T.C.
HARRAN
ÜNİVERSİTESİ
İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ
İKTİSAT BÖLÜMÜ
KRİZ
VE
SOSYAL REFAH
HAZIRLAYAN:
ASKERİ ARSLAN
AHMET ŞEKER
ERDAL YAŞA
NİZAMETTİN ÖZAYDIN
İHSAN ÖZTÜRK
Harran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İktisat Bölümü
Yenişehir Kampüsü / ŞANLIURFA
Sınıf: 4 sınıf Öğrencileri.
askeriarslan@hotmail.com
Tlf: 0535 563
31 68
DENETLEYEN:
YRD. DOÇ. DR. NAİM DENİZ
I.
GİRİŞ
Ulusların, bireylerin, kurum ve kuruluşların, özetle herkesin yaşamında
olumsuzluklardan söz edilebilir. Çözüm üretmekten çok sorun yaratmaya alışık
olduğumuz yadsınamaz. Anlaşmaktan çok anlaşmazlığı, barıştan çok
kavgayı, hoşgörüden çok sertliği, güç vermekten çok güçlük çıkarmayı
yeğlediğimiz toplumsal bir gerçeği açıklamaktır. Doku bozukluğu yaşarcasına
aykırılıkları, çelişkileri, daha ötesi kimi kötülükleri kanıksamış
gibi izlemekteyiz. Uygar tepkiler yerine ya suskunluğu ya da yıkıcılığı
öne çıkarıyoruz.
Günümüzde dünya çok önemli bir dönüşüm yaşayarak üretim
potansiyelini hızla geliştiriyor. Her geçen gün dünya toplam olarak daha çok
katma değer yaratıyor. Ama bu yaratılan değerin dağılımının eşitsizliğini
artırıyor. Dünya da 1960 yılında nüfusun en zengin %20’sinin gelirinin
en fakir %20’sinin gelirine oranı %30 iken 1991’de aynı oran %61’lere yükselmiştir.
Yoksulluk ve dışlanmada artmaktadır. Buna karşın yoksulluk ve dışlanma dünya
yönetişim sisteminin gündeminde önemli bir yer tutmamaktadır. Yoksullar büyük
ölçüde kendi hallerine bırakılmışlardır.
20. yüzyıl dünya tarihinin belki de en dinamik, dengelerin en çok
sarsıldığı yüzyılı olmuştur. 2 Dünya Savaşı’nın yaşandığı,
insanoğlunun belki de en büyük problemi olan kaynakların doğru kullanımı
ve paylaşılması, yani ekonomi sorununa defalarca çözüm bulduğunu sanıp
yanıldığı bir yüzyıl olmuştur. Halbuki geçmişe baktığımızda ülkelerin
ekonomik açıdan birçok değişim yaşadıklarını, bazen mükemmel olarak gördükleri
sistemlerin kendilerini buhrana soktuğunu görüyoruz. Türkiye’de yıllardan
beri ekonomiyi yöneten zihniyet, ülkede, ekonomik ve sosyal dengeleri bozmuştur.
Ülkemizde yıllardan beri süre gelen karma ekonomik sistem ekonomik ve
sosyal dengeleri altüst etmiştir. Bu yönetim anlayışı sonrasında, fakir
daha fakir, zengin daha zengin olmuştur.
II. KRİZ
19. yüzyılın sonlarında piyasaya devletin müdahalesi oldukça sınırlıydı.
Bu yüzyılın sonlarında had safhaya varan küreselleşme ve liberalizm
I.Dünya Savaşının sonunda harabeye dönen ülkeleri 1929 dünya
ekonomik krizinde oldukça düşündürdü . O dönemde bugün gelişmiş ülkeler
olarak adlandırdığımız ülkelerin temel avantajı sömürgeleriydi. Bugünkünden
daha geri de olsa, üretimin hammadde ve insan gücünün bol ve ucuz olduğu
yerlere taşınması imkanı vardı. 1929 ekonomik krizinden sonraki dönem küreselleşme
ve liberalizmin yerine refah devleti olarak adlandırılan sistemin tohumlarının
yavaş yavaş yeşermeye başladığı bir dönemdir.
İlginçtir, 3. dünya ülkeleri kriz olgusu ile tanışana
dek, kullanılan yaygın sözcük “buhran” idi. Buhran olarak anlaşılan
ise konjonktür daralması oluyordu. Bir de sistemin salınımından doğan uzun
dönemli “durgunluk” hali vardı. Adam Smith’in “Ülkelerin Serveti Üzerine”
adli klasik eserinde “Durgunluk dönemi karanlık, gerileme dönemi ise
melankoliktir” diyen sözlerine rastlıyoruz. J.B.Say, Mahreçler Yasasıyla
krizin/buhranın anlamsızlığı üzerinde duruyor. Çünkü her arz kendi
talebini yaratmaktadır. Say’ın reddiyesi için K.Marx beklenecektir.
“Devrevi Dalgalanmalar Teorisi”yle Marx, üretim dengesizliği, eksik üretim
dengesi ve süregelen işsizlik halini kanıtlar. Bir anlamda Mahreçler Yasası’nın
olmazlığının ve olası bir buhranın nesnel tahlili yapılmıştır.
Kapitalizmde sistem ister istemez buhran yaratmaktadır.
Genel anlamda krizin tanım; Ekonomik istikrarın bozulması, beklenilmeyen bir durumun ortaya çıkması veya düz çizgi şeklinde gelişen bir durumun, olayın, oluşumun kesintiye uğraması ya da uygulanmakta olan bir programın öngörülmeyen nedenlerle kesintiye uğraması ve yerini belirsizliğe bırakması şeklinde tanımlayabiliriz.
Bu, güdümlü krizlerden her seferinde nemalanarak ve daha da güçlenerek
çıkan sermaye sınıfının kendi içinde de çeşitli düzeylerde kayıpların
ve tasfiyelerin yaşandığı reddedilemeyecek bir gerçektir. Ancak, bir sınıf
olarak bakıldığında sermaye, “kriz” dönemlerinde birikimini spekülatif
yoldan arttıranların da katılımıyla bu kayıpların sistem üzerindeki
etkilerini azaltabilmektedir. Diğer yandan bize göre asıl yapılması gereken
bu krizlerin kapitalizmin ilk ciddi bunalımı olarak kabul edilen 1929
dünya ekonomik buhranı ve daha da önemlisi bu buhran sonrasındaki gelişmelerle
karşılıklı olarak analiz edilmesi ve benzerliklerle, ayrışmaların sağlıklı
olarak saptanmasıdır:
- 1929 dünya bunalımı,
yer küreyi cehenneme çeviren yeni bir paylaşım savaşına yol açmıştır.
- Savaş sonrasında
ortaya çıkan ve kapitalizmi tehdit eder bir konuma gelen iki kutuplu dünya,
sistemi yeni bir ekonomik yapılanmaya zorlamış ve sermaye istemeden de olsa
“sosyal devlet” tavizini vermek zorunda kalmıştır.
- Özellikle Avrupa’da
kamu kesimi güçlendirilmiş, sermayenin kar oranlarında ciddi bir düşüş
yaşanırken, işçi sınıfının kazanımları süreç içersinde yükselmiştir.
- 1929 bunalımından da
karlı çıkan kesimler olmuş, yeni zenginler türemiştir. Fakat, küresel bir
çöküş olması dolayısıyla, toplam tüketimin büyük bir düşüş göstermesi,
finans piyasalarının yeterince gelişmemiş olmasından ötürü sermayenin üretime
bağımlılığının bu güne oranla çok daha yüksek olması sonucunda kar
oranları da ciddi biçimde gerilemiştir.
