsizlikle beraber bir “hiperişsizlik”e bırakmıştır (Pastor, 1999). Bu durumdan etkilenen ya da eninde sonunda etkilenecek olan yatırımlardır. İthal ikameciliğinin terkedilişi, özellikle 1990 ve 1994 yıllarının ithalat kompozisyonları karşılaştırıldığında daha da belirgin hale gelmektedir. 1990 yılında toplam ithalatın %32.6’sına denk gelen sermaye malları ithalatı, 1994’te %43.6’ya yükselmiştir. Ara malları ithalatı azalmış ve yerini önemli bir şekilde tüketim malları ithalatına bırakmıştır. 1990’da %8.4 olan tüketim malı ithalat oranı, 1994’te %24.6’ya fırlamış, aramalları ithalat oranı ise 1990’da %50.7’lik paya sahipken 1994’te %29’a kadar gerilemiştir (Pastor, 1999). Bu yıllarda yatırımlar, faizlerin de düşük seyretmesiyle elverişli ortam bulmuş, dolayısıyla hükümetin özel sermayeyi teşvik politikaları kısmen de olsa başarılı olmuştur. Ne var ki, bu gelişme, 1994 sonrası ortaya çıkan tıkanıklığı aşmakta yeterli olamamıştır. Yukarıda saydığımız etkilerin (ihracat güçlüğü gibi) yanısıra yatırımların servislere ve ticarete konu olmayan mallara kayması da bu durumda etkili olmuştur.

 

Tablo 6: Bazı Sektörlerde Hükümet Harcamaları (1989-1998)

 

1989

1990

1991

1992

1993

1994

1995

1996

1997

1998

Enerji ve Yakıt

5.8

178.8

530.4

1077

1289

1309

479.2

478.8

514.1

482.7

Tarım, Ormancılık

5

58.1

192.1

323.3

340.9

386

373.3

373.1

402.6

428.1

Maden, İmalat, Yapı

6.3

92.8

208.4

207.7

364.2

175

187.2

121.2

134.4

115.8

Taşıma ve İletişim

27

409.5

978.4

1196

1428

1409

1483

1405

1613

1634.5

Diğer

4.8

184.3

406

417.1

642

303.9

312.1

250.9

309.9

442.9

Toplam Harcamalar

305.6

7282

20648

27271

34613

39157

40644

41866

44697

45930

         Kaynak: Government Finance Statistics, IMF, 2000.

 

1980’lerde serbest ticaret politikaları uygulamaya başlayan Arjantin, ticaretini 1990’ların başında iyice serbestleştirmiş, gümrük tarifelerini indirmiştir. Bu serbest ticaret politikaları sonucu ticarete konu olan mallarda fiyatlar dünya fiyatlarıyla aynı düzeye gelmiş, dolayısıyla üretimini zaten pahalıya mal eden Arjantin sanayisinin ticarete konu olan ve dünya rekabetine açık ürünlerinde karlar hızla düşmüştür. Bu düşüş sonucu daha cazip karlar sunan servis sektörü ve ticarete konu olmayan sektörlere yatırım artmıştır. 1995’te üye olduğu MERCOSUR da Arjantin’in ticareti serbestleştirme sürecinde etkili olmuştur. Pastor’un (1999) yorumuna göre, MERCOSUR üyeliği, ihracatın canlanmasında da olumlu etki yapmıştır.

D. GELİR DAĞILIMI ÜZERİNE

Arjantin’de gelir dağılımı 1980’den 1989’a bozulmuştur. Buenos Aires kentini baz alan bir araştırma (Psacharopoulas, 1996) göstermiştir ki, bu yöre için, Gini-katsayısı 1980 yılında 0.4 dolaylarındayken, bu değer 1989’da 0.5’e yaklaşmıştır.