- Önce ekonomik kriz ve
ardından yaşanan paylaşım savaşı, sömürgecilik karşıtı ve bağımsızlık
yanlısı hareketleri güçlendirmiş; Batı’nın temsil ettiği adaletsiz düzeni
reddeden, ancak Sovyet yörüngesine de girmek istemeyen ülkeler “Bağlantısızlar
Bloku” nu oluşturmuşlardır.
1929 dünya ekonomik krizi kapitalizmin bağrında büyük bir yara açmış
ve sistemi, kendini korumaya yönelik adımlar atmaya dahası, tavizler vermeye
zorlamıştır. Fakat neo-liberal
kapitalizmin krizlerine göz atıldığında belirgin bir ortak özelliğin öne
çıktığı fark ediliyor:
Kapitalizm, bir sistem olarak büyük bir özgüven ve kararlılık içersinde,
hiç bir önlem almayı ya da belli tavizler vermeyi düşünmüyor. Hatta,
krizlere alışın dercesine artık bir “Kriz Yönetimi” (Crisis Management)
sektörü bile oluşturmuş durumda.
Daha önce sömürge ülkelerin mücadeleleri sonucunda kazanılan
“siyasi bağımsızlıklar”, bugün artık yapay ekonomik krizler yardımıyla
geri alınmakta, ancak görüntüsel anlamda bir bağımsızlık hala varmış
gibi gösterilmeye çalışılmakta. İkinci durgunluk dönemi ise ikinci
dünya savaşı yapıldığı yıllara denk gelmektedir. Bu yıllarda
(1940-1950) ikinci dünya savaşı
yaşandığı içindir. 1995 Meksika Krizini -
ve onu izleyecek olan 1997 Güney Asya, 1998
Brezilya ve Rusya krizleri -
IMF’nin Breton Woods sisteminin çöktüğünün canlı
kanıtlarıdır. Gelir dağılımının bozulmasının en büyük
nedenlerinden biri Türkiye’nin belli aralıklarlar(Cumhuriyet döneminde günümüze
kadar yaşanan 15 kriz Türkiye ekonomisine önemli boyutlarda zarar verdi.
1927, 1932, 1935, 1940-45, 1946, 1954, 1979-80, 1994,
1999’da başlayan ve 2001’de zirveye ulaşan krizlerdir) yaşanan
ekonomik krizlerdir. Bu krizlerin en derin iz bırakanları; 5 Nisan 1994
ve 21 Şubat 2001 krizleridir. Bu ülke insanı 5 Nisan 1994 krizi ile açık-seçik
gelen devalüasyon ve reel ücretlerde düşüş yaşamış ve halen ekonomik
kayıpların neden olduğu yük altında ezilirken çok sinsi bir şekilde ve
siyasi krizlerin zorlaması ile ölçeği büyüyen ve patlayan Şubat 2001
krizi ile çok ciddi bir sarsıntı geçirdiler. Bu kriz sadece maaşlı ve ücretli
kesimi değil 1980’li yıllarda genişleyen özel sektör üst düzey yöneticileri
refah içinde yaşayan üyelerini ve beyaz yakalı çalışanları işsizlik ve
ücretlerde düşüş gibi önemli sorunlar ile kuşattı.
Kasım
2000 ve Şubat 2001 krizleri ve sebebleri; Türkiye’deki Şubat krizini
iyi anlayabilmemiz için bu krizi daha da geriye götürmemiz gerekiyor.
1950’lilerde üretimsizlik krizi, 1979 krizinin ardından 24 Ocak kararları,
5 Nisan 1994 kararları ve 2000 Kasım krizi iyi irdelendiği zaman Şubat
krizinin aslında sebeplerinin geçmişte aranması gerektiğini anlarız. Türkiye
son 4 aydır kriz gündemini tartışıyor. Gerçek şu ki bu topraklarda kriz
oldukça olağan hale gelmiş durumda. Ancak Türkiye ekonomisinin 24 Ocak
kararlarıyla birlikte girdiği “Yeniden Yapılanma” sürecinde yani şu son
20 yıllık zaman diliminde sürekli tekrarlanan krizlerle birlikte, artık içinden
çıkılamaz bir büyük kriz ekonomisinin içinde yaşadığımız, sanırız
pek anlaşılamadı. Türkiye’de meydana gelen Kasım ve ardında Şubat
krizlerinin sebeplerini anlamaya yönelik kriz açıklama yönelimlerini
irdelemeye çalışalım.
Finansal Yapıda Değişim:
Türkiye’deki krizi anlamaya yönelik çeşitli kriz açıklama yönelimleri
vardır. Birincisi; krizi tamamen parasal değişkenlerle açıklamak. İşte sıcak
para girdi deniyor faiz oranları yükseldi, döviz kuru değerlendi, deniyor;
spekülatif hareketlerden, varlık fiyatlarındaki muazzam artışlardan
bahsediliyor ve sonuç olarak buradaki hareketlenmelerden yola çıkılarak kriz
açıklanıyor. Yani kısa erimli daha çok finans sektörüne ait verilen değişkenlerden
hareketle kriz açıklanıyor.
Yapısal Sorunlar:
İkincisi; krize dair yapısal bütünlüklü süreçler yerine, yapıya
içkin olan siyasal yönetim ve siyasal bürokrasi açıklamaları, yani kötü
yönetim. Sanki Türkiye’deki krizin nedeni, politik kamusal alanın kötü
kullanılması. Ve kötü kullananlarda siyasetçiler. Böylelikle siyasetle
piyasa arasında bir ayrım yapılarak aslında içkin olarak şöyle söyleniyor:
aslında kendi başına bırakılırsa Pazar iyi gidecek ama lanet olası
politikacılar, parlamentoda karar alıcılar öyle bir kötü yönetiyor, öyle
bir eş-dost kapitalizmi yaratıyor.
Öyle bir patronaj sistemleri var ki, toplumda var olan verili kaynakları
etkin kullanmamaya yol açıyor. Ve burada belirleyici olan neden krizin bütünlüklü
açıklaması yerine daha çok o ülkede uygulanan devlet ve hükümet
politikalarına yükleniliyor.
Uluslar arası Mali Kuruluşlar:
Krizi açıklamaya yönelik
bir üçüncü bakışta krizin nedeni olarak IMF’yi göstermeleri bu sefer de
muhalifler kısa erimli bir açıklama yapıyor. Sanki
krizin nedeni IMF ve Dünya Bankası. IMF ve Dünya Bankasının uygulamaya
soktuğu 1999’daki Yapısal Uyum Programı krizin nedeniymiş gibi gösteriliyor.
Kriz süresince krizi anlamak için uluslar arası kuruluşlar ve bunların
uygulamaları çok önemli. Ama bu kuruluşların bir ülkeyle ilişkiye girdiği,
o ülkeyle bağlantı kurduğu dönemleri anlamamız gerekiyor. Hangi dönem IMF
hangi ülkeye ne gibi önerilere bulunuyor dediğimizde ve o ülke böylelikle
krize giriyor, işte IMF gidiyor, gündemi belirlemeye çalışıyor. Yani
uluslar arası kapitalizmin güvenlik mekanizması olan bu uluslar arası kuruluşlar
devreye giriyorlar sistemi bütünlüklü hattının kopması önlemeye çalışıyorlar.