Konvertibilite Programı süresince, gelir dağılımı ciddi bir şekilde bozulmuştur. Bu durumu 1993 sonrası, vasıflı işgücüne olan talep daha da şiddetlendirmiştir. Mayıs 1993 itibariyle mavi-gömlekli işçiler arasındaki işsizlik oranı, üniversite mezunlarının işsizlik oranının dört katıydı (Pastor, 1999). Gelişen hizmet sektörünün nitelikli işgücü istihdam etmesi, 1990’larda işsizliğin dengesiz dağılımının ve buna bağlı olarak da gelir dağılımının hızla bozulmasının başlıca sebebidir.

Genel itibariyle, Yirminci Yüzyıl başlarında kötü olan gelir dağılımı, yüzyılın ortalarında biraz olsun düzelmişti. Örneğin, 1940’lar ve 50’ler itibariyle toprak dağılımına bakarsak, küçük ya da büyük topraklara göre orta büyüklükteki toprakların daha yoğun bir şekilde bulunduğunu ve daha fazla toplam yüzölçümüne sahip olduğunu görebiliriz (Lewis, 1990). Ondokuzuncu Yüzyıl sonlarında büyük toprak sahiplerinin topraklarının çoğunlukta olduğunu da hesaba katarsak (Alexander, 1969), buradan hareketle, yüzyılın ortasında gelir dağılımının hem önceki hem de sonraki zamanlara göre daha dengeli olduğu iddia edilebilir.  

  E. FİNANS SERBESTİSİ VE FAİZLER ÜZERİNE BİR ÖNERİ

Arjantin’in son yıllardaki krizini anlamakta kilit nokta finans akımlarını, finans serbestisini ve sermaye hareketlerini anlamaktır. Bu konuya kısaca değinmeye çalışacağız.

Yabancı sermayenin Arjantin’in 1930’a kadarki büyüme sürecindeki rolünün altını çizmiştik. Yabancı sermayenin rolü ve önemi daha sonraki dönemlerde de azalmamıştır. Bazı çalışmalar, yabancı sermaye girişinin Arjantin kalkınması için hayati olduğunu, Ondokuzuncu Yüzyıl sonlarında buna dayalı olarak Arjantin ekonomisinin hızla büyüdüğünü, uluslararası finans çevrelerinden kopulduğunda büyümenin yavaşladığını ve finans serbestisiyle son yirmi yıldır yabancı sermaye için yeniden olumlu koşullar yaratıldığı belirtiliyor ve 1990’larda Arjantin’e akan yabancı sermayenin uzun vadede yatırımlar için olumlu ortam yaratacağının altı çiziliyor (Taylor, 1997).

 

Tablo 7: Arjantin’de Yabancı Yatırımlar (1900-1990)

 

1900

1914

1929

1938

1950

1970

1980

1990

Yabancı Yatırım

4.15

2.6

1.12

0.87

0.12

0.14

0.23

0.64

 Kaynak: Taylor, 1997.

(Veriler, yabancı yatırımların GSYİH’ya  %’lik oranlarını göstermektedir).

Arjantin’in yabancı sermaye ile ilişkisi, ticaretin ve yabancı yatırımların serbestleştirilmesinin ekonomi üzerindeki etkilerini daha önceki bölümlerde tartışmıştık. Burada önemle vurgulamak istediğimiz şey, finans serbestisinin yol açtığı ve açacağı dengesizliklerin az gelişmiş bir ekonomi için ölümcül olabileceği.

“Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi tasarrufların sermaye darboğazı çeken ülkelere akmasına neden olacaktır, yani istenilen büyüme hızına ulaşmak için yurtiçi tasarrufları yeterli olmayan gelişmekte olan ülkelerde faiz oranı yükselecek, tasarruf fazlası olan ülkelerin tasarrufları bu ülkelere çekilebilcektir. Bu süreç gelişmekte olan ülkelerde faiz oranları uluslararası faiz oranı düzeyine inene kadar devam edecektir.” (Yentürk, 1997, s.57).