Bu anlamda yine krizin nedenini IMF ve Dünya Bankasına özellikle IMF’ye bağlamak
doğruyu içermekle birlikte krizin bütünlüklü açıklamasını önleyen bir
yapısı varmış gibi geliyor. Mesela güçlü ekonomiye geçiş programını
arkasında yatan Türkiye’deki sermaye birikimi ile uluslararası sermayenin
çok daha güçlü bütünleşmesini sağlamak yada onu zorunlu kılmak. Bu süreçte
oyunun kuralları bunlar. Bu
kurallara uyulacak. Ama IMF’in gelip bu kuralları bize söylemesinin başlı
başına nedeni IMF’nin kendisi değil, yine Türkiye’deki sermaye birikim
modelinin 1980’lerden sonra açığa çıktığı dünya ekonomisiyle bütünleşme
zorunluluğu yaşadığı döneme ilişkin bir olay.
Yolsuzluk Ekonomisi:
Krizi açıklamaya yönelik diğer bir yaklaşım tarzı da yolsuzluk
olarak adlandırdığımız siyasetçiyle işi adamı arasında kurulan patronaj
ilişkileri, kamuya ait kaynakların önemli bir bölümü bir kısım işadamı
cebine indirmekte. Son dönemde yapılan seri yolsuzluk operasyonları, bu
faturanın inanılmaz boyutunu gözler önüne sermekte ve faturanın müthiş
tutarı ister istemez kriz ile bu yolsuzluklar arasında nedensel bir ilişki
kurmaya sevk ediyor insanı. bunu birde savurganlılar ile birleştirdiğimizde,
tablo tamamlanmış oluyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin “Savurganlık
Ekonomisi” başlıklı raporunda, 1990’dan bu güne toplam 195 milyar doların
bu şekilde uçup gittiğini açıklamaktadır. Yolsuzluk ve savurganlığı
birleştirdiğimizde ortaya çıkan rakam, sanırız 10 yılda yaklaşık 400
milyar doları bulacaktır. Bu ise kaba bir hesapla, Türkiye’nin son iki yıllık
bütçesinin tutarına eşittir. Yani,
10 yılın iki yılında Türkiye, işadamı ve siyasetçilerden oluşan küçük
bir azınlığı beslemek için çalışmış.
Dünya Bankasının hazırladığı bir raporda Türkiye “% 15’lik ülke”
olarak tanımlanıyor. % 15 rüşvet verince bu ülkede her işin yapılabileceği
belirtiliyor. Ve denilen o ki, Türkiye’ye yabancı sermaye yatırımı
gelmemsinin önemli bir nedeni de yatırım yapmak isteyenlerin, ciddi bir rüşvet
ödemekle karşı karşıya kalması. Ve bu maliyet çok fazla gelince de
uluslararası sermaye, rüşvet vermeden yatırım yapabileceği ülkelere
gitmekte.
Devletin Küçültülmesi:
Krize dair bir diğer önemli açıklama yöntemi de yukarda anlatılan
yolsuzluk ve savurganlıkları da kapsayacak bir şekilde Türkiye’de kamu
kesiminin muazzam büyüklüğü. Hatta artık buna kamu kesimi bile denmiyor. Kara
delik deniyor. Kimi Türkiye ekonomisindeki beş kara delikten bahsediyor, kimi
yedi kara delikten.
Yıllardır sadece “enflasyon canavarıyla” savaşmış Türk halkı
ise, bir de bu kara delikler karşısına çıkınca iyice afallamış
vaziyette. Bahsedilen kara delikler şunlar; Kamu Bankaları, Çiftçiye verilen
Sübvansiyonlar, KİTler, Fonlar, Yerel Yönetimler. Bu kara delikler ise kamu
kaynaklarını içine çekerek yutuveriyor ve bu kara delikler hakkında önemli
bir argüman da artık hepimizin aşina olduğu kamu bankalarının görev
zararları.
Artık tüm halk olarak bu zararın çok kötü bir hastalık olduğunu
idrak etmiş durumdayız. Ve biliyoruz ki, devlet, bankaların bu görev
zararlarını kapatmaktan vazgeçtiği anda refaha ereceğiz. Görev zararı
yapan bankaların başında ise Ziraat bankası ve Halk Bankası geliyor. Yani
çiftçi ve esnafa ucuz kredi aktararak tüm halkın cebini boşaltıyor. O
zaman, şimdi, çok daha “düzgün” bir bakış açısıyla karşı karşıyayız.
Krizin baş sorumluları ortaya çıkmış oldu: bazı siyasetçiler, bazı işadamları,
işçiler, memurlar, köylüler, esnaf !. bunlar suçlu olduğuna göre yapılacak
şeyde çok basit ekonomi ile siyaseti birbirine karıştırmayacak siyasetçiler
bulunacak. Sosyal devlete yönelik saldırılar “devletin küçültülmesi”
sloganıyla süslenerek kitlelerin gözünde sevimlileştirilmek istenmektedir.
Gerçekte ise; devletin baskıcı ve sömürge aracı yönleri büyütülmekte
buna karşılık halkın gereksinimlerini karşılamaya yönelik sosyal yanı küçültülmektedir.
1940’lardan Günümüze
Kriz:
Krize yönelik olarak yapılan açıklamaların krizin yalnız başına
nedenleri değildir. Krizi tek bir nedene veya günümüzün görünen
nedenlerine bağlamak olası değil. Türkiye, 1940’lı yıllarda ekonomisini
Liberalleştirmek konusunda bazı düzenlemeler yaptı. Devlet ağırlıklı
Karma ekonomik yapı Liberalleştirildi ve özel kesimin öncülüğünde
fiyatların ve ithalatın serbest bırakılması kararlaştırıldı. Türkiye
bu dönemde batı ile bütünleşme sürecine girdi. Batının siyasi ve
ekonomik kurumlarına üye oldu. “batılılaşma” sloganıyla, ekonomisinin
paralelinde siyasetini de Liberalleştirmeyi öngördü. Bu kapsamda çok
partili yaşama geçildi. Ancak, cumhuriyetin ilk yıllarında devletçi ekonomi
anlayışıyla bütünleşen çok temel bir tercih unutuldu: üretimden vazgeçildi.
Türkiye’nin hem bugünkü hem de dünkü krizlerinin temel nedeni budur. Bugün
Türkiye ekonomisi üretmediği için bir krizle karşı karşıya. Türkiye üretmediği
için dış borçlarını kendisi ödeyemiyor. Vergi gelirlerinin de tamamına
yakını iç borçlarının faizine yetmiyor. Bugünkü krizin boyutu geçmiş yıllara
göre çok daha büyüktür. Bunun temel nedeni artık üretmeme konusunda Türkiye’nin
çok temel bir sıkıntıya girmesidir. Kısa bir süre öncesine kadar Türkiye
dünya da kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olmakla övünürdü. Açlık yaşamazdı,
açlık, son krizlerle Türkiye’nin gündemine girdi. Yoksulluğu aşabilmek için
Türkiye’nin yeniden üretir hale gelmesi gerekiyor. Türkiye’nin bu krizi
borçlanarak çözme olanağı yok. Belki öteleyebilir. Krize karşı öngörülen
düzenlemeler, bizi köklü bir siyasi, ekonomik ve mali yeniden yapılanma
zorlamasıyla karşı karşıya bırakabilir. Bizde bu düzenlemelere en azından
kavramsal olarak benimseyebiliriz. Ancak olduğu gibi kabullenirsek Türkiye’nin
ulusal egemenlik anlayışının çok ciddi biçimde zedelenmesi sonucunu yaşayabiliriz.
Gerçekten öngörülen düzenlemelerin önemli bir bölümü özlemlerimizle
örtüşüyor gibidir. Örneğin yolsuzlukları önleme, buna elbette kimse karşı
çıkamaz ancak göz ardı etmememiz gerekir ki, yolsuzlukların önlenmesine dönük
düzenlemeleri yönlendiren irade iç dinamiklerimizin ürünü değildir. Bu
irade daha çok dış dinamiklerce yönlendirilmektedir. Böylesi bir ikilemi de
yaşıyoruz.
Türkiye’nin Borç Yükü:
Türkiye’nin resmen açıklanan dış borç tutarı 2000 yılı için
110 Milyar Dolardır. Bunun yaklaşık % 30’u kısa sürelidir. Türkiye’nin
dış borçlarına ilişkin tüm göstergeleri, tehlikeli biçimde kötüdür.
Bu kadar nasıl borçlandık, bu borcu nerede kullandık tartışmasına
geçmeden önce, şunu ifade etmekte yarar var. Türkiye, yaklaşık üçte biri
kısa vadeli olan dış borcunu acze düşmeden idare etmek, ödeyebilir görünmek
zorundadır.
1998’de Türkiye hükümeti ülkenin adeta boğazını sıkan iç borçların
yerine dış borçları ikame etmek, iç borçları dış borçla değiştirmek
amacıyla IMF’nin kapısını çaldı. IMF aslında bu istekleri daha
1995’ten beri biliyor. Fakat olur yanıtını vermiyordu. 1998’le beraber
ABD’nin Türkiye’ye yakınlığı ardından IMF ile imzalanması öngörülen
Stand-by anlaşması, Kasım ve Şubat krizlerinin ardından IMF’nin tekrar Türkiye’den
bir takım isteklerden bulunması; tüm bunlar sadece Türkiye’nin borç yükünü
kapatabilmek için yaptığı fedakârlıklardır. Ve IMF’den alınan ve alınacak
olan kredilerin Türkiye’ye borçların ödenmesi dışında hiçbir yararı
olmayacaktır. Türkiye’de bugün herkes ülkenin nasıl bir borç batağı içerisinde
olduğunu bilmektedir. Kamu kesiminin 1990 yılında gayri safi milli hasılanın
% 29’u oranında borcu varken, 2000 yılında bu oran % 71’e ulaştı. Türkiye’nin
borç rakamları içerisinde özellikle iç borç stoku daha hızlı artarak
1990 yılında % 6 iken 2000 yılında % 50’ye yaklaştı. dış borç açısındansa
dünyada en borçlu ülkeler sıralamasında 110 milyar dolar ile ilk ondayız.
En riskli borçlular sıralamasında ise Türkiye dünya üçüncüsü. Borç
miktarından daha önemlisi de zaten bu. Çünkü risk arttıkça yeni borç
bulmak için daha fazla faiz ödememiz gerekiyor. Daha fazla faizde borcu daha
fazla arttırıyor. Şubat krizi de bir anlamda bu borçlanmanın bir sonucudur.
Borçlar artınca daha kısa vadeli faizi yüksek borca ihtiyaç duyuldu ve geçen
her gün daha büyük faizli borçlar ülkeyi krize götüren sebeplerdendir.
Yatırımsız Kârlılık:
1980’lerden günümüze kadar Türkiye sanayisine baktığımızda
sermaye kesiminin kârlılık oranı % 30’ların üzerinde olmuştur. Ama aynı
sermaye kesiminin yatırımlarına baktığımızda aynı düzeyde gerçekleşmediğini
görürüz. Yani kârların yatırıma dönüşmediğini görüyoruz. Kârların
yatırıma dönüşmemesinin arkasında yatan şey ise, ulusal düzeyde sermaye
birikim mekanizmasını gerçekleştiren aktörlerin, yani sermaye kesimlerinin
bir anda küresel ekonominin belirlemeleri ile hareket ettiğinde para sermayeye
yönelmesi. Soruna böyle baktığınızda Türkiye için krizin temel nedeni, yöneticiler
ya da kısa süreli faizin düşüşü çıkışı değil, yapısal faktör Türkiye’de
sermaye birikim biçiminin dünya sermaye birikim biçiminin dünya sermaye
birikim süreçleri ile eklemlenme tarzlarına bakmamız lazım. Bu eklemlenme
tarzında karşımıza çıkan, krizin temel nedeni, sıcak sermaye kaçışı
değil, sermaye girişidir. Yani uluslar arası döngüdeyken, para sermaye ülke
içine girdiğinde kriz çıkar. Yani birinci olarak söylememiz gereken şey bu
dinamik. İkincisi, krizin nedeni yetersiz sermaye değil, aşırı sermaye
olması. Bu, şu anlama geliyor. Dünya ölçeğinde o kadar çok açığa çıkmış
aşırı sermaye var ki, kendisini değerlendirmek için daha donanımlı
sermaye birikimi ihtiyacı hisseden ülkelere
bu para sermaye giriyor. Az gelişmiş ülkelerde belirli sermaye donanımına
sahip olan kesimlerin kendi sermayesini değerlemesinin temel koşullarının, dünya
Kapitalizminin koşulları içinde, daha uzun dönemde getirisi olan üretken
alanlara yatırma yerine daha kısa süreli getirisi olan alanlara yönelme eğilimi
krizi çok belirleyici hale getiriyor.
Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri; 11 Aralık 1999’da Uluslar arası Para Fonu (IMF) ile imzalanan 17’nci
stand - by anlaşması büyük ümitlerle başlamıştı.
İç borcu azaltma ve enflasyonu tek haneli rakamlara indirme, döviz
kuru sabit tutularak, fiyat artışlarının belli bir düzeyde katılık
kazanmasını sağlayan enflasyonist bekleyişlerin
kırılması hedeflenen bu istikrar programı, IMF tarafından çok sık kontrol
edilip, 6 kez de niyet mektubu imzalandı.
Buna rağmen işçi, memur, çiftçi, emekli, esnaf, ev hanımı,
sanayici, ihracatçı; bu programa bir buçuk yıldır fedakarlık
gösterdiler, sabırla destek oldular.
Fakat 21 Şubat 2001 tarihinde 57’nci hükümetin, 13 saat süren
Bakanlar Kurulu toplantısında aldığı “dalgalı kur sistemine geçiş”
kararıyla, Türkiye yüzde 30 - 40 oranında fakirleştirildi. Yaşadığımız
büyük ekonomik krizden sonra, döviz dalgalanmaya bırakıldığı için,
fiyat her gün değişecektir. Kasım 2000 ve Şubat 2001’de ard arda yaşanan
iki kriz, IMF ve Dünya Bankası destekli orta vadeli makro ekonomik programın
henüz 14. ayı dolmadan rafa kaldırılmasını beraberinde getirdi. Peş peşe
üzerine gelen bu iki dalgaya direnç göstermekten uzak kalan Türkiye
ekonomisinin çok kırılgan bir yapı üzerinde oturduğu anlaşılıyor. Şüphesiz
bu kırılgan yapı; ekonomik dengelerin bozulması ve ekonominin içinden çıkılması
oldukça güç bir krize sürüklenmesinin sebebi. Daha çok üretmeden tüketen,
para ile para kazanmanın hakim olduğu ekonomi giderek yatırım ve üretimden
uzaklaşmanın yansıması olan düşük oranlı ekonomik kalkınmanın baskısı
altındadır. Üretim kapasitesinin sınırlılığı, dış satım gelirlerinin
sağlıklı yollardan arttırılamaması ve lüks tüketime dayalı ithalatın süreklilik
arz eden artışı temel sorunların başında geliyor. Üretimde mal çeşitliliğinin
yaratılamamış olması, verimliliğin ve dış rekabet edebilirlik düzeyinin
düşük düzeyde kalması, işsizlik ve her geçen gün daha da bozulan gelir
dağılımı krizin kısa sürede atlatılmasını zorlaştıran faktörlerdir.