Aynı zamanda dış finansal serbestiye geçmeden önce içerideki ekonomik dengeleri de iyi kurmak gerekiyor.

“Sermaye hareketlerinin serbestleşmesini öneren yaklaşım, sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle gelişmekte olan ülkelerde bazı sorunalrın ortaya çıkmaması için önce kamu ve para piyasası dengesinin sağlanmış olması gerektiğini belirtmektedir. (…) Bu görüş, tahmin edilebileceği gibi dış finansal serbestlikten önce kamu tüketiminin ve yatırım harcamalarının kısılması, sübvansiyonlara son verilmesi, kamu teşekküllerinin özelleştirilmesi, arzı teşvik eden, üretimi daha rekabetçi hale getiren ve sermaye kaçışını engelleyen bir vergi reformu yapılmasını önermektedir.” (Yentürk, 1997, s.57).

Finans serbestisi ekonomiye kendisiyle beraber denge getirmiyor, bu yüzden kanımızca finans serbestisi daha çok gelişmiş ve dengeye ulaşmış ekonomilerin harcıdır. Az gelişmiş ülkelere bunun bir kurtarıcı olarak empoze edilmesinin altında, sıkışan kar hadlerinden başlayarak farklı bir takım niyetler aramak gerekir.

“Sonuç olarak, gelişmekte olan ülkelerde yatırımları arttırmada yabancı tasarruflara güvenmenin yersiz olacağını söylemek mümkündür. Çünkü bir yandan dış borç yüküne paralel olarak dışarıya yapılan kaynak transferi artmakta ve yatırımlara dönüşen kaynaklar azalmakta diğer yandan yabancı tasarruflar yurtiçi yatırımlara dönüşme eğilimi göstermemektedir.(s.60) Gelişmekte olan ülkelerin finansal serbestlik deneyimleri, gerek faiz oranı artışının tasarrufları artırıp finansal sektöre etkinlik getireceği, gerek yabancı tasarrufların yatırımlar ve büyüme için kaynak oluşturacağı konularındaki neo-klasik beklentileri eleştirenlerin görüşlerini haklı çıkaracak yöndedir.” (Yentürk, 1997,s.63).

Ülkeye giren yabancı sermayenin kısa dönemli, spekülatif kar amaçlı olmamasına ve yatırıma yönelmesine dikkat edilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde oluşacak şey, yatırımların finanse edileceği bir havuz değil, düpedüz kumarhane olacaktır (Akyüz, 1993). Spekülatif kar cenneti ya da kumarhane olmayı önlemenin yolu sermaye giriş-çıkışlarının kontrol edilmesi ve bunlara önemli kısıtlamalar getirilmesidir. Böyle politikaların yabancı sermaye üzerinde caydırıcı etkisi vardır ve çok ciddi bir kararlılık ve tutarlılıkla uygulanamazsa ülke yabancı sermayeye daha da bağımlı hale gelecektir. Nitekim incelemiş olduğumuz Arjantin örneğinde bu etkiyi açıkça gördük. Bize göre, sağlıklı bir kalkınma için ve yabancı sermaye girişlerinin kontrolü için bir faiz hedefi uygulamasına gitmek, örtük olarak sermaye hareketlerini kontrol altında tutacak ve yurtiçinde tutarlı bir yatırım sağlayacaktır. Kanımızca makul ölçüde bir pozitif reel faizin, sürekli olarak nominal faiz ayarlamalarıyla garanti edilmesi, yerli yatırımcıların faiz kazancına kaçmadan reel yatırımlara yönelmesini ve bu yatırımlar için uygun krediler bulabilmesini, kısa vadeli yabancı sermaye hareketlerinin önlenerek giren uygun miktardaki yabancı sermayenin uzun vadeli yatırımlar şeklinde olmasını sağlayabilir. Tabii ki bütün bunların gerçekleşmesinde, faiz hedefi tek başına yeterli olamaz, fakat yatırımları teşvik edici ve yabancı sermayeyi ülke içinde başı boş bırakmayan ekonomi politikaları ve düzenlemeler eşliğinde yukarıda saydığımız etkileri ortaya çıkartabilir. Bu konuda elimizde bir örnek bulunmamakta, ayrıca araştırmamız sırasında gördük ki bu şekilde kullanılacak bir faiz hedefine değinilmediği gibi genel olarak faiz hedeflemesi hakkında bile literatür çok kısıtlı. Burada sadece yukarıda anlattığımız şekilde etkilere sahip olabilecek bir faiz hedeflemesini en kaba hatlarıyla ortaya koymaya çalışacağız. ygulanabilirlik için her türlü dengeyi ve özellikle para piyasalarını gözeten ayrıntılı bir model gerektiğini şüphesiz olarak kabul ediyoruz, fakat böyle uzun bir modellemeye bu yazıda girmeyeceğiz.