İşsizlik ve gelir dağılımındaki dengesizliğin önünün alınamaması ile
enflasyonla mücadele de yeterli başarının sağlanamaması tamamen ekonominin
arz cephesinin geliştirilememesinde aranmalıdır. Yaşanan
krizin etkisinden kurtulmak için bir
kurtarıcı edasıyla Dünya Bankası’ndan çekip çıkardığımız
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in
sihirli değneğini bekliyor. Keşke her şey bu kadar kolay olsa! Her kışın
ardından gelen bahar, yaz gibi doğal bir süreci olsa yaşadıklarımızın.
Reel sektör kelimenin tam anlamıyla can çekişmezdi o zaman.... Ay boyunca
acil önlemler paketi, Ulusal Program izledi. Bu kısa süre içinde Kemal Derviş’in
son derece iyi niyetini ve dünyada kapı kapı
dolaşarak “hayat öpücüğü” isteme turlarını izledik. Ve
nihayet IMF ile yeni bir stand - by
anlaşması yapıldı. IMF tarafından 16 Mayıs 2001 günü onaylanan niyet
mektubu açıkladı. Stand - by anlaşması çerçevesinde Türkiye’ye toplam
19 milyar dolar kredi açtı. Bu yeni programla Türkiye ekonomisi
yeniden yapılandırılıyor. Yeni programla, devletin ekonomideki ağırlığının
azaltılması hedefleniyor. Programla büyük KİT’ler kısa sürede özelleştirilecektir.
Bu yeni programda ana unsur özelleştirmedir. Uluslar arası Para Fonu’na
(IMF) sunulan niyet mektubunda, enflasyonla mücadele edilmesi, mali hesapların
güçlendirilmesi, büyümenin istikrarlı bir temele oturtulması ile ülke
ekonomisinin yeniden yapılandırılması konusunda 1999 yılı sonunda başlatılmış
bulunan stratejinin bu programda da izleneceği vurgulanıyor. Niyet mektubunda
Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın 1999 yılı sonunda
başlatılmış bulunan ve IMF’nin sağlamış olduğu stand - by düzenlemesi
ile desteklenen programın devamı olduğuna dikkat çekiliyor.
Niyet mektubunda Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın
temel amacı kur rejiminin terkedilmesi nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımı
ve istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırmak ve eşanlı olarak bu duruma
bir daha geri dönülmeyecek şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden
yapılandırılmasına yönelik altyapıyı oluşturmaktır. Eski düzene dönmek
artık gerçekten mümkün değildir. Niyet mektubunda, Türkiye ekonomisinde hüküm
süren enflasyonla mücadele edilmesi, mali hesapların güçlendirilmesi ve büyümenin
istikrarlı bir temele oturtulması ile Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB)
üye olma hedefine yaklaşılmasının bir önkoşulu olan ülke ekonomisinin
yeniden yapılandırılması konusundaki aynı stratejinin bu programda da
izleneceği vurgulanıyordu.
Mektupta Türk Lirası’nın 22 Şubat 2001 tarihi itibariyle
dalgalanmaya bırakılmasına yol açan son kiriz karşısında program kapsamındaki
politikaların, hem özel, hem de kamu sektöründe şeffaflık, hesap
verilebilirlik ve iyi yönetişim alanlarına daha da odaklanılması dahil
olmak üzere, önemli ölçüde güçlendirildiği belirtiliyor. Ülkemizin bugün
yaşadığı kriz, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde
uygulanan ekonomik ve sosyal politikanın sonucudur. Türkiye’ye bu
politikaları dayatan IMF ve Dünya Bankası ile ülkeyi yönetemeyen hükümetler
ardı ardına yaşadığımız krizlerin baş sorumlusudurlar. Türkiye bütçesi,
sosyal devlet ilkelerinin gereklerini yerine getirme anlayışından tümüyle
uzaklaştırılarak, tamamıyla bir iç ve dış borç faizi ödeme idaresine
indirgenmiştir. Türkiye’deki mali sistem, sadece belirli bir süre içerisinde
yeterli gelirin toplanıp toplanamayacağı aritmetik hesabına dayanan bir
politikanın sarmalına girmiştir. Gelir dağılımı son derece bozulmuş ve
ülke içinde yoksullaşma artmıştır.
Kriz sonrasında işlerini kaybetmeyenler ise, ücretlerdeki yetersiz
artış nedeniyle hayat standartlarında önemli düşüşler yaşamaya başladılar.
Yükselen fiyatlar, dolar veya mark üzerinden kiralanan evler, çocukların özel
okul taksiti bütçeye altından kalkılması zor bir bir yük getirmeye başladı.
Yine de sosyal statü kayıpları, son yıllarda proleterleşme süreci yaşayan
aydınlar ve kentli orta sınıf mensupları kadar vahim değildi. Varoşlardan
doğan alt-orta sınıf ; yerleşim bölgelerine inerken, sosyal ve siyasi
kimliklerini tanımlamakta zorluk çekiyor. Bazıları ilk defa "sokağa çıkacağız"
diye haykırıyor, fakat bu öfkeyi ifade edebileceği bir platform bulamadığı
için çığlığını bastırarak günlük sorunlara çözüm bulabilmek uğruna
derin bir sessizliğe gömülüyordu. Son on yıldır son derece ciddi ekonomik
ve siyasi krizler geçiren bu ülkenin insanları yeni umutlar ile iyi bir
bayram geçirmeyi düşlerken, Şubat krizi ile şok oldular. Nasıl tepki
vereceklerini bilemiyorlar . Mevcut kriz yönetimi formülleriyle aşılamayan
bu krizlerin temelinde, derin sosyal ve ekonomik çatışmalar yatmaktadır. Bu
çatışmalar köklü bir şekilde çözümlenmediği takdirde, kriz yönetimi
ile mevcut statükoyu devam ettirmek mümkün olmayabilir. Son 15 yıldır
ekonomik çelişkiler; gelir uçurumun büyümesi ve bölgesel dengesizliklerin
artması ile derinleşerek, siyasi istikrarsızlığı besliyordu.
Sonuç
olarak; şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye’de gerek daha önceki krizler gerek
son Şubat krizi, Kapitalizmin krizidir. Daha açık bir ifadeyle Türkiye’deki
sermaye birikiminin dünya ekonomisiyle bütünleşmesinin krizidir.
Kapitalizmin sermaye birikimi her halde kriz üretici bir sistemdir. Kapitalizm
olduğu sürece krizler kaçınılmazdır. Eğer az gelişmiş bir ülke iseniz
uluslar arası sermayenin dayatmalarına karşı gerektiği gibi direnemiyorsanız,
o zaman ulusalcılık zayıflamış ve gerilemiş olur ve sizde bağımlılık
krizini yaşarsınız.
Bugüne kadar 15 kriz yaşan Türkiye, Cumhuriyet döneminde günümüze
kadar yaşanan 15 kriz Türkiye ekonomisine önemli boyutlarda zarar verdi.