Önce firmaların borçlanması için bir optimum faizin varlığından bahsederek başlayalım. Faiz hadleri yükseldikçe firmalar başarılı olma olasılığı daha düşük olan, başarılı olunması halinde ise getirisi çok yüksek olan yatırımlara girerler (Stiglitz, 1981). Dolayısıyla, yüksek faizle alınan kredinin geri dönme olasılığı, firmanın yüksek riskli yatırımda başarılı olmasına bağlıdır ki bu da düşük bir olasılık anlamına gelmektedir. Çok düşük faiz oranları için geri gelme olasılığı çok yüksektir fakat getirisi düşüktür. Her iki durumda da bankanın beklenen kazancı (expected return) az olacaktır. Bu durumda, faiz haddi- beklenen kazanç ilişkisi Stiglitz’in de (1981) iddia ettiği gibi çan eğrisi şeklinde olacak ve bir optimum faiz için maksimuma ulaşacaktır.

 

Firma,  bankaya olan borcunu

               

durumunda ödeyemeyecektir.

Kredi alan firmanın net karı:

               

Bankanın karı ise:

               

olacaktır.

Ayrıca,

firmanın kazancının beklenen değerini (expected value) vermektedir. Olasılık ölçütü (P- probability measure) üzerinde alınan yukarıdaki Lebesgue-Stieltjies integrali Riemann toplamına yakınsayacağından, bu integral üzerinde yüksek matematiğin izin verdiği tüm diferansiyel işlemleri de yapılabilir. Bu ifadenin türevlerinin işaretleri üzerinden ve bankanın karını veren fonksiyonu da dikkate alarak, Stiglitz (1981) göstermiştir ki verilen kredinin geri gelme olasılığı firmanın projeden elde ettiği kazancın azalan bir fonksiyonudur. Bu da bizim başta bahsettiğimiz optimum faizin varlığına kabaca da olsa delalet eder. Buradaki banka-firma ilişkisi, ülkeye gelen yabancı tasarruf- yerli yatırımcı ilişkisi olarak da genelleştirilebilir.

Bir sonraki adım, nominal faiz hedefi için kurulacak modeldir. Bu konuda Barro (1989) şu iki denklemi ön plana çıkartmıştır:

(1)……..Rt = E(logPt+1| Ft) – logPt + r(t) + v(t)

(2)……..logMt – log Pt = α(t) – βRt + η(t)

Rt: nominal faiz haddi

Pt: fiyat düzeyi

r(t): beklenen reel faiz haddinin kemikleşmiş kısmı

v(t): beklenen reel faiz haddine dışsal şok

α(t): reel para talebinin kemikleşmiş kısımı

β(t): katsayı

η(t): reel para talebine dışsal şok

 

Ayrıca, “random walk” hipotezi altında:

r(t) = r(t-1) + w(t)

α(t) = α(t-1) + a(t)