Öyle ki gayri safi milli hasılanın (GSMH) kriz öncesine ulaşması
1932, 1935, 1946, 1954, 1994 krizlerde iki yılı, 1927, 1979-80 krizlerde üç
yılı, 1940-45 krizinde dokuz yılı buldu. Planlandığı gibi bu yıl %3 2003
ve 2004 yıllarında %5 büyüme olursa, 1999’da başlayan ve 2001’de
zirveye ulaşan krizden önceyi yakalamak altı yılda mümkün olacak. Öte
yandan, Cumhuriyet kurulduğunda 943 Dolar olan 2000 yılı fiyatlarıyla kişi
başına satın alma gücü paritesine göre kişi başına milli gelir
(SGP/KBMG), 1998’de 7.035 dolarla zirveye ulaştı. Bu 2001’de 6.039 dolara
indi. Türkiye, kişi başına gelir açısından 1935 krizinde kriz öncesine
iki yılda, 1927, 1932, 1994 krizlerinde kriz öncesi üç yılda, 1954 krizinde
kriz öncesine dört yılda, 1979-1980 krizlerde kriz öncesine altı yılda ulaşabildi.
Kişi başına milli gelir açısından da 2. Dünya savaşı krizinde, kriz öncesi
yıl olan 1939 yılı düzeyi 1952’de yakalanabildi.
Türkiye’nin 1939 ‘da 2 bin 110 dolar olan kişi başına milli
geliri açısından program hedefleri tutarsa, 2005-2006 arasında da yüzde 5 büyüme
olursa ancak sekiz yılda geçebilecek. Türkiye’nin 1998 ‘de 7 bin 035
dolar olan kişi başına milli geliri 2006’da 7 bin 044 dolarla aşılabilecek.
Günümüzde dünya çok
önemli bir dönüşüm yaşayarak üretim potansiyelini hızla geliştiriyor.
Her geçen gün dünya toplam olarak daha çok katma değer yaratıyor. Ama bu
yaratılan değerin dağılımının eşitsizliğini artırıyor. Dünya da 1960
yılında nüfusun en zengin %20’sinin gelirinin en fakir %20’sinin gelirine
oranı %30 iken 1991’de aynı oran %61’lere yükselmiştir. Yoksulluk ve dışlanmada
artmaktadır. Buna karşın yoksulluk ve dışlanma dünya yönetişim
sisteminin gündeminde önemli bir yer tutmamaktadır. Yoksullar büyük ölçüde
kendi hallerine bırakılmışlardır.
Dünya yönetişim
sistemi yeniden dağıtım mekanızmalarının gelişitirilmesine elverişli bir
yapıda değildir. Devletçilik Cumhuriyet döneminin ekonomik ideolojisini uluşturarak
piyasa ekonomisinin dışlanmasına ve kalkınmanın gecikmesine sebep olmuştur.
Bugünkü işsizliğin ve yoksulluğun temelinde milli gelirin devletçi bir
anlayışla eşitlikçi gibi görünen fakat keyfi olan bölüşümü yatar.
Oysa kalkınma uygarlığı en büyük ekonomik keşfi olan piyasa ekonomisinin
ve onun kurallarının kabulu ile başlar. Devletçiliğin sosyo ekonomik
maliyetini geri kalmışlığın devamı yoksulluk ve işsizlik olarak özetlemek
doğru olan yorumdur. Yoksulluk her gün onu yaşayan için bölünemeyen bir bütündür.
Yoksulluk deneyimi sadece bir gelir azlığı temel kentsel hizmetlerden mahrum
olma değil, aynı zamanda sosyal statüyü mallelerde yaşama, kent mekanında
marjinalleşme sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme adalet,
eğitimden, sağlık hizmetlerinden daha az yarralana bilme, şiddete daha açık
olma, yeterli gövenliğe sahip olmamaktır. Bu bütünlük hem mekansal düzeyde
hem bireysel düzeyde yoksulluğun sürekli olarak yeniden üretilmesinin koşullarını
yaratmaktadır. Kalkınmada öncelikli yöre politikaları, bölgeler arası
gelişmişlik farkının azaltılmasında, olumlu gelişmeler sağlamasına rağmen,
bölgeler arası dengesizlikleri sürmesi sorunu devam etmektedir. Saptamasıyla,
bölgelerin kalkınmasına yönelik olarak yenilikçi yaklaşımların gerekliliğine
de göndermede bulunmuştur. Böylesine bir yaklaşım, gerilim doğurmayada
adaydır; ekonomik büyümeyi önceleyen geleneksel plan yaklaşımı, altyapıları
geliştirilmiş yada tarihsel fonksiyonları ilede göreli avantaj kazanmış
yerleşmelere ve alanlara öncelik verirken, kaynakların yeniden dağılımını
coğrafya esasına göre öneren bölgesel gelişme yaklaşımı ile bağdaşması
güçtür.
Sosyal Refahın ne olduğunu görelim Sosyal Refah, Bir
toplumu oluşturan bireylerin gelirlerinin artması, dolayısıyla bir bütün
olarak sağladıkları fayda ve tatmin düzeyinin yükselmesi.
Öncelikle yoksulluğun
ne olduğunu ve daha sonrada gelir dağılımını ele aldıktan sonrada sosyal
refaha nasıl ulaşacağını ifade etmeye çalıştık. Ülkemizde özellikle
son yıllarda uygulanmaya çalışılan devleti küçültme adına sanayileşmeden,
üretimden uzaklaşma, rant ekonomisini destekleme, çalışanların milli
gelirden aldıkları payı düşürme ve düşük ücret politikaları, hemen
hemen tüm hükümetler tarafından da kabul görmüş ve uygulanmaya devam
etmektedir. Bu bağlamda, hızlandırılmış özelleştirme
uygulamalarıyla, ve kamu malları ve KİT’ler talan edilmektedir. Gelir dağılımının
bozulmasının en büyük nedenlerinden belli aralıklarla yaşana ekonomik
krizler olmuştur.
III. 1. Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah.
Siyasal düzenin meşruyetinin
ilahi iradelere dayandırıldığı dönemlerde eşitsizlik de ilahi olarak değerlendirilmiştir.
Sonraları insana bakış açısı değişmiştir.
İnsan aklının toplumun işleyişini kavrayabileceği ve bu bilgiyi
insanların mutluluğunu artırmak için kullanabileceğine inanılmaya başlanmıştır.
Ayrıca insanın kendisi için iyi olanı şeçebilme kapasitesine güven gelmiştir.
Böyle olancada siyasal rejimler meşruiyetlerini ancak insanlarıntercihleriyle
belirleme durumunda kalmaktadır. Eşitsizliği insanların tercihleriyle sürdürebilmek
ise herhalde kolay olmayacaktır. II.
Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzen 1970’li yıllara kadar önemli
sorunlarla karşılaşmadan sürmüştür. 1970’li yıllarda yaşanmaya başlayan
dünya ekonomik bunalımından çıkmak için izlenen yollar yeniden yapılanma
süreçleri, dünyayı yeni bir noktaya getirdi. Bu yeniden yapılanma içinde
refah devleti de eleştirilerin yöneldiği ana konulardan biri olmuştur.
Devletin bu konudaki işlevleri tam olarak kaldırılmasa da önemli ölçüde
geriletilmiştir. Modernizmin barındırdığı bu iç çelişkinin çözümlenmesi
artık sadece devletten beklenememektedir. Sivil Toplum Kuruluşları gibi yeni
aktörlere ilişkin beklentiler doğmuştur. Unutmamak gerekir ki dünyanın yaşamaya
başladığı bu dönüşümde moderniz aşılmakta ve post modernizme geçilmektedir.
III.
2. Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?
Yoksulluk kavramının tanımına açıklık getirilmesi temelde iki amacı
gerçekleştirmek için yapılmaktadır. Bunlarda birincisi bu tanımla yoksulluğun
öğelerinin ve nedenlerinin neler olduğunun ortaya konulmasını sağlamak,
ikincisi ise yoksulların miktarlarının hesaplanabilmesine yol gösterebilmektedir.
Yoksulluğun nasıl tanımlanması gerektiği konusunda genellikle iki
farklı tanıma referans verilmektedir. Bunlardan birincisi mutlak yoksulluktur.
İnsanın biyolojik olarak kendisini üretebilmesi için gerekli koloriyi ve
gerekli diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştirmeyen
kişiler mutlak yoksul sayılmaktadırlar. Tanımın insanın biyolojik özelliklerini
esas alarak yapılmış olması ona mutlaklık niteliğikazandırmaktadır. İkinci
tanım göreceli yoksulluktur. Bu ise insanın bir toplumsal varlık
olmasından yola çıkmaktadır. O toplumda kabul edebilir en aşağı tüketim
düzeyinin altında kalanlar göreli yoksul kabul edilmektedir. Bu tüketim düzeyi
mutlak yoksulluğun üzerindedir. Ama ne kadar üzerinde olduğu içinde yaşadığı
toplumu gelişmişlik düzeyine göre farklılaşmak durumundadır bu bireyin
biyolojik olarak değil sosyal
olarak kendisini üretebilmesi için gerekli tüketim düzeyinin saptanmasını
gerektirmektedir. Bazı çalışmlarda mutlak yoksulluk sınırı % 50, bazı çalışmalarda
% 100 artırılarak göreli yoksulluk sınırı hesaplanmaktadır. Günümüzde
yoksulluk denildiğinde daha çok göreceli yoksulluk kavramı anlaşılmaktadır.
Mutlak yoksulluk için “muhtaç” gibi daha özelleştirimiş kavramlar yeğlenmektedir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde ve daha sonraki yıllarda kabul
edilen Avrupa Şartı gibi insan hakları belgelerinde insanın yaşam hakkı
“onurlu yaşam” hakkı olarak nitelenmiştir. Onurlu yaşam hakkı
vurgulaması yaşam hakının bireyin biyolojik yeniden üretimi düzeyinde düşünülmemesi
gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle insan hakları belgelerinde gizli
olan yoksulluk hattı anlayışının da göreli yoksulluk anlayışı üzerinden
tanımlandığı söylenebilir.Yoksulluk kavramını eşitsizlik konusundaki iç
çelişkiden bağımsız olarak düşünmek imkansızdır. Yoksulluk hattı bu
bakımdan razı olunabilecek eşitsizlik düzeyi olarak da görülebilir.
Temel ihtiyaçlar şunlardır;
1.
Bir ailenin (beslanme, barınma, giyim vb.) özel tüketimi
için gerekli minimumlar,
2.
İçinde yaşanan topluluk için topluluk tarafından
sağlanan toplu tüketim konusu olan gerekli hizmetler (güvenli içme suyu,
kanalizasyon, elektrik, kamu ulaşımı, sağlık ve eğitim vb.)
3.
Kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılma,
4.
Mutlak düzeydeki temel ihtiyaçların, temel insan
haklarının daha geniş bir çerçevesi içinde, karşılanması
5.
İstihdama temel ihtiyaç stratejisinin hem amaç
hem de araç olarakta yaklaşılması olarak, tanımlanmıştır. Bu aynı
zamanda yoksulluğun ne olduğunu da tanımlanmış bulunmaktadır.
Fakat üzerinde uluslar arası düzeyde uzlaşma sağlanmış olan bu
yoksulluk çizgisinin yeterliliği her zaman eleştiriye açıktır. Bu razı
olunan çizginin yeterli olup olmasığı sorusu hep gündemde kalacaktır. Bu
yeterlilik ölçütü büyük ölçüde insana verilen değere bağlı
olacaktır. Eğer bir insanın hakkı onun varolan potansiyelini gerçekleştirilmesine
olanak verecek genel ve özel koşullar içinde yaşaması olarak düşünülürse,
temel ihtiyaçlar tanımı dar kalcaktır. Temel ihtiyaçlar tanımına, kendini
ifade edebilme, yaratıcılığını
geliştirme ve gerçekleştirme, hoş ortamlarda yaşamını sürdürme gibi ögeleri
eklemek gerekeçektir. Yoksulluğa bir birey ya da aile düzeyinde yaklaşıldığında
da bir bütün olarak yaşandığı görelmektedir. Yoksullar kendi yaşam
deneylerinde, yeterli genişlik ve kalite konut mekanlarına sahip değildir,
toplumsal ilişki ağlarını geliştirecek fazla zamana sahip bulunmamaktadırlar,
yeterli bilgi ve hünerlerle donatılmamışlardır, kendileri için uygun
bilgilere, finansman kaynaklarına ulaşamamaktadır, bu koşullar birbirini
desteklemekte, yoksulu içinden çıkamadığı bir yaşam biçimine
hapsetmektedir. Böyle çok değişik düzeyde ve kendi içine kapanık
sistemler halinde algılanan bir yoksulluk olgusuna müdahale etmenin bir çok
zorlukları bulumaktadır.
Yaklaşımlardan biri yoksuluğa, içinde yaşanan ülkedeki gelir dalılımındaki
eşitsizlik açısından bakmaktır. Bu halde yoksulluk gelir dağılımını
bozukluğunun sonucu olarak görülmektedir. Gelir dağılımındaki bozukluk düzeltilirse
yoksulluğunda azalacağı varsayılmaktadır. Böyle bir yaklaşımda kuşkusuz
göreli bir yoksulluk söz konusudur. Bunun ölçüsü olarak genellikle ülkedeki
en üstteki % 20’lik gelir diliminde bulunanların GSMH’daki paylarının en
alt % 20’lik diliminde bulunanları GSMH’daki paylarına oranı kullanılmaktadır.
Benzer bir başka bakış açısı ülkedeki işsizlik oranları üzerinde
durmaktadır. Açık, gizli, yapısal vb. işsizlik kavramlarıyla yoksulluk
arasında sıkı bir ilişkinin varlığı kabul edilmektedir. İşsizliğin yayğınlaşması,
gelir dağılımının bozulması ve yoksulluğun yaygınlaşmasını artıracaktır.
Böyle bir bakış açısı içinde izlenecek makroekonomik politikalar
sonucu istihdamın artırılması yoksullukla mücadelenin en kestirme yollarından
biri olarak görülecektir. Eğer bir toplumda modernleşme sürecinde ileri aşamalara
varılmış uygun makroekonomik politikalar izlenmiş ve yüksek istihdam düzeyleri
sağlanmış olsabile yinede yoksullar bulumaktadır. Bunu dıştan gözleyenler
yoksulluk olgusunun tamamen ortadan kaldırılamayışı için açılamalar
yapmak durumda kalmaktadır. Bunlardan biri toplumda zayıf ve duyarlı olanların
varlığıdır.
Özürlüler ve yetim çocuklar, yaşlılar vb. bunlar toplumda çok değişik
nedenlerle zayıf kalmış olanlardır. Bu zayıflılıkları onları yoksulluğa
itmektedir. Bu nedenle yoksulluktan kurtulmalarına imkan verecek düzeyde yardım
edilmelidir. Bu toplumlarda zayıf ve duyarlı olanların dışında da hala bir
yoksul kesim kalmaktadır. Onlar toplumun marjinalleri olarak adlandırılmaktadır.
Bizim yoksulluk diye tanımladığımız kalitedeki bir yaşamı kendi yaşam biçimleri
olarak seçmişlerdir. Böyle olunca da çok önemli sağlık sorunlarıyla karşılaşmadıkları
sürece dıştan yardım edilmeye kapalı kalmaktadır.