Bu modellemede altını çizmemiz gereken iki önemli nokta var.Birincisi, enflasyonun beklenen değerindeki dalgalanmalar nominal faizi direkt olarak etkileyecektir ve faiz hedefini ayarlamayı gerektirecektir, aksi taktirde  Fisher denklemine göre reel faiz oranları tamamen beklenen enflasyon değerine göre dalgalanacak bu da uygulamamızın başarısız olması anlamına gelecektir. İkincisi ise, IS-LM modelini göz önüne alırsak, para talebinde yaşanacak şoklar (LM’de sapma) para arzıyla kontrol edilecektir. Hedefin tutarlılığı konusunda Barro (1989) göstermiştir ki, bu modelde nominal faiz sapmalar yaşansa bile hedeflenen düzeyine dönme eğilimindedir.

Böylece burada bazı çıkarımlarımızı genelleştirirsek, yatırımın finansmanının verimli kullanımı için ekonomide bir optimum reel faiz bulunduğunu ve bir nominal faiz hedeflemesinin kabul edilebilir bir politika olduğunu genel hatlarıyla göstermiş olduk. Bunun Arjantin gibi sermaye hareketleri ve parasal şoklarla titreyen az gelişmiş ekonomilerdeki uygulanabilirliği çok radikal bir varsayımdır ve yukarıda ana hatlarıyla gösterdiğimizden daha etraflı bir tez ve modelleme gerektirmektedir. Ne var ki, kanımızca, belli bir düzeyde parasal istikrarın sağlandığı az gelişmiş ekonomilerde nominal faiz hedeflemesinin kalkınmaya olumlu etkileri olacaktır.

F. SONUÇ:Arjantin Nereye Koşuyor?

Arjantin, 1900’lerin başında parlak bir gelecek vaadediyordu ve 2000’lerin başında geldiği bu durumu o yıllarda herhalde kimse öngöremezdi. Arjantin’in kalkınma macerasındaki en büyük zaafı yabancı sermayeye bağımlı olarak büyümesi oldu. Yabancı sermayeye sırt çevrilen yıllarda ise yerli sanayi üretimi verimliliğini arttıramadı, gelişmiş sanayi ülkelerinin düzeyine gelemedi. Bu durum özellikle 1970’lerden itibaren şiddetle fiyat düzeyine yansıdı ve hiperenflasyon, hiperenflasyonu söndürmeye çalışırken de hiperişsizlik ortaya çıktı.

Arjantin örneği bize göstermiştir ki, sanayisi gelişmemiş bir ülkenin krizden korunmasının yolu da aslında pek yoktur. Parasal tedbirler alarak günü kurtarmaya çalışmak, tozları halının altına süpürmekten başka bir şey değildir. Konvertibilite Planı da Arjantin’i kurtaramamıştır çünkü 90’lardaki reel sektör verilerine ve sanayinin durumuna baktığımızda neredeyse 1930’dan beri süregelen tıkanma ve dışarıya bağımlılık gücünden hiçbir şey yitirmeden devam ediyordu.

Radikal zamanlar radikal kararlar gerektirir. Ne var ki, Arjantin’in geriye adım atma şansı giderek ortadan kalkıyor. Uluslararası finans serbestisi içinde her türlü sıcak para girişine açık olan ve spekülatif sermaye hareketleri arasında taştan taşa sekerek ilerlemeye çalışan Arjantin’in başında bir de dış borç meselesi var ki, bunun sürdürülebilirliği dışarıdan gelecek kredilere, krediler kredibilitesine, kredibilitesi finans piyasalarındaki tutumuna bağlıdır. Uluslararası sermayeyi memnun etmek için kendi içindeki büyüyen dengesizliklere, reel sektörlerin gerilemesi ve artan döviz ihtiyacına göğüs germek ve bunun için de velhasıl kredi bulmak zorundadır. Dolayısıyla kriz kendi kuyruğunu kovalayıp duruyor ve nasıl ki saatler onikiyi geçince arabalar balkabağına dönüşmüyorsa, IMF politikalarının önerdiği doğrultuda hükümet açıklarını kapatmak da dengesizlikleri yok edip ülkeleri doğrudan kalkındırmıyor. Günümüz şartlarında finans serbestisi hakkında verilecek radikal kararlar üzerinde çok kafa yormak gerekiyor çünkü artık az gelişmiş ülkelerin ekonomisi için uluslararası sermaye ve ticaret “ne onunla ne de onsuz” sarmalına girmiştir. Ancak yerinde kontroller akılcı ve şahsiyetli politikalar Arjantin’in de içinde bulunduğu kriz mağdurlarını dipsiz kuyulardan çıkartabilir.