Bu olgu bizi yoksullara yardım edebilirler, yardım edilmeye kapalı
olanlar diye bir ayrım yapmak durumunda bırakmaktadır.
III.
3. Yoksulluğun Yok Edilmesi Mümkün
mü?
Yoksulluğun
girerilmesinde izlenilecek yolların seçimi büyük ölçüde sorunun ne ölçüde
çözülmek istendiğinde yakından ilişkilidir. Birincisi yoksulluğu
azaltmaya dönük olumlu yöndeki çözüm arayışlarıdır. İkincisi ise
durumu büyük değişiklikler yapmadan sürdürmeye çalışan tutumlardır. Bu
iki yaklaşımın arkasında insanın niteliklerine iki farklı model, ya da
inanç bulunmaktadır. Birinci yaklaşımı sseçenler insanların içinde yaşadıkları
olumsuz koşullara teslim olmayacağı, bunu değiştirmek için uğraş verme
ve tepki gösterme güdü ve kapasitesine sahip olduğunu, oysa ikinci yaklaşımı
banimseyenler, insanların pasif kaderine kolayca razı olan, baskılara tepki gösterme
güdü ve kapasitesine sahip olmadığını kabul etmektirdir. Yoksulluk karşısında
büyük toplumsal gerilmeler oluşturmadan durumu sürdürme yolunu seçenler,
bazı hallerde yoksulluk sorunun küçük ve önemsiz göstermek,toplumsal bir
sorun olmaktan çok bireysel bir uyumsuzluk sorunu olarak ele almak yoluna vaşvurabilir.
Eğer bu olgu gizlenemez biçimde büyük kitleleri kapsıyorsa ikinci bir türde
abartma yoluna gidilerek sorun çözülemez derecede büyük ve kapsamlı
gösterilmeye çalışılr.Bazı durumlarda bu kitleler aynı zamanda da
tehlikeli sınıflar olarak gösterilerek, bunların üzerinde baskı oluşturmanın
meşrulaştırılması yoluna gidebilir.Yoksulluga karşı geliştirelecek
stratejileri tartışabilmek için önce yoksulluk sorununun çözümünden ne
anlaşılması gerktiğinide irdelemek yararlı olacaktır.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 25. inci maddesinin birinci parağrafında
şöyle denilmektedir.
“ Her şahsın, gerek kendisi, gerek kendi ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat sevyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkanlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır”
Yoksulluğu bir olgu olarak kabul eden yaklaşımlarda yoksulluğu
hafifletmekten daha zayıf hedefler de konulabilmektedir. Bu yaklaşımda varlığı
kabul edilen yoksullukla ilgilenme vardır, ama bu ilgilenmenin yoksulluğu
azaltmak ya da hafifletmek gibi açıkça ifade edilmiş olumlu bir yönü
yoktur. Böyle bir uğraşmanın kaçınılmaz olarak böyle bir olumlu sonucu
doğuracağı ileri sürülebilir.
Yoksullukla uğraşmada gerçekleştirilmek istenilen yoksulların
toplumun varlıklı kesimi için bir tehdit oluşturmasını önlemeye çalışmak
düzeyinde kalabilir. Bu yoksulluğun tepkisiz sürmesini sağlama anlayışı
daha açık bir ifadesini yoksulluğu yönetmek kavramında bulunmaktadır.
Bir toplumda bu çözüm seçeneklerden hangisinin pratiğe geçtiği o ülkenin
özelliklerine bağlıdır. Ama çok genel çizgileriyle ülkenin gelişmişlik
düzeyi ne kadar yüksekse, o ülkede demokratik süreçler ne kadar gelişmişse,
yoksulların talepleri ne kadar toplumsal hareketler haline dönüşmüşse,
yoksulluğun giderilmesi konusunda yukarıda verilen seçeneklerin ilk sayılanları
benimsenecektir. Bir ülke ne kadar gelişmemişse, yoksulluk ne kadar yaygınsa,
demokratik olmayan rejimler hüküm sürüyor ve bu konuda toplumsal hareketler
ortaya çıkmıyorsa seçenekler yelpazesinin sonunda bulunanlar uygulamada
etkili olacaktır.
Dünyada satın alma gücü paritesine göre günde 1 dolarlık gelir
yoksulluk sınırı olarak kabul ediliyor. Bu yöntem Türkiye’ye uygulandığında
yoksulların toplam nüfusa oranı % 2.5’te kalıyor. Bu oranı 2001 yılı nüfusuna
uyarladığımızda, yoksul sayısı 1.7 milyon olarak çıkıyor. Temel gıda
meddelerinde oluşan bir sepetin Türkiye’deki satın alma maliyeti dikkate alınarak
hesap yapıldığında ise yoksul nüfusun oranı % 7.3 olarak çıkıyor.
Buna göre ülkemizde halen 4.8 milyon yoksul var. Sepete gıda dışındaki
temel ihtiyaç maddeleri de dahil edildiğinde ise yoksulların toplam nüfusa
oranı % 36.3’e fırlıyor. Ancak bu durmdakiler tam yoksul olarak değil,
“ekonomik yönde zayıf” olarak nitelendiriliyor. 2000 yılı itibariyle Türkiye’de
ekonomik yönden zayıf insanların sayısı 23.7 milyonu buluyor.
Kişi başına milli gelirin yarısı dikkate alındığında ise
yoksulların oranı % 15.7 olarak hesaplanıyor. Bu oranı 2000 yılına uyarladığımızda
yoksul vatandaşlarımızın sayısı 10.3 milyon olarak bulunuyor. Oysa Dünya
Kalkınma raporu da Türkiye raporu da yoksulluk bölgeler ve katmanlar arası
gelir eşitsizliği, yaşam kalitesi gibi konularda birbirinden ilginç
mesajlarla dolu. Yaşam kalitesinin artırılmasına gerektiğine dair vurucu
istetistikler var. Türkiye’de nüfusun % 36’sı uygun olmayan standartlarda
yaşıyor. Bu oran Ege’de % 25, Güneydoğu’da ise % 54. yüksek enflasyon
gelir adaletini bozarken, zengin bölgeler daha zenginleşiyor, fakirler de
fakirleşiyor.
MİLLİ
GELİR DAĞILIMI (Tablo.1)
|
|
İlk %20 |
İkinci
%20 |
Üçüncü |
Dördüncü |
Beşinci |
Araştırmanın
yapıldığı
|
|
|
Türkiye |
5.8 |
10.2 |
14.8 |
21.6 |
47.7 |
1994 |
|
|
ABD |
5.2 |
10.5 |
15.6 |
22.4 |
46.4 |
1997 |
|
|
Almanya |
8.2 |
13.2 |
17.5 |
22.7 |
38.5 |
1994 |
|
|
Brezilya |
2.5 |
5.5 |
10.0 |
18.3 |
63.8 |
1995 |
|
|
Bulgaristan |
8.0 |
13.8 |
17.9 |
22.7 |
37.0 |
1995 |
|
|
Çin |
5.9 |
10.2 |
15.1 |
22.2 |
46.6 |
1998 |
|
|
Danimarka |
9.6 |
14.9 |
18.3 |
22.7 |
34.51 |
1992 |
|
|
Fransa |
7.2 |
12.6 |
17.2 |
22.8 |
40.2 |
1995 |
|
|
İsveç |
9.6 |
14.5 |
18.1 |
23.2 |
34.5 |
1992 |
|
|
Kanada |
7.5 |
|