Önceki Sayfa 

Referanslar:

Akyüz, Y. (1993), “Financial Liberalization: The Key Issues”, UNCTAD, Santiago.

Alejandro, C.D. (1970), Essays on the Economic History of the Argentine Republic,                                      Yale University Press, London.     

Alexander, R.J. (1969), An Introduction to Argentina, Praeger Publishers, New York.

Arce, D.M. (1999), “Interpreting Budget Deficits in Latin America: Methods with      Application to Argentina”, Cambridge Journal of Economics (23), s.21-32.

Balkan, N.(1997), “Az Gelişmişlik ve Dış Borç Sorunu”, İktisat Dergisi,Nisan-Mayıs’97.

Barro, R.J. (1989), “Interest Rate Targeting”, Journal of Monetary Economics (23), s.3-30.

Boratav, K. (1994), “Gelişme Sanayileşme İkinci Planda”, İktisat Dergisi, Ağustos 1994, s.17-18.

Buzaglo, J. (1999), “A Model of Structural Change and Openness: Applications to the Argentine Economy”, International Review of Applied Economics, 13 (1) s.87-109.

Caballero, R.J. (2000), “Macroeconomic Volitality in Latin America: A View and Three Case Studies”, NBER Working Paper no.7782.

ECLA (1970), Development Problems in Latin America, Austin.

Edwards, S. (1996), “Public Sector Deficits and Macroeconomic Stability in Developing Countries” NBER Working Paper no.5407.

İGEME (2000), Arjantin Ülke Raporu, Ankara.

IMF (2000), Government Finance Statistics Yearbook 2000.

IMF (1994), International Financial Statistics Yearbook 1994.

Jones, C.I. (1997), Introduction to Economic Growth, Norton, New York.

Keynes, J.M. (1936), The General Theory of Employment, Interest and Money, St.Martin’s Press, New York.

Korol, J.C. (2001), “Argentine Development in a Comparative Perspective”, in Pehesa-Cisea.

Lewis, P. (1990), The Crisis of Argentine Capitalism, University of North Carolina Press, Chapell Hill.

Pastor, M., Carol Wise (1999), “Stabilization and its Discontents: Argentina’s Economic Restructuring in the 1990’s”, World Development, 27 (3), s. 477-503.

Psacharopoulas, G.,v.d. (1996), Poverty and Income Distribution in Latin America: The Story of the 1980s, World Bank Technical Paper no:351.

Rodrik, D. (2002), “Küreselleşme, Büyüme ve Yoksulluk: Dünya Bankası Anlamaya Başladı mı?”, İşletme ve Finans (190), s. 9-10.

Stiglitz, J.E., Andrew Weiss (1981), “Credit Rationing in Markets with Imperfect Information”, American Economic Review (71), s. 393-410.

Taylor, A.M. (1997), “Argentina and the World Capital Market: Saving, Investment and International Capital Mobility in the Twentieth Century”, NBER Working Paper no:6302.

Taylor, A.M. (1992), “External Dependence, Demographic Burdens and Argentine Economic Decline after the Belle Epoque”, Journal of Economic History, 52 (4), s.907-936.

UNCTAD (1999), World Development Report 1999.

Yentürk, N. (1997), “Finansal Serbestlik ve Makroekonomik Dengeler Üzerindeki Etkileri”, İktisat Dergisi, Nisan-Mayıs’97.